Azerbaycan Türkleri
İran dediğimiz ülke, içinde farklı etnik grupları barındıran bir ülkedir. Bu etnik gruplar belirli bölgelerde özellikle sınır bölgelerinde yoğunlaşmış olarak yaşamakta ve bu grupların yerleşmiş bölgesinin bitişinde ve hemen sınır ötesinde aynı etnik gruptan olan akrabalarıyla komşu olmaktadırlar. İran’da etnik guruplarla ilgili tartışmalı konulardan birisi etnik grupların gerçek nüfusu sayıları hakkındaki bilgilerledir.

 İran dediğimiz ülke, içinde farklı etnik grupları barındıran bir ülkedir. Bu etnik gruplar belirli bölgelerde özellikle sınır bölgelerinde yoğunlaşmış olarak yaşamakta ve bu grupların yerleşmiş bölgesinin bitişinde ve hemen sınır ötesinde aynı etnik gruptan olan akrabalarıyla komşu olmaktadırlar. İran’da etnik guruplarla ilgili tartışmalı konulardan birisi etnik grupların gerçek nüfusu sayıları hakkındaki bilgilerledir. İran’da yapılan genel nüfus sayımı sonuçları, özellikle etnik grupların sayılarına ilişkin verilen sonuçlar gerçekçi olmayarak etnik grupların asimile etmek politikası doğrultusundadır. Ayrıca İran Coğrafyasında etnik gruplara bakış açısını yansıtan bir diğer husus, baskın grubun diğer etnik grupların tarihi geçmişini, kültürel özelliklerini yok saymaya, görmezden gelmeye yahut da etnik kimliklerin tüm öğelerinin, Fars kültür ve tarihinden türeyip ufak değişimlere uğramış uzantılarının yansıması olduğuna yönelik girişimlerdir. Dolayısyla İran coğrafyasında etnik unsurlar ya da milli kimlikler yok edilmekte ve  böylece onların buğüne kadar gelen maddi ve manevi varlıkları hiçe sayılmaktadır.

     Azerabaycan Türkleri’nin İran’da ve İran varlığının oluşumundaki rolleri bütün İranlılar tarafından bilinir. Azerbaycan Türkleri, tarihsel olarak, bu katkıları kendi etnik varlılıkları lehine değil, vatanları olarak sahip çıktıkları İran’a yapmışlardır. Bu coğrafyanın tarihine bakıldığında selçuklular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar hakimiyetinin bu topraklarada yönetici oldukları görülmektedir[1]. Daha doğrusu bu coğrafyanın tarihine bakıldığında Azerbaycan bölgesi özel ve önemli bir yer ölduğu görünmekle birlikte bütün dönemlerde Azerbaycan;ordu, milli gelire katkı, tarımsal üretim, nüfüs hacmı ve Rusya Osmanlı sınırında bulunması nedenleriyle bu coğrafyanın en önemli eyaleti olmuştur. Azerbaycan eyaleti, Kerman, Horasan ve Fars eyaletleri ile her zaman ilk dörtte, çoğu zaman bunların arasında ilk sırada olmuştur.

      Ancak Kacar hanedanlığının çöküşünden sonra ve 1926 senesinde Pehelvi hukumranlığının kurulmasıyla beraber Fars kimliği İranlılık kimliliğinin merkezine alınmış ve bu İranizm idelojisi kurulmuştur. Pehlevi henedanlığının kurulmasıyla birlikte Rıza Şah Farsça’yı ükenin resmi dili ilan ederek nüfusun % 65’ini oluşturan Fars olmayan grupların haklarının aleyhine hareket etmiş ve yerel dillerin okullarda kulanımını ve Farsça dışındaki dillerde kitap ya da gazete yayınlamasını yasaklamıştır. Başka bir ifadeyle 997’den 1925’e kadar, yani hemen hemen bin yıl boyunca bu coğrafya Türk egemenliği altında kalarak ve saray ve ordu mensupları ve soylular sınıfı Türklerden oluşmuşsa da ancak 20. Yüzyılın başlarında Pehlevilerinin işbaşına gelmesi ve Rıza Hanın İranizim ideolojisiyle beraber İran’da Türklüğün kültürel etkinlikleri hemen hemen tümüyle yasaklanmıştır.

      Pehlevi Hanedanlığının çöküşünden sonra 1979 yılında İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. İran İslam Cumhuriyetinin kuruluş yılından itibaren, hükümet geçmişte Şah yönetimininin etnik ve kültürel asimilasyonuna uğrayan Fars olmayan halkların talepleriyle karşılaşmıştır. Ancak İslam devriminden yaklaşık otuz sene geçmesine rağmen Fars olmayan etnik grupları özelikle Azerbaycan Türkleri Pehlevi döneminden başlayan  asimile politikasından kurtulmamış ve hatta günümüzde ise Azerbaycanlı activistler anayasada bazı tanılan hakları bile elde etmek için gündeme getirdikleri zaman yönetim bu talepleri, rejim ve ülkeye yönelik bölücü bir hareket olarak nitelendirmektedir.

    Bu yazımızın başlığı İran’daki Azerbaycan Türklerinin İnsan Hakalrı sorunu olmak üzere, önce insan haklarını kısaca anlatarak uluslararası alanda insan haklarıyla ilgili gelişmelere ve belgelere değineceğiz. Ardından ise İran islam Cumhuriyetinin anayasal sistemini va Anayasını ele alarak ardından İran’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin insan hakları sorunlarını anlatmaya çalışacağız.

İNSAN HAKLARI  

   İnsan haklarını kısaca anlatmak istersek; İnsan hakları sözcük anlamıyala kişinin sırf  insan olduğu  için sahip  olduğu haklar demektir. İnsan haklarının  güvence  altına alınması, insanlık   tarihinin en  büyük  mücadelelerinden birisi olmuştur. İnsan Haklarının topluma ve devlete karşı öncelik ve üstünlüğü vardır. Bu özellik nedeniyle, bir devlet düzeninin ve bir rejimin değerlendirmesinde, İnsan hakları karşısında takınılan tavır, belirlryici rol oynamaktadır. Ve böylece İnsan haklarına gösterilen saygı, rejimlerin meşruluğunun en temel ölçütlerindendir. Dolayısıyla İnsan  haklarına saygı   göstermeyen  bir  rejim, insan değerini ve kişinin  insan  olma niteliğini  reddetmiş  olmaktadır.

ULUSLARARASI ALANDA İNSAN HAKLARIYLA İLGİLİ GELİŞMELER VE BELGELER

      İnsan hakları düşüncesinin ortaya çıkışına ilişkin olarak çok eski dönemlerde karşımıza çıkan birtakım görüşler ve uygulamalar bulunmakla birlikte, sistemli bir insan hakları öğretisinin tarihsel altyapısı 17. ve 18. yüzyılda başlamıştır. 1789 yılında ilan edilen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, o güne kadar gelen kurumsal birikimlerin ve kazanılmış bir mucadelenin somutlaşmış belgesi olmakla beraber ayrıca insan haklarını bir liste halinde tüm dünyaya ilan eden bir bildirgede olmuştur.

      BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN İNSAH HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ

     Belirtiğimiz gibi insan haklarını sayan  ve  sınıflandıran  çok  sayıda  liste   bulunmakla beraber,  10  aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel kurulunda kabul  edilen  İnsan Hakları Evrensel Bildrisi, dünya devletleri arasında genel kabul görmüştür. Ve böylece Birleşmiş Milletler Antlaşmasını imzalayan devletler “insan haklarına ve temel özgürlüklere” saygı gösterilmesine sağlamayı kabul etmişlerdir. İnsan Hakları Evrensel Bildirisine hiç bir devlet karşı çıkmamakla beraber bildiriye çekimser oy veren Sovyetler birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Güney Afrika Birliği ve Suudi Arabistan farklı neden ve kaygılarla olumlu oy  vermekten kaçınmışlarıdır. Ve İran devleti ise 1948 yılında bu antlaşmayı imza atmıştır.

       İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hukuki açıdan bağlayıcı bir belge olmamasına rağmen Birleşmiş milletlerin bir  kararı niteliğini taşımaktadır. Ayırca bildiride,  insan  haklarının   korunmasına  yönelik  bir denetim olanağınada yer verilmemekle beraber, ancak bildiri  insan hak ve  özgürlüklerinin  somut  bir açıklığa kavuşması yönünde atılmış  çok önemli  ve  etkili  bir  adım olmuştur.

     İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, insan haklarına ilişkin olarak kendisini izleyen tüm uluslararası dökumanların ve Birleşmiş Milletlerce hazırlanan anlaşmaların hareket noktasını ve kaynağını oluşturmakla beraber, bildiride ifadesi bulunan temel hak ve özgürlüklerin bir çok devletin anayasasında ve yasalarında yer alması, insan haklarına saygının belli  yerel  bir  yaptırıma  bağlanmasını ve insan  haklarına uygulamada  işlerlik  kazandırılmasını sağlamıştır.    Böylece Birleşmiş Milletlere üye olan devletler, bu bildirideki hakları tanıyacaklarına ve bunlara uyacaklarına dair söz vermişlerdir. Başka bir ifadeyle Birleşmiş Miletlerin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi uluslararası bir sözleşme  niteliğini taşımadığı için ve ayrıca güvence ve yaptırımlardan yoksun olduğu için, İnsan haklarının çiğnemesi durumunda konuyu soruşturacak ve üzerine gidecek herhangi bir yetkili makam bulunmamaktadır. Ancak Birleşmiş Milletlere üye olan devletler, bildiride ifadesi bulunan temel hak ve özgürlüklerin kendi anayasalarında  yer vererek bu bildirideki hakları tanıyacaklarına ve bunlara uyacaklarına dair söz vermişlerdir.

      İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları komisiyonu tarafından hazırlanan“Medeni ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” Birleşmiş Milletler Genel Kuruluca 16.12.1966 tarihinde kabul edilmiştir. Ancak “Medeni ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme” 50 madeden oluşmakla beraber 23 mart 1976 ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” 27 maddeden oluşarak 3 Ocak 1976 tarihinde yürülüğe girmiştir. İran devleti ise bu iki sözleşmeyi 1968 yılında imzalamış ve 1976 yılında meclisin onayından sonra yürülüge geçirmiş ve iç hukukunda yasallaştırmıştır.

   İRAN İSLAM CUMHURİYETİNİN ANAYASAL SİSTEMİ

      Bir devletin genel  olarak   anayasal  sistemi denildiğinde,  o  devletin   yapısı, işleyişi,   temel organlarının (yasama, yürütme ve yargı) oluşumu, bunların birbiriyle olan ilişkileri, kişilerin temel hak ve hürriyetleri ve halkın yönetime iştiraki akla gelmektedir. Bu konularla ilgili bilgilere ulaşabileceğimiz temel kaynak ise o devletin anayasasıdır.

     1979 yılında Pehlevi hanıdanı yıkılmasıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. İran İslam Cumhuriyeti devleti, batılı anlamdaki devlet sistemlerinden farklılık arz ederek islam hukuku prensiplerine ve İslam dininin Caferi ekolünün anlayışına göre kurulmuştur. Ve böylece Şia inancındaki imamet doktoriniyle beraber anayasayla çok geniş yetkiye sahip olan “Reher kurumu” veya “Vilayet-e Fakih” kurumu ortaya çıkmış ve yasama, yürütme ve yargı alanlarında ülkedeki en yetkili kişi Rehber sayılmıştır. Dolayısıyla Vilyet-e Fakih yasama, yürütme ve yargı alanlarında çok geniş yetkileri olmakla birlikte bu merci, Cumhurbaşkanı, hükümetin ve Meclisin üzerinde re’sen denetleme ve yönlendirme yetkisine sahip bir üst otoriteyi oluşturmuştur.

          Başka bir ifadeyle İran’daki Vilayet-e Fakih kavramı, sadece dini lider tabiri olmamakla beraber devletin başat gücü konumundadır. Görünürde birçok demokratik unsuru     (Parlamento, seçimler..) içinde barındıran sistem, özü itibari ile Vilayet-e Fakih kurumu ekseninde kurulmuş ve bu yapısını ise günümüze kadar sürdürmektedir.

         İran İslam Cumhuriyeinin anayasasını kısaca anlatarsak; İran İslam Cumhuriyetinin anayasası, uzun bir girişle beraber 14 fasıl ve 177 maddeden oluşmaktadır. Anayasada sadece fasılların başlıkları olmakla beraber maddeler doğrudan yazılmış ve böylece madde başlıkları olmamaktadır. Fasıl başlıklarını ise şu şekilde sıralaya biliriz; Birinci fasıl genel ilkeler, ikinci fasıl ülkenin resmi dili ve yazı ve bayrağı, üçüncü fasıl milletin hakları, dördüncü fasıl iktisat ve mali işler, beşinci fasıl milletin hakimiyet hakkı, altıncı fasıl yasama organı, yedinci fasıl şuralar, sekizinci fasıl Rehber, dokuzuncu fasıl yürütme organı, onuncu fasıl dış siyaset, on birinci fasıl yargı organı, on ikinci fasıl kitle iletişim araçları, on üçüncü fasıl Yüksek Güvenlik Konseyi ve on dördüncü fasıl anayasadaki düzenlemeler olmuştur.

