21 MAYIS 1963 DARBESİ...


M.Halistin Kukul

M.Halistin Kukul

19 Mayıs 2017, 11:37

21 MAYIS 1963 DARBESİ (Öncesi ve Sonrasına Dâir Hulâsa Bir Tahlil)

21 Mayıs, o dönemde yaşayanların bile pek çoğunun zihninden çıkmış bir hâdisedir. 1963 yılının 20 Mayıs pazartesi gününü 21 Mayıs salı gününe bağlayan gece, Kara Harp Okulu eski komutanı Em. Kur. Alb.Talât Aydemir tarafından teşebbüs edilen ikinci başarısız ihtilâl harekâtının adıdır.

Bu yıl îtibâriyle, üzerinden tam 54 yıl geçmesine rağmen, hâdise tam mânâsıyla açıklığa kavuşamamıştır.

Şüphesiz ki, bu hâdiseyi, kendinden evvelki iki ihtilâl/darbe/kalkışma teşebbüsüyle irtibatlandırmadan da bir hükme varmamız mümkün olamaz.

Cumhuriyet Dönemi'nin ilk darbesi olan 27 Mayıs 1960 ihtilâli, ihtilâl mantığı içinde başarılı olmuştur. Bunun hemen ardından, 22 Şubat 1962 târihinde Kur. Alb. Talât Aydemir tarafından ilk başarısız darbe teşebbüsü olmuştur.

Gerek 22 Şubat ve gerekse 21 Mayıs teşebbüslerinin içinde, Harbiye öğrencisi olarak bizzat bulunan biri olarak, bâzı hususları ifade etmek istiyorum. Şüphesiz ki, bundan önce, biri, Ali Kayıkçı'nın, benimle yaptığı "Kırkıncı Yılında 21 Mayıs İhtilali" (Bknz: Gürses Gazetesi, 21 Mayıs 2003, Sf. 2) ve gerekse, Süleyman Kocabaş'ın , yine benimle yaptığı "Darbelerde Harbiyeli Olmak" (Bknz: Olay Gazetesi, 02-03-04 Haziran 2014, Sf.8) mülâkatlarda da ifade etmeme rağmen, mes'elede hâlâ açıklanamayan hususlar olduğu âşikâdır.

Bu hususta, hazırlamakta olduğum kitabın da sonlarına yaklaştığımı belirterek, Cumhuriyet Dönemi'ne bağlı kalarak, yapılan, adına ister ihtilâl, ister darbe, ister kalkışma, ister istilâ ve isterse de muhtıra densin, bunların müşterek bir yapı ve vasıfları bulunmaktadır.

Bu, benim, nâçizâne fikrimdir ki, bütün bunlar, ister dış ve iç güçlerin desteğiyle, isterse sâdece iç güç tarafından hazırlanıp uygulanmaya çalışılsın, dâimâ 'zayıf iktidarlar zamanında' olmuşlardır.

21 Mayıs'ın öncü darbe teşebbüsü olan 22 Şubat'ın, göz göre göre, Başbakan İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve Talât Aydemir pazarlığı ile sonlandırıldığı mâlûmdur. İsmet İnönü'nün başında bulunduğu koalisyon hükûmeti, yapılacağı, Harbiye öğrencileri tarafından bile bilenen bir darbe teşebbüsünü, ancak gece yarısına doğru, Talât Aydemir'i sâdece "emekli" etmekle sonuçlandırabilmişti.

Hiçbir idâre, zaafiyet kabûl etmez, etmemelidir!..

Kaldı ki, on beş ay sonra teşebbüs edilen ikinci başarısız darbeden de, yine aynı hükûmet, zâten istihbarat vasıtasıyla bilgisi olması gerekirken, Eski Başbakanlık Müsteşârı Em. Kur. Alb. Alparslan Türkeş'in ilgilileri ve bu ilgililerinde bizzat Başbakan İsmet İnönü'yü bilgilendirmesine rağmen, 21 Mayıs darbe teşebbüsü, önlenmemiş ve aksine, önlenmemesi bir yana darbeye zemin hazırlanmış ve yol açılmıştır.

Şunu tekrar edeyim ve geniş îzahını ilerde kitabımda açıklamak üzere, buraya not düşeyim ki; ihtilâl, darbe, kalkışma, muhtıra, işgal, adına ne denilirse denilsin, dâimâ 'zayıf iktidarlar'ın muhatap olduğu hâllerdir.

