Efendi Barutçu'dan 12 Eylül'e Döşenen Raylar

12 Eylül 1980 dönemi ülkücülerinden Efendi Barutçu, 12 eylül darbesiyle ilgili özle bir yazı yayınladı.

Efendi Barutçu'dan 12 Eylül'e Döşenen Raylar
12 Eylül 2017 Salı 11:47

Ülkü Ocakları'nda başkanlık yapan 1980 dönemi Ülkücülerinden Efendi Barutçu, 12 Eylül darbesiyle ilgili yazısında tarihe önemli notlar düşüyor.

Efendi Barutçu'nun yazısı şöyle:

Darbe, Türk Dil Kurumu tarafından “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” olarak tanımlanmıştır. Türkiye‟de bu güne kadar gerçekleştirilmiş olan askeri darbelerin ortak noktası halkın isteği veya desteği aranmaksızın Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) İç Hizmet Kanunu‟nun yorumlanmasıyla yapılmış olmasıdır. 1960, 1971 ve 1980 darbeleri, askeri yetkililerin sivil otoriteye karşı sivil halk adına ve Türkiye Cumhuriyeti‟nin devamlılığını sağlama iddiasıyla yapılmıştır.(15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ayrı bir çalışma konusudur) Sivil otorite ya da sivil halk askeri darbeyi istememiş buna rağmen askeri yönetim sivil halk için kendi doğrularına göre karar vererek darbeleri gerçekleştirmiştir. Darbeler üzerinde çeşitli dış güçlerin farklı derecede etkileri olmakla birlikte, darbe ortamının oluşmasında iç dinamiklerin etkilerini de gözden uzak tutmamak gerekir. İç dinamikler darbeyi meşru kılacak ortamı hazırlamadığı takdirde dış güçlerin darbelerde yönlendirici olması neredeyse imkânsızdır.

12 Eylül askerî darbesi 27 Mayıs 1960’ta başlayan “darbeler silsilesi”nin yeni bir merhalesidir. Bu hadiseyi sebepleri ve sonuçlarıyla doğru okumak ve değerlendirmek için 40 yıl geriye gitmek, 1940’lardan, 27 Mayıs 1960’a ve 1960’tan 1980’e kadar geçen sürede meydana gelen iktisadi sosyal kültürel askeri ve harici siyasetle ilgili gelişmeler üzerinde durmak, aralarındaki bağlantıları benzeyen ve benzemeyen taraflarını incelemek gerekir.

TEK PARTİLİ YILLARDAN ÇOK PARTİLİ YILLARA

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD ile SSCB’nin önderliğinde iki kutuplu yeni bir uluslararası sistemin hakim olduğu dünya şartları doğar.

Savaş süresince iki blok arasında oldukça bağımsız kalmaya çalışan Türkiye için artık sonun başlangıcı gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ, İkinci Cihan Harbi’nin galipleri arasında yer alacağı artık belli olmuş bulunan Sovyetler Birliği’ne dolaylı bir yaranma suretiyle soğumuş olan münasebetleri geliştirmeye çalışarak, oradan gelebilecek muhtemel bir tehdide karşı güya vakitlice tedbir almak istemiştir. Bu endişeyle Mayıs 1944’te Türkçülere, Türk Milliyetçilerine karşı geniş tutuklamalar başlatır. 

Cumhuriyet tarihindeki ilk büyük mağduriyetleri yaşayan Türk Milliyetçileri üzerinden girişilen bu gayretkeşliğin herhangi bir netice vermediği kısa zamanda anlaşılacaktır.

Daha savaşın dumanları tüterken, Rusya, Türkiye’den taleplerini basın yoluyla duyurmaya başlamıştı.

1945 yılında Rus Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim SARPER’i Dışişleri Bakanlığı’na davet ederek Stalin’in Türkiye ile ilgili taleplerini ihtiva eden bir nota verir. Sovyetler bu nota ile Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep etmekte; İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde her türlü denetim hakkı ile Türkiye’de Sovyetlere dost bir hükümetin kurulmasını istemektedir.[1]

Selim SARPER, diploması tarihimizin “yüz akı” diyebileceğimiz bir tavırla notayı reddeder. Molotov, şaşkın, kızgın, çaresiz bir şekilde Türk Büyükelçisi’ni kapıya kadar saygıyla yolcu etmekten kedini alamamıştır.[2]

“Dünya şartları biraz da kendi dışında olarak Türkiye’yi bir blokla bütünleşmeye itmektedir. “Gidilen Yön”, Batı sistemidir. Batı, Türkiye’ye yalnızca politik sistemini değil, ekonomik sistemini de getirecektir.