 İRAN’DA YAŞAYAN AZERBAYCAN TÜRKLERİ

     Yukarıda da belirtiğimiz gibi bugünkü İran dediğimiz coğrafya, çok değişik dini ve etnik medeniyetlere beşiklik etmiştir. Geçtiğimiz tarihi süreçte bu coğrafyada en uzun süreli hakimiyet, Türk devletlerine ait olmuştur. Abbasilerin X. Yüzyılın sonlarına doğru yıkılmasıyla bölgede Arap egemenliği sona ermiş ve Müslüman Türk boylarının hükümranlığı başlamıştır. Böyelece 997’den 1925’e kadar, yani hemen hemen bin yıl boyunca bu coğrafya Türk egemenliği altında kalmıştır. Ancak 20. yüzyılın başlarında Kacar hanedanlığın çöküşüyle birlikte Rıza Han yönetimi tamamen ele geçirmiş ve nihayet  1926’da kendisini Şah ve şahlıgın adını da “Pehlevi” olarak ilan etmiştir. Rıza han, Pehlevi soyadını alarak kendisini ve yönetimini İslam oncesi Sasanı krallığı’yla ilişkilendirerek  İran’daki Fars olmayan bütün unsurlara ve özellikle bütün Türklere karşı adeta savaş açmış ve ardından ise sadece ülkenin adını değil, milletin adını da Aryanlerin ülkesi anlamında, “İran” sözüyle ifade etmiştir. böylelikle, kısa süre içinde, ülkenin tarih ve kültürüne ilişkin olumsuz olarak ne varsa Azerbaycanlılara ve diğer etnik unsurlara isnat edilmeye başlanmıştır. Rıza Şah Fars kimliğini İranlılık kimliğinin merkezine alarak farsçayı ülkenin resmi dili olarak ilan etmiş ve böylece yerel dillerin okullarda kullanımını ve farsça dışındaki dillerde kitap ya da gazete yayınlanmasını yasaklamıştır.

       Pehlevi hanıdanlığı çöküşünden sonra ise 1979 senesinde İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak Rıza Han döneminden başlatılan asimilasyon politikası maalesef İslam Cumhuriyetinin işbaşına gelmesi ile beraber tavan yapmış vebu topraklarda yaşayan bütün etnik gruplara karşı devrimden önceki asimilasyon siyaseti sürdürürülmüş ve böylece Fars olmayan diğer etnik grupların siyasal, medeni, ekonomik, kültürel ve özellikle anadili kulanma istekleri geriçevirilmiştir. Ve hala günümüzde ise bu istekleri gündeme getiren topluluk ve ya kişilere karşı şiddet politikası uygulamaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki resmi istatistikler, İran nüfusunun ulusal kompozisyonunu açıklamamakla birlikte araştırmalara göre, Azerbaycan Türkleri, İran nüfusunun % 40’ını oluşturmaktadır.[2] Yani 75 milyonluk İran’da en az 30 milyon Azerbaycan Türkü yaşamaktadır.

 AZERBAYCAN TÜRKLERİNİN İNSAN HAKLARI  SORUNU

       İran İslam Cumhuriyetinin Anayasanın üçüncü faslı milletin hakları başlığını taşımakla birlikte insan haklarına ilişkin hükümler içermektedir. Anayasanın 19. maddesine göre; Milletin bütün fertlerinin, hangi kavim ve kabileden olursa olsunlar, eşit haklardan yararlanacağına ve renk, ırk, dil ve benzeri etkenler ayrımcılık sebebi olamayacağını hükme bağlamıştır. Böylece anayasanın bu maddesine göre İran’da yaşayan etnik gruplara eşit hak tanınmakta ve hiç bir grubaayrıcalık ve imtiyaz tanınmamak hükmü bulunmaktadır. Anayasanın 20. maddeside ise eşitlik kavramına ayrıca değinilmiştir. Bu maddeye göre milletin her ferdi, kadın veya erkek olsun, Kanunun koruması açısından eşit durumdadır ve bütün insani, siyasi, iktisadi, içtimai ve kültürel haklardan islami ölçülere uyularak yararlandırılmaktadır. Ancak anayasada bulunan bu maddeler rağmen İran İslam cumhuriyeti devrimden önceki asimilasyon siyasetini sürdürürerekİran’da yaşayan etnik gruplara özellikle Azrbaycan Türk halkına, hakim olan Fars milleti ile karşılaştırdığımızda eşit hak tanınmakta ve her zaman Azerbaycan Türk milletinin siyasal, medeni, ekonomik, kültürel ve özellikle anadil kullanmaisteklerini geriçevirmkte ve bu istekleri talep eden ve  gündeme getiren kişilere karşı ise şiddet politikası uygulamaktadır.

Kültürel Haklar ve Ana Dilde Eğitim

 Kültürel haklar bir toplumun gelenekleri, görenekleri, tarihsel değerleri, örf, adetleri ve maddi ve manevi değerleri olarak tanımlanır. Bir ülkede yaşayan bütün etnik gruplar, yaşadıkları devletin ve toplumun içinde kültürel ayrıcalıklarını korumaya, ayrı bir toplum olarak geleneklerini sürdürmeye, kendi dillerini konuşmaya ve kültürlerini yaşatmaya hakları vardır. Kendi geleceklerini nasıl ve hangi yolda yararlı görüyorlarsa, o doğrultuda oy kullanmak ve karar vermek haklarına sahiptirler. Azerbaycan Türkleri İran nüfusunun en az 30 milyonunu oluşturmalarına rağmen en temel insan haklarından mahrumlardır.

      Kültürel kavramı genel olarak ele alındığında, eğitim kavramı, kültür kavramının bir parçası bir öğesi olarak görülmektedir. Her kültürün oluşumunda ve ya kültürlenme sürecinde eğitim temel etkinlik olarak ortaya çıkar. Kültürlerin aşılanması, yaratılması, kuşaktan kuşağa aktarılması gibi temel işlevleri eğitim yerine getirir. Bu nedenle kültürel haklar denildiği zaman, eğitim hakları da doğrudan doğruya bu kapsam içerisinde yer almaktadır. Eğitim hakların olmadığı veya sınırlandırıldığı toplumlarda doğru durust kültürel haklardan söz edebilmek olanaksızdır.  Bu çerçeveden yola çıkarak İran’da yaşayan otuz milyon Azerbaycan Türkleri kendi dillerinde eğitim hakkından mahrum oldukları için kendi kültürlerini yaşatıp ve kuşaktan kuşağa aktara bilmemektedirler. Devletin resmi ve eğitim dili farsça olduğu için devlet tarafında sadece fars dili ve kültürü gelişmekte ve yayılmkata ve hiçbir etnik gurubun özellkike Azerbaycn Türklerinin dili, kültürü ve edebiyatı devlet tarafından gelişmemekte ve bu hakkı talep edenenlere ise bu hakkı tanımayarak ayrıca onlara karşı şiddet uygılamktadır. Böylece İran İslam Cumhuriyeti asimilasyon poltikasıyla ve elindeki imkanlar ve araçlar doğrultusunda, Fars kültürünü saygınlık kazandırmak ve değerlerini (kültürel değerlerini) korumak adına ön plana çıkartarak, Fars kültürünü üstün görerek topluma empoze etmektedir.