İktidar demek, milletten şu kadar miktarda yüksek/çok oy almak değildir. Milletten aldığı o gücü, millet adına, kanunlar hükmüyle kullanabilme maharetidir.

Acziyet de, baskı da, bu hükümlere dâhil değildir!..

İktidarın gücü; kanunlara bağlılık disipliniyle ve adâlete sadâkatiyle mümkün olabilir. Halk desteği, kaba iç veya dış güç, geçici hâkimiyetleri sağlayan sun'î vasıtalardır. Bir an gelir ki, bu vasıtalar, ortadan kalkabilir, kendine dirsek çevirir ve başka bir iktidarın/gücün emrine girer.

22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde, Talât Aydemir tarafından yapılan darbe teşebbüslerinin ikisi de önceden bilindiği hâlde önlenememiş değil, önlenmemiş fakat buna mukabil başarılamamış iki darbe teşebbüsüdür.

Muktedir bir iktidar, ikisine de fırsat vermez, işi anında ve yerinde önleyebilirdi.

27 Mayıs 1960 İhtilâli de, önceden ipuçları görülen bir teşebbüstü. Bunu, kısaca, Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'in "27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri" ( Yağmur Yayınevi, İstanbul 2011) adlı eserinden nakledelim. Başgil Hoca anlatıyor:

"28 Nisan günü, hâdiseler büyümüş ve "Kahrolsun hükûmet! Menderes istifa!" sesleri yükselmeye başlanmıştı. Aynı gün, gösterilere katılmak isteyen Turan Emeksiz adlı bir öğrenci, kastî olmayan bir polis kurşunuyla ölmüştü. Durum, zamanın şartlarına göre vahimdi.

"(...) Telefonda eski öğrencilerimden birinin, Millî Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu'nun sesini duydum. Selâm sabahtan sonra, Başbakan'ın benimle görüşmek istediğini belirterek, sözü Menderes'e bıraktı:

- Muhterem Hocam, uzun zamandır sizi arayamadığım için özür dilerim...Ne durumda olduğumu tahmin edersiniz...Sizin tavsiyelerinize her zamandan daha çok ihtiyacımız var. Eğer çok çok önemli bir işiniz yoksa bu akşam yola çıkıp Ankara'ya gelmenizi özellikle istirham ediyorum.

- Hay hay, sayın Başbakan'ın. Şimdiki hava şartlarına göre tek sıkıntı Boğaz'ı geçebilmek. Geçebilirsem, yarın kesinlikle Ankara'dayım.

(...) Ertesi günü, öğleden sonra ikiyi doğru bana Çankaya'dan telefon edildi ve Cumhurbaşkanı'nın aynı gün saat yirmide akşam yemeğine gelmem için rica ettiği bildirildi. Saat ondokuz otuza doğru Benderlioğlu beni almaya geldi, birlikte Çankaya'ya gittik. Hemen kabul salona götürüldük. Orada Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fatin Rüştü Zorlu ile karşılaştık. Diğer çok sayıda bakanlar ve önemli kişiler de vardı. Ayakta, ateşli ateşli konuşuyorlardı. Bayar hoş geldiniz deyip hatır gönül sorduktan sonra bizleri yemek salonuna dâvet etti.

Herkesin yerini almasının ardından oldukça uzun süren bir sessizlik oldu. Bir gün önceki ve o günkü hâdiselerden ötürü herkes yorgun ve hüzünlü görünüyordu. Sofranın en ucunda bulunan Benderlioğlu sohbeti başlattı:

- Dün akşam Profesör Başgil bana şu son günlerde İstanbul'da yapılan gösterileri anlattı. Özellikle de, bana salı günü kendisinin görüşünden farklı görüşler ileri süren diğer profesörlerin ardından kendisinin gazetecilere yaptığı bu açıklamadan bahsetti. Oysa ertesi günü onun bu açıklaması gazetelerde yer almadı. Öneminden ötürü sizler bunu şüphesiz bilmek istersiniz. Sayın Başgil lütfen onu tekrar eder misiniz?

Ve sahibimiz Cumhurbaşkanı da;

- Rica ederim tekrarlayınız sayın profesör, dedi.