1950’de “genel oy” yoluyla Atatürk’ün kurduğu ve o anda devlet başkanı olarak İnönü’nün bulunduğu CHP iktidardan uzaklaştırılıyor, Atatürk’ün eski başbakanlarından Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığında, Menderes’in başbakanlığında Türk siyasi hayatında on yıl sürecek Demokrat Partili yıllar başlıyordu. Böylece geniş halk kesimlerinin kendilerini geliştirmekte yetersiz kalan eski devletçi ve bürokrat kadrolara duyduğu tepkiyi de yedeğine alan burjuvazi özellikle 1950-1970 arsındaki 20 yılda yapıyı adeta tersine çevirecektir.

Kapitalizm; toplumdaki kapitalizm öncesi güçlerin de direnişlerini kıracak, “kır”da veya “şehir”de üretim güçlerini yepyeni umutlarla güçlendirecektir.

Türk ekonomisinin yapısına bağlı yetersizlikleri, özellikle 1950’deki değişimi izleyen yirmi yılda dünya kapitalist sisteminin geniş dış kredilerinin de yardımıyla belli ölçülerde giderilmeye çalışılmıştır. Dış kaynaklar hem tarımda hızlı bir makineleşmeyi hem de ülkede modern ekonomik kesimin öncüsü olan büyük alt-yapı yatırımlarını hızlandırmıştır. Yollar, köprüler, barajlar, santrallerle donatılan Anadolu, oldukça içine kapalı bir ekonomik birim görünümünden çıkarılarak pazar için üretime açılmıştır.

Tarımdaki makineleşme köylerdeki fazla nüfusun şehirlere göç etmesine yol açmıştır. Böylece şehirlerin etrafında gecekondu kuşaklarının ilk belirtileri görülmeye başlamıştır. Bu durum hâlâ sancılarını çektiğimiz sağlıksız ve plansız şehirleşmenin de ilk adımlarıdır.

Şehirlerdeki artan nüfus sebebiyle gıda fiyatlarında gözle görülür bir yükselme olmuştur. Köyden şehre ilk göçenler gecekonduda yaşasalar da eski hayatlarıyla şehirdeki hayatlarını mukayese edip gecekondu hayatını tevekkülle karşılıyorlardı.

İkinci ve sonraki nesillerse, varoşlardaki hayatlarıyla şehrin daha modern semtleri arasındaki hayat seviyesi farkını görmeye ve sorgulamaya başlamışlardır. Bu durum her geçen gün artan memnuniyetsizlikleri ve ileriki yıllarda özellikle sol partilerin her türlü propagandalarına açık oy depolarının oluşmasına yol açmıştır.

Şehirlerde orta ve büyük sanayii üretim birimlerinin yaygınlaşması sağlanmıştır. 1960’lardan itibaren sanayileşmenin devlet planları öncülüğüne alınması, kapitalistleşme ve sanayileşme hareketinin ana şartlarını bütün ekonomiye kabul ettirmesinin de bir başka simgesidir.

Kırsal kesimde toprakla son geleneksel bağlarını da koparan tarımsal işgücü, Türk sanayisinin ucuz ücretli emek ordusuna dönüşür. İşçi sınıfının kendi için sınıf haline gelişini hızlandıran süreç, demokratikleşme sayesinde, sendikalaşma, toplu pazarlık ve grevi de anayasal haklar olarak onaylattıracaktır.

Ekonomideki eski güçlü durumlarını sürdürmek isteyen gelenekçi ve aşılmış çevrelerle yeni bir siyasi ve sosyal egemenlik peşindeki dışa açık modern kapitalist kesim arasında, Türk toplumunda artık stratejik bir iktidar mücadelesi oluşmaktadır. Egemenlik statüleri değişecek olan bu eski ve yeni sınıfların çatışma ve çelişmeleri, buna ilaveten çoğu zaman dış dinamiklerin de devreye girmesiyle bazen toplumu köklerinden sarsan boyutlara ulaşır. Diğer yandan Menderes hükümetlerinin batı dünyasının açtığı kredileri sadece yollar barajlar gibi alt-yapı yatırımlarına harcamakla yetinmeyip, bu kredileri cılız da olsa sanayi yatırımları için kullanması Batı dünyasında özellikle ABD çevrelerinde memnuniyetsizliklere yol açmıştır. “Bu israfçı yatırımlara son vermezseniz, kredileri keseceğiz” ikazları üzerine, Menderes hükümetleri Sovyetler Birliği ile bir dizi kredi anlaşmaları yapmaya başlar.  Bu bir anlamda sonun başlangıcıdır. Türkiye’nin 1950’lerin sonundan 2017’lere kadar bir türlü kurtulamadığı kısır döngüdür. 1961 Anayasası ile sonuçlanan 27 Mayıs 1960’daki DP’yi alaşağı eden askeri ihtilalden sonra Türkiye’ye ikinci büyük askeri müdahaleyi getiren 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinin yoğun iç çatışmaları bunalımları gibi …