       anayasanın 15.maddesinde İran’ın resmi dilin farsça olduğunu ve bu dilin yanında yerel ve etnik dillerin basın ve toplu iletişim araclarında kullanılabilir olduğun ve ayrıca okullarda kendi edebiyatını resmi dilin yanında okutulabileceğini belirtmiştir. Anayasanın 15.maddesi; “Resmi ve ortak dil ile yazının Farsça olduğu, senetler, resmi metinler ve ders kitaplarının bu dil ve yazı ile olması gerektiği, ancak mahalli ve kavmi dillerden basında ve kitle iletişim araçlarında yararlanma ve okullarda bunun edebiyatının öğretilmesinin Farsç’nın yanında serbest olduğu hükümlerini içerir”. Bu maddeye rağmen  yönetim hiçbir zaman bu maddeyi göz önüne almamış ve özellikle madde’in ikinci cümlesinin uygulanması için bugüne kadar,  yasama anlamında hiçbir girişimde bulunmamış ve anayasanın bu maddesinin uygulanmasını talep eden kişileri suçlayarak “ülke güvenliğine” veya “genel düzene” karşı suçtan dolayı yargılamaktadır.

DÜŞÜNC ÖZGÜRLÜĞÜ:

     Düşünce özgürlüğü, insanın serbestçe düşünce ve bilgilere ulaşabilmesi, edindiği düşünce va kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktara bilmes ve yayabilmesi anlamına gelmektedir. Bu uç alan, yani düşüncelere ulaşabilme, düşüncelerinden ötürü kınanmama ve bunları serbestçe yayabilme hakkı, bir bütün oluşturur ve genelikle “düşünce özgürlüğü”, “düşünce ve açıklama özgürlüğü” ya da sadece “açıklama (ifade) özgürlüğü” gibi formullerle anlatılır. Kullanılan deyim ne olursa olsun, ana sorun düşünceleri açıklma özgürlüğünün ne durumda olduğudur; işin puf noktası buradır. Yoksa açıklanıp yayılmadığı sürece kişinin kendi iç dunyasında kalan düşüncelerin korunmasıyla yetinmek ve bunun da düşünce özgürlüğünün varlığını kanıt diye göstermek bir aldatmacadır. Bu, düşünce özgürlüğünü “düşünme özgürlüğü”ne indirgemek olur. Oysa düşünce özgürlüğünün asıl anlamı, düşüncenin serbestçe açıklanabilmesi ve yayılabilmesidir.

     İnasna Hakları Evrense Bildirgesnin göre; “herkesin düşünme, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı ve anlatım özgürlüğü hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek… hakını içerir”. Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin 18. Maddesine göre “herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahibtir, kimse kanaatleri nedeniyle rahatsız edilemez”.  Sözleşmede, herkese fikir ve kanaat özgürlüğü tanıyan 19. Maddesine göre ifade özgürlüğü, sözlü, yazılı, basılı veya sanatsal biçimde ya da tercih edilen başka bir araçla, ülke sınırları göz önüne alınmaksızın, her türlü enformasyon ve fikilerin araştırılması, alınması ve yayılmasını içerir.

     İran İslam Cumhuritinin Anayasında net olarak düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir madde görünmemektedir. Anayasanın 23.maddesi; “İnançların araştırılması yasaktır ve hiçkimse sırf bir inanca sahip olmak yüzünden saldırı ve kınamaya hedef olamaz”. Bu madde sadece  düşünce özgürlüğüyle ilgilidir ve ifade özgürlüğünü kapsamamaktadır. Ama  bazı yazarlara göre anayasının 24., 26. Ve 27.maddelerinden,  dolaylı olarak ifade özgürlüğü anlaşılmaktadır.

     Ulslararası sözleşmelerinde düşünce ve ifade  özgürlülüğüyle ilgili madelerin bulunması  ve İran anayasasında dolaylı olarak da düşünce ve ifade özgürlüğüyle igili maddelerin bulunmasına rağmen, İran İslam Cumhürüyetinde tam anlamıyala düşünce özgürlüğüundan bahs etmek büyük yanlışlıktır. Böylece İran İslam Cumhuriyetinde Azerbaycan Türkleri ve özellikle Azerbaycanlı activistler kendi insanlarının ve milletlerinin ve toplumların çıkarları için bir açıklmada ve görüş beyan etmekte bulundukları zaman devlet bu türlü düşünceleri ve  idolojileri kendi çıkarları ve görüşleriyle bağdaşmadığı için açıklandığı zaman, genel düzeni ihlal etmek, rejim aleyhine propagan yapmak ve milli güvenlik aleyhine faaliyet etmek yorumlarıyla insanları suçlamakta ve ağır cezalara mahkum etmektedir.

KİTLESEL İLETİŞİM ÖZGÜRLÜĞÜ

     Düşünce özgürlüğününe kavuşabilmek için, insanın serbestçe haber ve bilgilere ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmek için her zaman gereklidir. Böylece basın ve yayın özgürlüğü; “gazete veya kitap biçiminde düşüncenin yayılması, radyo-televizyon yoluyla kunalınan göresel-işitsel iletişim özgürlükleri” kitlesel iletişim özgürlüğünün iki alt kategorisidir. Daha doğrusu kitlesel iletişimin amacı insanları bilgilendirerek düşüncenin oluşum süreci ve hammadesini sağlmaktadır.

     Haber ve bilgi ve belgelere ulaşabilmek, bigilenme hakkının ana temelleridir ve böylece bu özgürlük herkes için her zaman güvence altına alınmalıdır. Dolayısıyla İnsanlara tanınan bu hakkın başlıca muhatabı devlettir ve devlet her zaman bir “enfotmasyon ağı” kurmakla yükümlü kılınmaktadır. Bu şekilde sadece bilgi toplamakla yetinmeyen devlet, elindeki bilgileri, ilgililere ve kamoyuna iletme yükümlülüğü altına girmektedir. Başka bir anlatımla, kişinin bilgilere ulaşma olanağı kadar, bunların kendisine iletilmesi de gerekmektedir.

      - Basın ve Yayın Özgürlüğü; Bu özgürlük, haber alma, haber verme, basın ve yayın yoluyla düşüncelerini ifade edebilme gibi kategorilerden oluşmaktadır. Basın özgürlüğünü tehdit eden uygulamalar ise dağıtımın önlenmesi, yayımın durdurulması ve çeşitli toplatma kararlarından ibaretdir. 