Yukarıya aynen aldığım açıklamamı noktası noktasına tekrarlayarak, Meclis'in iç tüzüğün 177. madde gereği sözü edilen araştırma komisyonunu (tahkikat komusyonu) kurmaya elbette hakkı olduğunun altını çizdim fakat şunları da ilâve ettim:

- Önemli olan bu komisyonu kurmak değil, ona verilen yetkinin alanıdır. Şimdi, benim o açıklamayı yaptığım gün bu yetkilerle ilgili kanun henüz oylanmamıştı. Bildiğiniz gibi oylama bir gün sonra yapıldı ve ancak 28 Nisan sabahı resmî gazetede yayınlandı. Onu okuyunca gördüm ki, maalesef haddi aşıyor ve bazı noktalarda Anayasamızla kesinlikle uyuşmayan hükümler içeriyor."

Başgil'in bu görüşüne Menderes itiraz eder ve bir süre istişâre / tartışma devam eder. Buna, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, şu cümlelerle müdahâlede bulunur:

"(...) - Beyler, karşılıklı olarak ileri sürdüğünüz deliller, hukukî bakımdan ne kadar ilgi çekici olursa olsun, bu toplantının asıl gayesiyle yakından ilgili değildir. Şimdi bizler ortada olup bitmekte olan bir durumla karşı karşıyayız: Araştırma (Tahkikat) komisyonu oluşturuldu, yetki kanunu çıktı ve bu tedbirler ayaklanmalara yol açtı. Ne yapmalıyız ve Sayın Profesör bize bu durumda ne tavsiye ediyor? Sanırım bu toplantının asıl amacı bu, halledilecek mesele bundan ibaret.

- Sayın Cumhurbaşkanım, size asıl tavsiyem, son derecede ihtiyatlı hareket etmenizdir. Her şeyden önce de, yetki kanununun hükümlerini tatbik etmemenizdir, çünkü onlar Anayasa'ya tam manasıyla uygun değiller. Bu açıdan tekrar gözden geçirilmek üzere, bu kanunun Meclis'e hemen geri gönderilmesi uygun olur. Gençliğe karşı aşırı sert tedbirlere başvurulmamaya özelikle çok dikkat edilmesi de gerekir.

- Ben kesinlikle bu görüşte değilim. Tam aksine, son derece sert davranılması ve kışkırtıcıların herkesin ders alacağı bir şekilde cezalandırılması lâzım. Şimdilerde yetkili makamların görevi bu olmalıdır.

Bu arada hafif bir anlam kayması oldu. Sayın Bayar, düşüncesini ifade etmek için Arapça'dan Türkçe'ye geçmiş, çok sert ve suçluların ibret alacağı bir cezalandırma anlamına gelen "tenkil" kelimesini kullanmıştı. "Tenkil" ile sadece eleştiri anlamındaki "tenkit" kelimeleri arasındaki büyük benzerlikten ötürü ifadeyi tam olarak anladığımdan emin değilim. Konuya biraz açıklık getirilmesini isteyince, Cumhurbaşkanı biraz da öfkeli bir şekilde tenkitlerin zamanı çoktan geçtiği, şimdi ise elebaşıları şiddetle cezalandırma vakti olduğu cevabını verdi.

- Sayın Cumhurbaşkanım, lütfen beni bağışlayınız, ama ben bu görüşlere katılamam. Sosyal barışı koruma görevi dolayısıyla hükûmetin elbette kamu güvenliğini bozan kimselere karşı zorlayıcı tedbirler almak ve hatta gerekirse çok sert davranmak bazen hakkıdır. Fakat ne yaptığını, ne ettiğini

çok iyi bilerek. Şu andaki durum fevkalâde vahim bir hâl aldığına göre, bence mesele çok daha nazik bir duruma gelmiştir, çünkü askerler bile bu hareketin içinde yer almaya başlamıştır. Ben, İstanbul'daki gösterileri başından sonuna kadar takip ettim. Bu gösteriler basit bir talebe ayaklanmasının çok ötelerine ulaşmış bulunuyordu. Hiç şüphesiz bu gösterileri elebaşılar hazırlıyordu, fakat gelin görün ki onlar beş binden fazla genci bir araya getirip gırtlaklarını yırtarcasına "Kahrolsun hükûmet!" diye slogan attırabiliyorlardı. Özellikle de Üniversite'nin önünde kendi gözlerimle son derece çarpıcı ve anlamlı bir sahne gördüm...