27 Mayıs esas itibariyle, 14 Mayıs’ın karşılığını vermek şeklinde yorumlanabilir. Zira 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesini sivil - asker bürokrasi ve aydın çevreler bir türlü içine sindiremedi. Bu çevreler, halkın bu siyasi tercihini bilgisiz ve şuursuzluğuna bağlıyor, tercihinin isabetli olmadığına hükmediyordu. Demokrat partinin arka arkaya kazandığı seçimleri de milli iradenin bir tecellisi olarak görmek yerine “karşı devrim” olarak nitelendiriyordu.  Demokrat Parti’nin 1931 yılında Atatürk’ün isteği ile kendi kendini fesheden ‘’Türk Ocakları’’ nın Hamdullah Suphi Tanrıöver’in çabalarıyla yeniden açılmasına destek vermesi ve Ulus’taki tarihi Türk Ocağı binasının kullanılmasına izin vermesi milliyetçi çevrelerce memnuniyet yaratmıştı.

Aydın muhitlerde geniş desteğe sahip Milliyetçiler Derneği’ni 1953’te kapattırması ise bu çevrelerde ciddi memnuniyetsizliğe ve Demokrat Parti’nin Türk milliyetçilerinin kamuoyu desteğini kısmen de olsa kaybetmesine sebep olmuştur. Demokrat Parti’nin 1950’den sonra 1954 ve 1958 seçimlerini de arka arkaya kazanması, sivil asker bürokrasiyi, aydınları ve CHP kadrolarını gittikçe azgınlaşan bir muhalefete sevk ediyordu.

Sancılarla dolu bu yıllar hızla geçerken Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU’nun 1959’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin müstakil bir devlet olmasını da tanıyan Yunanistan ve İngiltere’nin yanı sıra Türkiye’ye de garantörlük imkânı sağlaması, Türkiye’nin 1964 ve 1974’teki Kıbrıs’a askeri müdahalelerinin milletlerarası hukuki meşruiyetine temel teşkil etmesi bakımından başarı hanesine kaydedilecek bir husustur. Bu başarı Fatin Rüştü ZORLU’nun idamına giden yolda bir başlangıç olmuştur.

Başvekil Menderes 1959 yılı Ekim ayında ABD’ye hiç olmazsa 500-600 milyon dolarlık yardım için yapmış olduğu ziyaretten eli boş dönmesinden sonra ümidini büsbütün kestiği için Türkiye’nin dış politikasını değiştirecek hamlelere girişti. Menderes’in Washington’u ziyaretinden yalnızca iki ay sonra 6 Aralık 1959 ABD başkanı Dwight EISHENOWER Türkiye’ye geldi. Bu iki ziyaretten sadece 6 ay sonra ise Türkiye’de arkasında ABD’nin bulunduğuna inanılan bir darbe yaşandı. (27 Mayıs 1960).

1960’LARA YAKLAŞIRKEN

Türkiye toplumunun tecrübe ettiği ilk askeri darbe olan 27 Mayıs 1960 darbesi öncesine ilişkin çeşitli yazarlar ülkede bir ‘’bunalım‟ın olduğuna işaret etmişlerdir. "Bunalım‟ a yol açan gelişmelere ilişkin olarak ise genellikle Demokrat Parti’nin (DP) otoriterleşmesi ve bu doğrultuda seçim kanununda muhalefet partisinin aleyhine değişikler yapmak, muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) baskılar yapmak, yargı mensupları ve diğer devlet memurlarına çeşitli baskılar uygulamak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenini yargısal yetkilerle donatmak gibi uygulamalarda bulunmasına işaret edilir. Ayrıca, 1955‟lerden itibaren ekonomik büyümenin durma noktasına gelmiş olması ve DP iktidarının halkın belli kesimlerine verdiği sözleri tutamamış olması da bunalımı hazırlayan etkenler olarak görülür. Aslında DP iktidarı ekonomideki kötü gidişe paralel bir şekilde otoriteleşmeye başlamış ve özellikle CHP döneminde kökleşmiş olan bürokrasinin gerek askeri gerekse sivil kanadına karşı sert tedbirler almaya başlamıştı