     İran İslam Cumhuriyetinin Anayasasının 3. Madesinin ikinci fıkrasında; İran İslam Cumhuriyeti’nin yönetimi, basının ve medyanın ve diğer araçların bütün alanlarda kamu bilincinin yükseltilmesi için yönlendirmekle yükümlüdür hükmü mevcuttur. Arıca anayasasının 24. Maddesine göre  basın ve yayın, islam’ın temel ilkelerini ve ya kamu hukukunu ihlal etmedikçe ifade özgürlüğüne sahiptir. İnsan Hakları Bildirgesi’nin 11. Maddesi ise düşüncenin her türlü açıklama türüne özgürlük tanımıştır.

     İran İslam Cumhuriyetinin anayasasında basın ve yayın özgürlüğüyle ilgili bulunan maddelere rağmen, Azerbaycan Türklerinin edebiyat ve tarihine yer veren bir çok dergi, devlet yetkilileri tarafından kapatılmıştır. Azerbaycanın kültürü ve anadilinin önemi ve kadın hakları dahil birçok konuda yayınlanan dergiler devlet tarafından kapatılmıştır. Bu dergilirden kaç tanesi örnek olarak sıralarsak; “Dilmac dergisi 2007 yılında kapatılmıştır. 1988 yılından itibaren Azerbaycan Türkçesi ve Farsça olarak yayınlanan ve Azerbaycan Türklerinin sorunlarına yer veren “Urumiye’nin Sesi” dergisi de aynı yılın yaz ayında kapatılmıştır. “Navid-e Azerbaycan”  ve “Şems-i Tebriz”  ve “Azerabadegan” yayını durdurulan dergilerin bazılarıdır.     Öte yandan Azerbaycanlı üniversite öğrencilerinin yayınladığı öğrenci dergiler devlet yetkilerinin baskılarına maruz kalarak kapatılmıştır. Bulud, Nesim, Ulus, Araz, Özlük, Oyanış, Settarhan, Kimlik,Yoldaş, Güneş, Yaprak, Telenger, Yeşil yolu, Anayurd, Açıksoz ve Işıl Ay kapatılan öğrenci dergilerinden kaç tanesidir. Böylece İran İslam devleti genel olarak Azerbaycan Türkçesinde yazılan ve Azerbaycan halkının tarihini vekültürünü ve onların var olan sorunlarını anlatan kitapların yayılmasına izin vermemektedir ve nadiren ise bu tür kitapların yayınlanması için izin verilirse de Kitabın diğer baskılarının yayınlanması engellenmektedir.

       - Göresel-İşitsel İletişim Aracı Olarak Radyo-TV; Önemli bir iletişim aracı olarak, radyo televizyon yayınları, çoğulcu, objektif, gerçek, siyasal, sosyal, kültürel, dinsel görüşler açısından tarafsız, anayasayanın garanti ettiği özgürlük ve haklara saygın, her türden düşünceye açık olması gerekmektedir. İran İslam Cumhuriyetinde radyo ve televizyon anayasanın 44. Maddesine göre devlet tekelindedir. Dolayısıyla devlet tekeli altındaki TV yayınları ve Azerbaycanda var olan yerel televizyonlar çoğulculuğa, özgür bilgi dolaşımına, görüş açıklama özgürlüğünde eşitliğe, bilgilenme ve demokratik kurallara aykırı olmkatadır. Böylece İran İslam Cumhuriyetinde Radyo ve TV, devlet tekelinde olduğu için sistemin ve yönetimin kendi istediği fikir ve ideoloji yayılmakta ve bundan dolayı Azerbaycan Türk milleti kendi milletinin  külütürü ve çıkarları ile ilgili farklı ve tarafsız görüşleri görme imkanlarından mahrum bulunmamaktadırlar.

DERNEK, TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ ÖZGÜRLÜĞÜ

     Günümüzde artık bir grup içinde yeralmayan birey, kamusal yaşam üzerinde pek etkili olmamaktadır. Bu yüzden, topluluk oluşturma ya da “birleşme” özgürlükleri, hem çıkarları korumanın, hem de kamusal yaşama katılmanın en etkili araçlarındandır. Yani bireylerin yalnız başlarına gerçekleştirmediği amaçları hedef alan özgürlüklerdir. Böylece dernekler, vakıflar, toplantı ve gösteriler meslek kuruluşları ve sendikalar, siyasal partiler vb. kolektif özgürlüklerin kullanıldığı somut mekan ve topluluklardır.

     Dernek hayatı ve faaliyetleri, birey için bir yurttaşlık ve uygarlık okulu, toplumsallığı ve kişiliği geliştiren bir ortamdır. Derneklerin etkinliği, grup çıkarlarının daha iyi savunulmasına için demokratik ve temsili sistemin zenginleşmesine, çoğulculuğun ve özgürlüğün serpilmesine de katkıda bulunmaktadır. Toplantı ve gösteri özgürlüğü, bireylerin düşüncelerini  açığa vurmak amacıyla toplanabilmelerini ve yürüyüş ya da başka yöntemlerle gösteri yapabilmelerini öngören özgürlüktür. Dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü, halk kitleleri için elverişli, pratik, ucuz ve etkili bir ifade ve baskı aracıdır.

     İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 20. Maddesi şu genel ilkeyi koyar; “Herkes barışçıl bir biçimde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Hiç kimse bu örgüte dahil olmaya zorlanamaz”. BM Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararsı Sözleşmesinde ise toplu eylem özgürlüklerini toplanma ve örgütlenme olarak iki ayrı madde halinde düzenlemiştir. 21. Madde; “Barışçıl bir biçimde toplanma hakkı hukukça tanınır. Bu hakkın kulanılmasına ulusal güvenliği veya kamu güvenliğini, kamu düzenini, sağlık veya ahlakı veya başkalarının hak ve özgürüklerini koruma amacı taşıyan demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukuka uygun olarak getirilen sınırlamaların dışında başka hiçbir sınırlama konamaz”. 22. Madde; “Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgrlüğü hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğin, kamu düzenin, genel sağlık veya ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amcıyla hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiçbir sınırlama konamaz (…)”.

     İran anayasasının 26. Maddesine göre siyasal ve sınıfsal kuruluşların faaliyetleri, bağmsızlık, hürriyet, milli birlik, İslami ölçüler ve illkeleri ile İslam Cumhuriyetinin esasını ihmal etmedikçe serbestir. 26. Madde; “ Partiler, dernekler, siyasi ve sınıfsal kuruluşlar ile İslami kuruluşlar veya tanınmış dini azınlıklar bağımsızlık, hürriyet, milli birlik, İslami ölçüler ve ilkeleri ile İslam Cumhuriyeti esasını ihlal etmedikçe srebestir. Hiç kimsenin bunlara katılması engellenemz ve kimse bunlardan birine katılmaya zorlanamz”. Ayrıca Anayasanın 27. Maddesine göre toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı silah kulanmadan ve islam’ın temel ilkelerini ihmal etmedikçe  serbestir hükmü bulunmaktadır.   