- Ne sahnesi? diye sordu Cumhurbaşkanı.

Öğrenciler ile subay ve asker arasında aniden görülen kucaklaşmaları anlattım.

- Bu sahne, diyerek ilâve ettim, bence bundan böyle ordunun üniversite gençliği ile ortak hareket edeceğini gösterir. Vahim olan, çok vahim olan budur.Bu durumda sert çarelere başvurmak gidişi daha da azdırır ve neticede kontrolü imkânsız tepkilere yol açar. Uzun lâfın kısası, az önceki tavsiyelerime tekrar dönersek: Azami ihtiyatla hareket edilmeli ve sert tedbirlere yönelmek yerine bütün ihtimaller göz önüne alınmalıdır.

- Muhterem Hocam, dedi Menderes, siz acaba bu çıkmazdan kurtulmak için kendiniz daha başka çareler de düşündünüz mü? Bu konuda bize ne tavsiye edersiniz?

- Sizin sorunuz beni çok ağır bir sorumluluk ve ağır bir görevle karşı karşıya bırakıyor. Fakat bundan kaçmayacağım. Zaten buraya gelirken neye muhatap olacağımı biliyordum ve memleketime olan aşkımdan dolayı ve millî barışa hizmet etmenin verdiği güvenle de düşündüklerimi apaçık söylemeyi kararlaştırmıştım. Sizden sadece bu görüşmeyi daha dar bir halka içinde yapmak üzere yemek sonuna ertelemenizi isteyeceğim.

Gerçekten de durum çok can sıkıcıydı ve sadece onun fevkalâde karakteri benim böyle bir istekte bulunmama izin veriyordu. Böylece benim Başbakan'la konuşmam ancak biraz sonra, Bayar ve Meclis Başkanı Koraltan'ın da bulunduğu yan bir odada yeniden başladı. Bir masanın etrafında toplandık. Menderes sözü açtı:

- Sayın Hocam, az önceki konuşmamız sırasında sizin bizi hatalı bulduğunuz izlenimi edindim. Böyle bir izlenim edinmekte haklıyım, haklıysam bize yönelttiğiniz tenkitler tam olarak nedir?

- Üzülerek açıkça ifade etmeliyim ki, hissiniz sizi yanıltmamış. Ayrıntılı açıklamalar fazla zaman alır. Ben şimdilik bir tespitle yetineceğim. Sizler halkın büyük çoğunluğunun kesin desteğine, haklı veya haksız, güvenerek, ülkenin zinde ve etkili kuvvetleri olan üniversite öğretim üyelerini, yazarları, gazetecileri, subayları...ihmal ettiniz.Tek kelimeyle, Türkiye'nin "beyin takımını" umursamadınız. Asıl üzücü olan nokta da şu ki, biraz daha fazla uzlaşmacı, biraz daha fazla cana yakın bir tavır, bence, bu kuvvetleri dizginlemeye yeterdi.

- Bildiğiniz bütün şu emek ve gayretlerimizi yurdun en uç noktalarına varıncaya kadar yaymak yerine, birkaç üniversite profesörü ve birkaç gazeteciyle ilgilenseydik, sizce gerçekten daha mı iyi olurdu?

- Bence biri diğerinin dışlanmasını gerektirmez. Bazı tutumlar size aydınların sempatisini kazandırırdı, bu gönül alış da ülke çapındaki çabalarınızı barış içinde yürütmenize imkân sağlardı. Söz ve yazılarıyla kamuoyunda size kazandıracakları destek de cabası.

- Her neyse, dedi Başbakan, Celâl Bayar'a dönerek, biz asıl konumuza dönelim. Mademki ülkemizin siyaseti ve muhtemelen de tarihi için önemli bir karar alma aşamasındayız, Sayın Cumhurbaşkanımız müsaade ederlerse, Dışişleri Bakanı'nı da buraya çağıralım.

Çok geçmeden Fatin Rüştü Zorlu da aramıza katıldı.