1960’ın Mayıs ayına gelindiğinde, askerî bir müdahalenin siyasî, sosyal ve psikolojik altyapısı her yönüyle hazırlanmıştı.  Hükümet bu hazırlıkları son ana kadar fark edemedi. Çeşitli kanallardan alınan istihbarat ve bilgiler üzerinde durulmadı; uyarılar dikkate alınmadı. Ordu tarafından çeşitli yollarla uyarılan Demokrat Parti 27 Mayıs 1960‟da askeri bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılmıştır(2016 Türkiye’sine ne kadar da benziyor! Sadece oyuncular farklı…)

27 Mayıs 1960’tan birkaç ay sonra Milli Birlik Komitesi (MBK) ikiye bölündü. İsmet Paşa -bir damadın gerdeğe girme heyecanı ile- iktidarı arzuluyor başta Türkeş olmak üzere bu ‘’ondörtler grubu’’nu iktidarına engel olarak görüyordu. Türkeş ve arkadaşları halkın geniş desteğine sahip Demokrat Parti’nin kapatılmasıyla yapılacak erken bir seçimde  bu kitlenin TBMM’de temsil imkanı bulamayacağını bu sebeple de CHP’nin iktidar olacağını 1960 askeri darbesinin CHP’yi iktidara getirmek için yapılmadığını ileri sürüyorlardı. Ayrıca devlet idaresinde köklü reformların yapılmasını, Demokrat Parti yöneticilerinin geçici bir süre için bir başka ülkeye gönderilmelerini birkaç sene sonra yeni partilerin kurulmasıyla seçimlere gidilmesini istiyorlardı.

CHP ile yakın temasta bulunan grup, 13 Kasım’da “iç darbe” gerçekleştirdi. Alparslan TÜRKEŞ, Muzaffer ÖZDAĞ ve Dündar TAŞER’in de aralarında olduğu 14 MBK üyesi, evvela gözaltına alındılar, ardından yurtdışı görevleri verilerek birkaç yıl ülkeden uzaklaştırıldılar. (İhtilal evlatlarını yemeye başlamıştı).

‘’Askeri yönetim iş başına geldikten sonra, yeni bir anayasa hazırlanması için çalışmalara başlamış öncelikle bir profesörler kurulu atamış daha sonra Kurucu Meclis oluşturularak bu meclis bünyesindeki Anayasa Komitesi tarafından nihai hali verilmişti (Zürcher, 2004). 27 Mayıs darbesine ilişkin oldukça kabul gören bir yorum bu darbenin „ilerici‟ bir darbe olduğudur. Ayrıca, 27 Mayıs darbesi „direnme hakkı‟na dayandırılmış ve bir „hürriyet mücadelesi‟ ve „hukuk devleti ihtilali‟ olarak görülmüştür (Esen, 1971). Amacı ne olursa olsun, iktidarın seçimle değil, kuvvet yoluyla el değiştirmesi anti-demokratik ve hukuka aykırı bir uygulamadır. O halde, 27 Mayıs Hükümet Darbesi'nin, tüm diğer hükümet darbeleri gibi, anti-demokratik ve hukuka aykırı bir hareket olduğu söyleyebiliriz. 1961 Anayasası sonrasında Türkiye‟de demokratik ortam hiç gelişemediği kadar gelişme göstermeye başlamıştı. Bu geniş hürriyet ortamı içinde siyasi teşkilatlanmalar serbestçe yapılmakta, temsili demokrasinin gelmiş olması ile toplumun her kesimi mecliste temsil edilebilir hale gelmekteydi.’’

1961’in Ekim ayı seçimlerinde beklenenin aksine CHP hüsrana uğradı. DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), Millet Meclisi ve Senato’da çoğunluğu sağladılar. TBMM açıldığında yeni bir cunta hareketi olan “Silahlı Kuvvetler Birliği”nin baskısıyla Cemal GÜRSEL cumhurbaşkanı, İsmet İNÖNÜ başbakan seçildi. Aksi halde cuntacılar, TBMM’yi feshedecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Aynı tehdit Adalet Partisi listesinden İstanbul senatörü seçilen Ord. Prof. Ali Fuat BAŞGİL’in cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek için de kullanıldı. Ali Fuat BAŞGİL, ertesi günü hem adaylıktan çekildi, hem de TBMM’den istifa ederek ilk trenle İsviçre’ye gitti. Bu gelişmelere rağmen cunta çalışmaları hız kesmeden devam etti. 22 Şubat 1962 tarihinde Harp Okulu Komutanı Talat AYDEMİR’in darbe teşebbüsü, ihtilalcilerle kısmî uzlaşma sağlanarak önlendi. Fakat çok geçmeden Talat AYDEMİR, yeni darbe teşebbüsünü 21 Mayıs 1963’te gerçekleştirdi. Hükümet kuvvetleri tarafından darbe bastırıldı. Darbecilerden Talat AYDEMİR, Fethi GÜRCAN ve Erol DİNÇER yargılanarak idam edildi.