     İran’da tüm kürülüşların faaliyetlerine ve tüm toplantı ve yürüyüşlere, İçişler Bakanlılığın onuncu komsiyonunun izni gerekmektedir. böylece her türlü kürülüş ve toplantı ve yürüyüşde bulunmak için bu komsiyonun onayı gerekmektedir ve devlet bu komsiyon vasıtasıyla kendini ve çıkarlarını güvenceye alarak bu türlü faaliyetlerde bulunan insanları bu komsiyonla karşıkarşıya bırakarak gösteri ve yürüyüş izni vermemektedir. Böylece uluslararasında ve anayasada bulunan bu maddelere rağmen İran’da Azerbaycanlı Türklerinin kurdukları dernekler ve sivil toplum kuruluşları istihbarat güçeleri tarafından kapatılarak, halk sadece kendi sözlerini duyurmak için ve şiddet içermeyen toplantı ve yürüyüş hazırlarken bile (örneğin; Urmu Gölü’nun kurumasıyla ilgili gösterilerde) devlet yetkilileri insanlara bu haktan yararlanmk için isteklerini reddederek izin vermemekte ve dolayısıyla her seferinde ulusal güvenliliği veya kamu güvenliğini koruma bahanesiyle insanları bu haktan mahrum bırakarak gösteride bulunan insanları ise gözaltına almaktadır.

Seşme ve Seçilme hakkı

     Demokrasi, halkın kendine ait olan egemenliği kendisinin kullanması, kısaca halkın kendi kendisini yönetmesi olarak tanımlanır. Günümüzün devletlerinin kalabalık nüfusu, halkın belli bir süre için belli sayıda temsilci seçmesini ve halka ait olan egemenliği, halk adına bu temsilciler tarafından kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Demokratik teoriye göre meşru iktidar, kaynağını halkın rıza ve onayından alan iktidardır. Bu çerçevede, devlet iktidarını kullanan kamu yöneticilerinin otoritesi ve halkın bu otoriteye bağlılığı, yöneticilerin kişisel nitelik ve erdemlerinden değil, “seçimden” doğmaktadır.

     İnsanın tercih hakları içerisinde en önemli olanı ve dolayısıyla günümüzde insan özgürlüğünün adeta temelini oluşturan “seçme-seçilme hakkı” olmaktadır. Seçim hakkı insan toplumunun yada birey olarak kişinin kendi kaderini kendi eline almasıdır. Böylece seçme-seçilme hakkı her zaman gerçekleşmesi lazım çünkü seçilen kişi yada hükümet bütün toplumu ve devlet gücünü elinde toplamakta ve bu kadar büyük güc ise liyakate sahip olmayan insanların eline verilmesi çoğu toplumlar ve devlet için büyük felaketlerl yaratabilir. Dolyısıyla  “oy hakkı” sadece kaba anlamıyla bir insanın seçilmesi değildir. Oy, kişinin olay ve olgulara yaklaşımı, tercih özgürlüğü, ekonomik, kültürel, sosyal vb. bir ülkenin bütün çalışma alanları ile sorunlarına karşı sorumluluğudur. Hem toplumsal hemde bireysel çıkar ve ihtiyaçlarını koruma hakkıdır. Günümüz sorunlarını çözme, sonraki nesillere güzel, yaşanılabilir, barışçıl bir toplum, doğa ve dünya bırakma katkısıdır. Yani oy hakkı ve bunun takibi kişinin tarihe, doğaya, insana karşı sorumluluğu ve vicdanıdır.

     Yukarıda da belirttiğimiz gibi İran’ın siyasal sisteminde Vilayet-e Fakih lider konumundadır. Anayasanın 57. Maddesine göre “İran İslam Cumhuriyeti’nde egemenlik güçleri: yasama, yürütme ve yargı gücü Vilayet-e Fakih denetimindedir”. Böylece İran İslam Cumhuriyetinde Vilayet-e Fakih kurumu anayasadan üstün bir güce sahip olmakla birlikte, rejim Vilayet-e Fakihe bağlı olan kurumlar vasıtasıyla özellikle Anayasa koruyucular Konseyi (Şuraye Nigehban) aracılığıyla halkın gerçek adaylarını eleyerek halkı alternatifsiz bırakmaktadır. Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyetinde rejim, Vilayet-e Fakihe bağlı olan kurumlar vasıtasıyla keyfi davranarak Azerbaycan halkının çıkarlarını savunan ve reform talep eden adayları elemekte ve rejimi olduğu gibi kabul eden adayları ise seçime sokmaktadır.

     İran’ın parlamento seçimleri sırasında her zaman Azerbaycan halkının çıkarlarını savunan adaylar elenmekte ve böylece seçime her seferinde bir bahaneyle sokulmamaktadırlar. Dolayısıyla bu uygulama vasıtasıyla rejimi olduğu gibi kabul eden adaylar, Azerbaycan halkın onayına sunulmadan önce rejimin seçiminden geçmekte ve böylece rejim seçimi zaten halk seçmeden önce gerçekleştirmektedir. Rejimi olduğu gibi kabul eden seçilmiş halk temsilcileri ise yaptıklarından dolayı Azerbaycan halkına ve genel hukuka karşı sorumlu olmamakla birlikte sadece Vilayet-e Fakih ve ona bağlı olan kurumlara karşı sorumlu olmaktadırlar. Dolayısıyla İran İsalm Cumhuriyetinde ne seçme ve ne seçilme hakkından söz etmenin imkansız olduğu ile birlkte anlaşılacağı gibi “modern dünyada hukukun gücü geçerli iken İran’da gücün hukuka geçerli olmasıdır, seçilmişler atanmışların denetiminde, hukuk ise gücün hizmetinde olmaktadır.”

KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ

     Bu hak, kişinin güvenlik içinde olmasınıonun keyfi olarak yakalanmak, tutuklanmak, cezalandırmak süretiyle hareket özgürlüğünün kısıtlanıp, istediği yere gidip gele bilme, dolaşabilme serbestliğinin ortadan kaldırılmamasını ve bunun güvencesi içinde yaşamını sürdürmesini ve geliştirmesini ifade eder.

     Kişi özgürlülüğü ve güvenliliği hakkının gerçekleştirildiği bir toplumda kişiler, hiç kimsenin keyfine göre yakalanmayacaklarını, zorla bir yere getirilmeyeceklerini, tutuklanmayacaklarını, cezalandrımayacaklarını belirler ve herhangi bir yöneticinin elinde oyuncak olup özgürlüklerine gereksiz yere el konmayacağına gönülden inanılır. Kişi özgürlüğü ve güvenliğinin gerçekleşebilmesi için keyfe göre yönetimin ortadan kalkması, hukuka dayanan bir yönetim yerleşmesi gerekir.