Başbakan benden tavsiye istemişti. Fikrimi söylemenin ve somut bir teklifte bulunmanın zamanı gelmişti:

- Bu kritik saatlerde vakit dardır. Hemen harekete geçmek, tedbirleri almakta acele etmek gerekir. Bir kere daha söyleyeyim, bana göre, şayet bir felâkete meydan verilmemek isteniyorsa, doğruca zora başvurmaktan kaçınılmalıdır. Bir iktidarın ayakta kalmak ve güçlükleri altetmek için sahip olduğu bütün çareler arasında, baskı yöntemi son çare olarak düşünülmelidir. İş o noktaya varmazdan önce, işte benim teklif ettiğim çözüm:

En başta, Menderes kabinesi derhal istifa etmeli. Ardından, mümkün olduğu ölçüde muhalefete de birkaç bakanlık vererek, Meclis'in ılımlı milletvekilleriyle yeni bir bakanlar kurulu oluşturulmalı. Böylece de bir çeşit koalisyon veya daha doğrusu bir millî birlik kabinesi kurulmalı. Bu yeni hükûmet, öncekinin siyasetinden sorumlu olmayacağı için, kararlarını tam bir serbestlik içinde alacak ve Anayasa'ya aykırı olduğu iddia edilen kanunların, bilhassa da yetki kanununun değiştirilmesini Parlâmento'ya teklif edebilecektir. Bu durumda muhalefet artık suçlayacak bir şey bulamayacak ve siyasî tansiyon düşecektir.

Cumhurbaşkanı Bayar bu teklife şiddetle karşı çıktı:

- Böyle bir hareket zaaf işareti olur ve rakiplerimizi daha da cesaretlendirmekten başka bir netice de doğurmaz. Bu sıkıntılı günlerde kabine değişikliğinden daha anlamsız bir şey olamaz. Tam aksine direnmeli, kararlı olmalı ve oldukça sert tedbirlere başvurmalı.

- Söz konusu olan bensem, dedi Menderes, hiçbir tereddüt etmeden derhal istifa eder ve yerimi milletvekili arkadaşlarımdan birine bırakırım. Fakat, dedi konuşmasına kısa bir ara verdikten sonra, Sayın Hocam, bir kabine değişikliğinin bütün bu çalkantıya son vereceğinden emin misiniz? Durmak şöyle dursun, gittikçe daha da beter bir hâl almasından korkarım.

Başbakan, çok açık bir şekilde, benim tekliflerimi Cumhurbaşkanı'ndan daha anlayışla ve daha soğukkanlılıkla karşılamıştı. Cevap verdim:

- Böylesi durumlarda bir kabine değişikliği, demokratik ülkelerde müracaat edilen ilk tedbirlerden biridir. Bu, bilgelikle gerçekleştirilen bir çözümdür. Bunu bir yana bırakıp, her ne pahasına olursa olsun hemen zora başvurmak, tekrar ediyorum, bana gereksiz ve oldukça riskli görünüyor."

Konuşma, böyle devam edip gidiyor..Diyeceğim o ki, iktidar partisi olarak, 1950 seçimlerinde %55; 1954 seçimlerinde %58.4 ve 1957 seçimlerinde de %47.87 oy alan Demokrat Parti, kanuna bağlılık disiplini ve adâlete sadâkatten uzak görünüyordu.

Darbe, geliyorum diyordu.

Bu sözlerimizle, ihtilâlin/darbenin/kalkışmanın meşrûluğunu dile getirmiyoruz. Sâdece, ona, zemin hazırlayan acziyetin, hafakanın, gafletin, vaziyeti göremeyerek bunu tahlil edip idrâk edememenin hâlini ifade etmek istiyoruz. İşin içinde, -dikkat edilirse görülür ki- kibir de mevcuttur.

Bu hareketin başlangıcında, Radyodan ilk bildiriyi okuyan Alparslan Türkeş daha sonraları şöyle diyecekti: "En kötü demokrasi, en iyi darbe idâresinden daha evlâdır."

Buna rağmen, durum budur!..

Demek ki, üç dönem ard arda ezici diyebileceğimiz bir çoğunlukla iktidarı kazanmak, iktidar olmak mânâsına gelmiyor. Demek ki, insanoğlu da iktidar kazanmaya doymuyor!..Ne diyelim, hepsi târih oldu!..

Zayıf hükûmet, hem bütün gücüne rağmen sosyal âhengi sağlayıp muktedir olamayan ve hem de baskıyı temel unsur kabûl etmeye çalışan hükûmettir. Baskı ile, icrâ edilebilir, bir süre iktidar sürdürülebilir, ammâ bu , anladığımız mânada, demokratik bir muktedir olma değildir.