KIBRIS KRİZİ

İsmet İNÖNÜ’nün başkanlığında kurulan CHP, AP ve YTP koalisyonu esnasında yaşanan en önemli dış politika krizi, Kıbrıs Krizi’dir. 23 Aralık 1963 günü Lefkoşe’den Ankara’ya son yapılan çağrıda; “Her taraftan sarıldık. Son mermilerimizi atıyoruz. Bundan sonra bizi ancak Anavatan kurtarır. Kurtulamazsak vatan sağ olsun …”

Direnişin liderlerinin beklediği cevap gecikmez: “Milletçe sizinleyiz. Jetlerimiz yolda. Direnin!” bu acil çağrı üzerine Türkiye, Rum Milli Muhafızları ve EOKA çetelerinin Kıbrıs Türkleri’ne yönelen katliamlara karşı Londra-Zürih Antlaşmaları’ndan doğan Garantörlük hakkını kullanarak müdahale etti. 7-8 Ağustos 1964 günleri Türk Hava Kuvvetlerine bağlı jetler Kıbrıs Rum mevzilerini bombalar. Türkiye’nin ne bir çıkarma gemisi ne de başka bir imkânı vardır. Bu olaydan hemen sonra ABD Başkanı Jonson’un İsmet İNÖNÜ’ye meşhur mektubu gönderilir.

Mektup’ta özetle; “NATO’dan aldığınız silahlarla bir başka ülkeyi bombalayamazsınız” denilmektedir. Başbakan İsmet İNÖNÜ’nün oldukça sert cevabı gecikmez: “Dünya yeniden kurulur. Türkiye de yerini alır”.

Bu musibet Türkiye’de milli harp sanayi fikrinin tohumlarının atılmasının başlangıcıdır. Halkın da desteğiyle Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı vb. vakıflar kurularak milletin desteğine müracaat edilir.

 Bu arada Başvekil İsmet İnönü, Sanayii Bakanı Muammer ERTEN’i, Sovyetler Birliği’ne bir dizi sınai tesislerin inşasının yapılması anlaşmaları için gönderir.

İskenderun Demir-Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Tesisleri, PETKİM, Aliağa Rafinerisi, Paşabahçe Cam Fabrikası, Bandırma Asit Borik Fabrikası gibi 10 sanayii tesisine Sovyetler Birliği yarım milyar doları aşkın kaynak sağlamaya söz vermekle kalmamış, teknisyenlerine kadar her şeyi göndermeyi de üstlenmişti.

İNÖNÜ, 1964 Haziranı’nda Kıbrıs meselesi ile ilgili görüşmeler yapmak ve bir kısım teminatlar almak üzere ABD’ye gider. Fakat, başbakan olarak gittiği Amerika’dan Türkiye’deki koalisyon ortakları hükümetten çekildiği için sade bir milletvekili olarak dönmüştür. Ankara’daki iki iktidar ortağı; YTP ile CKMP –en azından bu işi birkaç gün erteleseler olmazmış gibi- İNÖNÜ’nün Başkan JONSON ile görüşmesine birkaç saat kala, Hükümet’ten çekildiklerini kamuoyuna açıklamışlardı.

İNÖNÜ, kendince şartlar ileri sürmeyi tasarladığı ABD Başkanı’nın önüne “düşük başbakan” olarak çıkma durumundaydı. O an İsmet İNÖNÜ’nün başına dünyaların yıkıldığı andır. İNÖNÜ’nün başbakanlığının sonunu da getiren Sovyetler Birliği ile yapılan anlaşmaları hayata geçirmek Adalet Partisi iktidarlarına nasip olacak, Sovyetlerle işbirliği anlaşmalarındaki ısrarı Demirel’in de birinci sonunu hazırlayan sebeplerden biri olacaktır. ABD müttefiklerinin kendi yörüngesinden birazcık olsun uzaklaşmasına, farklı iklimlerde nefes almasına asla izin vermemektedir.



İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.