     İnsan Hakları Evrensel Bildiresinin 3. Maddesinde yaşama, özgürlük ve kişi güvenliğinin her bireyin hakkı olduğu açıklanmakla beraber 9. Madde de hiç kimsenin keyfe göre tutulmayacağı, alıkonulmayacağı ya da sürülmeyeceği belirtilmiştir[3]. 1976 tarihinde hazırlanan ve iran tarafından onaylanan Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 9. Maddesine göre ise hiç kimse keyfi  ve yasaya aykırı olarak yakalanamaz veya gözaltında tutulamz hüküm bulunmakla birlikte  ayrıca  İran Anayasasının 22., 33., 38. ve 39. Maddelerinde ise  kişi özgürlüğü ve güvenliliğine ilişkin maddeler bulunmaktadır.

     Uluslararasında ve anayasada bulunan bu maddelere rağmen Azerbaycanlı activistler şiddet içermeyen kültürel faaliyetlere katılma hakını talep ederken, devlet yetkilileri bu haklara saygı göstermeyi reddetmekle birlikte insanları keyfi oalrak gözaltına almaktadırlar. Güvenlik ve yargı yetkilerinin giderek artan baskısıyla karşı karşıya kalan Azerbaycanlı activistler keyfi olrak tutuklanmakta ve bu süreç boyünca avukatları ve aileleriyle görüştürülmemektedirler ve yetkililer tutuklu kişilerin ailelerine, gözaltına alınma nedenini ve tutuklu kaldıkları yer konusunda bilgi vermektedirler[4]. Böylece bu activistler şiddet içermeyen faaliyetlerde bulunduklarına rağmen yetkililer tarafındançoğunlukla “rejim aleyhine propagan yapmak”, “genel düzeni ihlal etmek” ve “mlli güvenlik aleyhine faaliyet etmek” gibi suçlamalara yargılanmaktadırlar ve verilen cezalar ise çoğu zaman orantısız olmaktadır.

KİŞİ DOKUNULMAZLIĞI

     Bu başlık, insanların yaşama, maddi ve manevi varlıklarını koruyabilme ve geliştirebilme haklarını içerir. İşkence ve eziyet yasağı, insan onurunu zedelemeyen cezalar verilmesi ve kötü muamele yapılmaması gibi kurallar bu ilkenin sonuçlarıdır. Burada; Yaşama Hakkı ve Ölüm Cezası, Yargısız İnfaz ve İşkence konular üzerinde durulacaktır.

    Kişinin, hak ve özgürlüklerinden yararlanabilmesi, fizik varlığını sürdürebilmesine bağlıdır. Bu güvenceyi sağlayan da kişinin “yaşam hakkı”, bir başka değişle “öldürülmeme hakkı” ya da “insanın öldürülmezliği” ilkesidir[5]. Ölüm cezası işte bu noktada ilk akla gelen tartışma konusudur. Ölüm cezası çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Denirki: cazanın amacı suçluyu ıslah edip topluma kakazandırmakken, ölüm cezasında bu nitelik yoktur; üstelik bu insan onuruna saldırı, bir şiddet eylemidir ve şiddet şiddete yolaçar[6]. Böylece devlet adeta bir misilleme yapmaktaır. Üstelik bu, planlı ve soğukkanlı bir şekilde, tasarlanarak ve programlanarak gerçekleşir. Devlet organlarından geçirilerek (mahkeme kararı, meclis ya da devle başkanı onayı vb.) uygulanan bu eylem, Fransız eski adalet bakanlarından peyrefitte’in deyimiyle, devletin “taammüden (tasarlayarak) işlediği bir cinayet[7] sayılmak gerekir. İşte bu ceza, askeri yada totaliter rejimler altında hayatlarına son verdirilen herkes için adaletsizdir. İnsanların yaşayaıp yaşamamalarının siyasal rejimlere bağlı kalması acılı bir durumdur. Sözkonusu hüküm “devlet elinde birer rehine” kulanılan bir koz ve “kendini koruma bir mekanizma” olarak kullanmaktadır.

    Resmi görevlilerin bir mahkeme kararı yokken insan öldürmeleri, yaşama hakkının devlet ve ajanlar tarafından ihlalinin en ağır biçimidir. Bu tür eylemler Uluslararası Af Örgütü’nce yargısız infazlar, Birleşmiş Örgütü terminolojisinde yasal olmayan infazlar, ya da geniş bir kavram olan keyfi ya da kısayoldan infazlar deyimleriyle karşılanmıştır. Özellikle totaliter rejimlerde yaygın olan bu uygulamada, insanların tek tek ya da toplu alarak öldürülmesine karar veren, yargı organı dışındaki devlet güçleridir. Yargısız infazların örtülü ya da kılıflanmış biçimi, “kaybolmalar” ve “çatışma sırasında” meydana gelen ölümlerdir. Güvenlik güçlerinin bazı olaylarda sihah kulanmalarında doğan öldürme fillerinin de yargısız infazın başka biçimidir.   İran’da  “şüpheli kaybolma”, “faili meçhul cinayet” ve yargısız infaz olaylar ,  gözaltına alınıp da akıbeti belli olmayan bir çok Azerbaycanlı activist bulunmakta ve bu durum ise hala devam etmektedir[8].                                                                                                                                                             

     İşkence konusuna kısaca değinersek işkence; İnsan varlığına ve onuruna karşı girişilen bir saldırıdır. Daha doğrusu işkence İnsan haklarını en çok zedeleyen ve insanların devlete karşı güvencelerini ortadan kaldıran bir durumdur. Baskıcı yönetimler toplumsal karşıtlığı bastırabilmek için en kestirme ve kolay yol olarak işkence yoluyla, ellerine fırsat geçtikce bir çok insanı hapse atarak ve akla gelemiyecek her türlü işkenceyi, içeri aldıkları insanlara denemekten çekinmemektedirler. Böylece Yönetimler işkence yöntemlerine başvurarak insanlara sert ve acımasız davranarak ve insan haklarını ihlal ederek ülkede var olan anayasa ve hukuk düzenini yok etmektedirler. Daha doğrusu bu yönetimlerde Kamu görevlileri devleti koruyorum diyerek suç sayılan işlemleri yaparak ve devletin emriyle halka karşı uygulamalara gidiyorlarsa o ülkede bir hukuk düzeninin varlığında söz edebilmek  olanaksızdır.