12 Mart 1971 Muhtırası da, Ferruh Bozbeyli hareketiyle zayıflatılan Demirel Hükûmeti'ne karşı yapılan bir teşebbüs değil midir? Yâni, zayıf bir hükümete karşı fiili bir hareket!..

Boş bırakılan zeminin, birileri tarafından doldurulmak istenmesi...

Bâzısı, başarılı oluyor, doldurulmuş görünüyor/kabûl görüyor- ediliyor; bâzısı, "romantik" tarzda, belli bir mâliyetle akim kalıyor.

12 Eylül 1980 İhtilâli de, esâsında, 1978-1979 yıllarında iş başında bulunan Ecevit Hükûmeti'nin zayıflığından doğmuştu. Hem de öyle bir zaafiyet ki, kuruluşu bile alenî bir şâibe taşıyordu. Güneş Motel'de milletvekili t(ı)rasferiyle kurulan bu hükûmet, icrâda bulunduğu süre içinde, Cumhuriyet döneminin bu zamana kadarki, en dirâyetsiz hükûmeti olmuş ve milletimize en büyük kaos dönemini yaşatmıştır. " Kurtarılmış bölgeler", işgal edilmiş, bölünmüş mahalleler bu dönemde görülmüştür. "Kürdare azadi "nin söylenip yazıldığı, "halklara özgürlük" naralarının atılmaya başlandığı dönem bu dönemdir. Bu dönemde, sokaklardaki, duvarlardaki , çeşmelerdeki... bu yazılar, görmezden gelinmiştir. Sâdece belli bir bölgede değil, yurt sathında, sokak başlarındaki silâhlı çatışmalar birinci haber olmuştur. Bölücülük, bu dönemde rağbet bulmaya başlamış, yol almış ve âdeta baştâcı edilmiştir.

1979 sonunda yapılan milletvekili ara seçimini, Adalet Partisi'nin, mevcut iktidara karşı 5-0 kazanmasıyla istifa eden Ecevit Hükümeti'nin yerine kurulan ve MSP tarafından "kerhen" , MHP tarafından ise dışardan desteklenen Demirel Hükümeti, her şeye ve bütün gayretine rağmen , zayıf olmaktan bir türlü kurtulup, belini doğrultamamış, tabiî ki, dış güçlerin de desteğiyle, 12 Eylül 1980 İhtilâli gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta, memleketin içinde bulunduğu müthiş hatta korkunç derecedeki karmaşadan/kaostan dolayı, bâzıları tarafından, "Artık, bıçak kemiğe dayanmıştı. Demokrasi içinde yapılacak bir şey kalmamıştı" denilip derin bir nefes alma fırsatı doğmuş olsa da, ihtilâli yapanların, zaman içersinde uyguladıkları aynı korkunçluktaki menfî icraatları, milleti yıldırmıştı.

Yâni; bir başka noktadan bakarak, ihtilâl hükûmeti bile, bütün baskı gücünü ve otoriteyi elinde bulundurduğu hâlde, iktidarını muhafaza edememiştir. Bu da; muktedir olmanın vasıtalarının iyi kullanılmadığı mânasına gelir. Muktedir olmanın yegâne şartı 'adâlet'tir.

Zaman, 28 Şubat 1997'yi gösterdiğinde ise, 1995 seçimleri itibariyle, en çok rey alan parti olan Necmettin Erbakan'ın Refah Partisi, %21.38 ile 158 milletvekilliği kazanmıştı. Diğer partiler ise şöyle sıralanıyordu: Anavatan Partisi: %19.65, (132 milletvekili), Doğruyol Partisi: %19.18 (135 milletvekili); Demokratik Sol Parti: %14.64 (76 milletvekili) ve Cumhuriyet Halk Partisi: %10.71 (49 milletvekili).

Erbakan'ın başbakanlığında kurulan 54. T. C. veya Refah Partisi-Doğruyol Partisi (REFAHYOL) hükümeti de yine zayıf bir hükümetti. Onun da öncesinden gelen/getirilen büyük mes'eleleri bulunuyordu. Netîcede, vaziyete hâkim olamadı ve istifa etmek zorunda kaldı. Böylece, "post-modern" denilen bir darbe, kimine göre de muhtıra verilerek hükûmet düşürüldü.