      İran anayasasında işkenceye karşı 38. Maddenin bulunmasına rağmen Azerbaycanlı activistler yöntim tarafında yakalandıkları zaman sorgulama işlemleri savcılar tarafında değil de istihbarat güçleri tarafından yapılmakatadır. Böylece Azerbaycanlı activistlerin ifadesi ve tutanakları istihbarat güçleri tarafından yapıldığı için genelde ifadeler işkence altında alınmkatadır. Gerçi İşkence altında alınan ifadelr anayasanın 38. Maddesine göre yasaya, genel adab ve ahlaka aykırı yollardan elde edildiği için kanıtların kullanılmayacağına ilişkin hüküm vardır, ancak Azerbaycanlı activistlerin işkence altında alınmış ifadeleri her zaman mahkemerde ve kararlarda geçerli sayılmaktadır. Ve bu durum ise yani Azerbaycan activistlerin işkence, gözaltı koşularında meydana gelen kuşkulu ölümler ya da “intihar” olayları, basın haberlerinde, ulusal ve uluslararası kuruluşların raporlarında  yansımaktadır[9]

SONSÖZ

     Hukuk, hakların korunması için vardır, hak ise hukukun yaratan temel taşların başlıcasıdır. Bir yerde hak yoksa veya çiğneniyorsa hukuk vardır denilemez. Hukuk bir bina ise haklar da o binayı ayakta tutan kolonlarıdır. Bu kolonlardan birisinin çokmesi binanın da göçmesi sonucunu yaratacaktır. Bu nedenle, her hukuk sistmi uygulamada önce hakların gerçekleştirmesini sağlamakla görevli bulunmaktadır. Bütün haklar insan haklarıdır, çünku hukuk insanlar için vardır, devlet ve toplum düzeni insanların mutluluğunu sağlamak için vardır. Nerde hukuk sistemi varsa, orada insan hakları güvence altına alınmış bulunmaktadır.

     Devlet olgusunun ana nedeni, insanların güvence gereksinimi ve haklarının korunması içindir. Bir ülkenin veya toplumun devleti, kendi ülkesinde yaşayan tüm insanları yaşam ve diğer hakları korumak ve bunları güvenceli bir düzene bağlamak zorundadır. Develet egemenliğinin sınırı insan hakların genişliliği veya sınırlılığı ile belirlenmektedir. Bir devlet ne kadar otorite ve baskıcı bir yapıda ise, o ülkede insan hakları o kadar geri ve azdır. Devleti toplumun dışında kendi başına varlık olarak gören anlayışın egemen olması halinde, insan kavramı ve diğerleri geri planda kalmakta ve bundan da insan hakları zarar görmektedir. Devlet vatandaşları yeterli düzeyde korunmalıdır. Tüm bireylerin hukuk düzeni içinde özgürce varolabilecekleri ve yasalardaki hak ve özgürlükleri istedikleri gibi kulanabilecekleri bir ortam ve çağdaş boyutlarda demokratik bir tartışma ortamı, bireylerin kendilerini geliştire bilmesi açısından bir ortam yaratmak, her şeyin özgürce gündeme getirilerek tartışabildiği bir ortam sağlaması, haksızlıkların üzerine gidileceği, haksızlık yapanlardan hesap sorulacağı, yargı organların bağımsız çalışarak haksızlık yapanlar ve suç işleyenleri mahküm edebileceği, devletin güven veren bir tutarlılık içinde bulunması gerekir. Dolayısıyala devletin varlık nedeni kendi uygar olan insanların hak ve özgürlüklerini güvence altına almak olduğu gerekir.    

     Devlet haklarına, insan haklarına karşı öncelik tanınsa hukuk devleti yolundan çıkılır. Devlet hakları uğruna insan hakları ezilmeye ve çiğnemeye başlandığı zaman artık o ülkede insan haklarından ve hukuk devletinden sözedebilmek son derece güçleşir. insanları yıldırmak ve korkutmak, doğru söylememek, yönetimin politikalarını tartışmasız benimsetmek devletin varlık nedenini ortadan kaldırmak  demektir.     

     Devlet kavramını insasana karşı bir varlık olarak gören yönetimler, insan ölçüsü yerine devlet ölçüsünü asıl ilke olarak benimsedikleri zaman insan hakları’nın  varlığı tehlikeye girmektedir.  Devletin  insan için ve toplum için var olduğunu unutan rejimler katı uygulamlar ile insan haklarını ihlal etmektedir.

       İran İslam Cumhuriyeti, insan ölçüsü yerine devlet ölcüsünü asıl olarak ele almış ve devlet haklarına öncelik tanıyarak, kamu düzenin bozulması ilkesini her zaman kendini korumak için faydalanmıştır. Yani devlete karşı  her turlu girişimde bulunan insanları ve sivil başkaldırmaları ve dolayısıyla kendi varlığına ve geleceğine ters düşen her türlü eylemi kamu düzenini bozma bahanesiyle suçlandırmakta ve böylece kendini koruma altına alara polis devleti uygulamlarına başvurmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti totaliter mahiyetenden dolayı höşgörü bir rejim değildir. Yani karşı düşünceleri dinleyen, saygı gösteren, her kesin başka düşünebileceğini ve herkesin de buna hakkı olduğunu kabul etmeyen bir devlettir.

KAYNAKÇA

-SAFA REİSOĞLU, Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları, Beta Yayını, İstanbul,2001

-Bülent AKGAN,  Ekonoik, Sosyal Ve Kültürel Hakların Korunması, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2007

-Anıl ÇEÇEN, İnsan Hakları, Savaş Yayınları, Ekim 2000

-Yalçın SARIKAYA, Tarihi Ve Jeopolitik Boyutlarıyla İran’da Milliyetçilik, Ötoken Neşriyatı, İstanbul, 2008

-Ghasem SHABANİ, Hukuke Esasi Ve Sakhtare Hukumate Jumhuriye Eslamiye İran, Entesharate Etelaat, Tahran, 1382

-Ahmedreza TOHİDİ, Taamoli Dar Usule Koliy Nezam, Entesharate Maaref, Tahran, 1386

-Abdullah SHAms, Ganune Esasiye İran, Semt yayını, Tahran, 2007

-Seyed Mohammad HASHEMİ, Usul Ve Mabaniye Koliye Nezam, Enteşarate Şehid Beheshti, Tahran, 1374


[1] Yalçın SARIKAYA, Tarihi Ve Jeopolitik Boyutlarıyla İran’da Milliyetçilik

[2] Nasib L. NASSIBLI, “ Azerbaycan-Iran Relations: Challenges and Prospects”, (23 November 1999), http://Ksgnotes1. Harvard.edu/BCSIA/Library.nsf/pubs/nassibli

[3] İlhan Akın, Kamu Hukuku-Devlet Doktorinleri Temel Hak ve Özgürlükler, İstanbul, üçdal Neşriyat, 3. Bası, s.364

[4] H:\azerbaycan+pdf\azerbaycan\iran da-azerbaycanlıların-insan-haklar.html

H:\insan hakları\IRAN’DA TÜRKLERE KARŞI YAŞANAN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ (2).htm

[5] B. SAVCI, Yaşam Hakkı ve Boyutları, AÜSBF yay., Ankara 1980, s.14.

[6] “Ölüm Cezasının Kaldırılması üzerine Konfrans Bildirisi”, Stockholm 10/11 aralık 1977

(Türkçe çeviri çoğaltma metni)

[7] J. SAVIGNEAU, “Maintien ou abolition de la peine de mort”, Le Monde, 24.3.1979, p.16.  

[8] http://www.savalansesi.com/2008/06/blog-post_5272.html

 




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211