Kuvvetli/muktedir hükümetler, kanun ve adâleti de kullanarak, baskı yapmadan icrâda bulunan hükümetlerdir. Eğer iktidarı bırakmış/devretmiş isen, zayıfsın demektir. Lâfı öteye beriye çekmeye, ağlaşıp sızlaşmaya gerek yoktur.

Elbette ki, 'târih sosyolojisi' , hükmüne verecektir. Bekliyoruz!..

Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın ve hangi sosyal karmaşa ve dengesizlikler üzerinden tahlile girişirse girişsin, sonuç, kim başaramadıysa, o, muktedir değildir.

Bunun ardından, 1999'da yapılan milletvekilliği genel seçiminde de, ancak üçlü koalisyon kurulabilecek bir netice ortaya çıktı. Bunlarda da, hükümet içi ve partiler içi çekişmeler sürdü...DSP: %22.19; MHP: %17.98; FP: %15.42; ANAP: %13.22; DYP: %12.01 oy aldılar. Birkaç sene sonra, bu hükûmet yürüyemedi ve erken seçim kararıyla kendiliğinden seçime gitti... Bu, ayrı bir husustur ve konumuz dışındaki bir mes'eledir.

Bütün bu hengâmelerden sonra, Türk milleti, 2002 yılına geldi ve Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla yeni bir parti kuruldu. 3 Kasım 2002 'de yapılan milletvekilliği seçiminde, AKP, %34.28 ile 363 milletvekili çıkardı ve iktidar partisi olarak hükûmeti kurmaya hak kazanan oldu. Cumhuriyet Halk Partisi ise, %19.39 oy oranı ile 178 milletvekili çıkardı. Bütün dîğer partilerin hiçbiri seçim barajını aşamadı..

22 Temmuz 2007'de yapılan seçimlerde, AKP, yine birinci parti olarak, bu defa %46.58 oy oranıyla 341 milletvekili çıkardı. CHP: %20.88; MHP: %14.27 oy oranıyla TBMM'ye girdiler.

12 Haziran 2011'de yapılan genel seçimde, AKP yine öndeydi. AKP: %49.83 oy oranıyla 327 milletvekili çıkardı. CHP:%25.98 ve MHP ise %13.01'de kaldı.

2015'te iki genel seçim yapıldı.

Birincisi, 7 Haziran 2015'te...AKP, yine en önde olmasına rağmen, ilk defa oy kaybına uğradı: % 40.87 oy oranıyla 258 milletvekili çıkardı. CHP: %24.95; MHP:%16.29 ve HDP:%13.00..

Ve, bu sonuçtan hükümet çıkarılmadı...Çıkarılamaz mıydı??? Veya niçin çıkmadı veya çıkarılmadı? Bu da, ayrı bir mes'eledir ve şu anki mevzûmuz değildir. Netîcede, yeni bir seçim denendi ve..

1 Kasım 2015'te yeni bir seçim yapıldı. Bunda; AKP: %49.50; CHP: %25.32; MHP: %11.90 ve HDP: %10.76 oy oranıyla sıralandılar....Dolayısiyle:

Adalet ve Kalkınma Partisi, "bu ana kadar" üç başbakanlık (Gül-Erdoğan-Davutoğlu) ve iki cumhurbaşkanlığı (Gül-Erdoğan) ile, (7 Haziran 2015 kısa dönemini hâriç tutarsak) 'tam yetkili dört dönem iktidar' olma imkânını elde etti.

2002'den itibaren, bu hükûmetlerin hemen hemen hepsinin söyledikleri şey, darbelere karşı çıkmak , darbelere meydan vermemek ve darbeleri önlemekti. Hatta, darbeler bahane edilerek, bir takım "kumpaslar" ile, mâsûm subaylar senelerce içerde yatırıldı, cana kıymalar oldu.

Bilhassa, sonradan, bu dönemin hükümetlerinin içinden beslendiği iddia edilen bir "cemaatin", "paralel" adlı darbe söylentileri ayyuka çıktığı hâlde, Cumhuriyet târihinde, 249 vatandaşın ölümüne sebep olan bu darbe teşebbüsü, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin içinde bulunan vatansever -milliyetçi subayların ve Türk milletinin topyekûn gayreti ile başarısız kaldı. Adına ne denilirse denilsin, bu ihtilal teşebbüsü, bir basit kalkışma değil, çok vahim bir işgal hareketiydi ve bu şekilde bastırıldı.

Dört dönem, "gücü" artarak devam eden iktidarlar, hakikaten muktedir mi idiler? Düşünülmesi gereken 'sosyolojik tavır' budur.

İdilerse...buna niçin fırsat ve zemin hazırlandı/hazırladılar?

Başta, söylediğim sözü tekrar edeyim: Bu tür hareketler, ister kazansınlar, iste bastırılsınlar dâima zayıf iktidarlara karşı yapılır. Bu iktidarların milletten aldıkları oy desteği ne olursa olsun, bunun böyle olduğu, yaptığımız bütün tespitlerde de ayniyle vakidir.

Ele aldığımız son dönem iktidarları, bu alçak ve gaddar "istilâ hareketi"nin vukuundan takriben üç yıl evvel bunu sezmiş ve dillendirmiş olmasına rağmen, kendi içine alıp, besleyip büyüttüğü 'volkan'ın patlamasına asla mâni olamamıştır. İfade ettiğimiz gibi, bütün bu darbelerde, en çok zayiat verilen de bu vahşî, âdî ve şerefsiz teşebbüs olmuştur. Milletimiz, bundan çok zarar görmüş, görmeye devam etmekte ve edeceğe de benzemektedir.

Başa döneyim:

Birincisine, 19 yaşımı bitirip 20 yaşımı sürdüğüm; ikincisine de, 20 yaşımı bitirip 21 yaşımı sürdüğüm ve bizzat katıldığım 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 -Em. Kur. Alb. Mustafa Önsel'in tâbiriyle- "ilk romantik, dış desteksiz ve başarısız darbeleri"nin, öncesindeki ve sonrasındaki darbeler, ister emellerine ulaşmış/başarmış olsunlar, ister ulaşamamış/başaramamış olsunlar, dâimâ, yapıldıkları iktidarların zayıflıkları sebebiyle, şu veya bu seviyede hareket kaabiliyeti bulmuşlardır.

Her ne surette olursa olsun, bu tür faaliyetlere fırsat hazırlayıp ön veren her iktidar, selâhiyetini kullanamamıştır, hâliyle tam mânasıyla muktedir olamamış ve zayıf kalmışlardır.

Bunların bastırılmış olması, apayrı ve üzerlerinde yeni -siyâsî, hukukî ve sosyolojik- tespitler yapılarak değerlendirilmesi gereken hususlardır.

Temennim; geleceğin siyâsî, târih s(ı)tratejist ve tarih sosyolojisi mütehassıslarının, adâletsizlikleri de, zamanlarının câri hukuk anlayışlarını da gözönüne alarak ilmî çalışmalar yapıp gelecek nesillerimize ışık tutmalarıdır.

Görünen odur ki, hangi seviyede olursa olsun -muhtıra, darbe, ihtilâl, kalkışma, işgâl- bütün bu teşebbüslerde, şu veya bu miktarda zâyiat verilmesine rağmen, en çok zâyiatın verildiği ve tahribatın yapıldığı teşebbüs, Türk milletinin müşterek şuûru ile sindirilen/bastırılan son -15 Temmuz 2016- "istilâ hareketi" olarak vasıflandırılan kalkışmadır. Elbette ki, temennim, bunun son olmasıdır!..

Bilinmelidir ki; adâletin olmadığı yerde nezâket ve zarâfet olamayacağı gibi, demokrasi ve sosyal âhenkten de bahsetmek mümkün olamaz!..

İktidar olmak için, en yüksek oy'u almak şarttır. Ancak; iktidarda kalmak ve onu sıhhatli bir şekilde yürütmek için demokrasi ve demokrasi için de adâlet en zarûrî ve hattâ birinci unsurdur.

27 Mayıs 1960'ın üzerinden 57; 22 Şubat 1962'nin üzerinden 55 ve 21 Mayıs 1963'ün üzerinden de, tam 54 yıl geçti. Hiçbiri, sonuncu kadar tahribat yapmadı. O hâlde, bu mes'eleler hakkında, çok daha düşünülecek, çok daha konuşulacak, çok daha istişâre yapılacak, çok daha yazılacak, yazılacak...ve yazılacaktır!..

Her şey, târihin hâfızasında kayıtlıdır.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.