Ali Fuat Başgil'e Göre 'Din ve Laiklik'
Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın dün söylediği 'Laiklik yeni anayasada olmamalı' sözleri büyük tartışmalarla Türkiye gündemine oturdu. AKP'liler dahil muhalefetteki diğer bütün partiler tepki gösterdi. 

Kahraman bu akşam saatlerinde yeni bir açıklama yaparak"Şahsi düşüncelerimi ifade ettim" dedi. Kahraman'ın açıklamasında "Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır" dedi.

Din ve laiklik'le ilgili derin düşüncelere saip Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in DİN VE LAİKLİK kitabını tavsiye ediyoruz.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in gazete ve dergilerde ayrı ayrı yayımlanan makalelerinin bir araya getirilmesinden oluşan “Din ve Laiklik” kitabı ilk olarak 1954 yılında yayımlanmıştır. Eser 5 kısım, bir son söz ve eklerden oluşmaktadır. 

Birinci kısmın başlığı “Din ve Hayattaki Yeri” şeklindedir. Bu kısımda son devrin inkarcılık modası ve çeşitli inkarcı kollar üzerinde duran merhum Başgil, “Biz bu küçük etüdümüzde inkarcılığın tam ve etraflı bir tarihini yapacak ve bütün kolları üzerinde duracak değiliz; sadece belli başlı iki inkarcı kolunu ele alacağız” diyerek, başını Diderot ve D’lambert’in çektiği 18. yy.’da Fransa’da ortaya çıkan bir felsefi akım olan Ansiklopediciler ile Voltair’in başını çektiği ve ilmi kendilerine siper ederek din adamları şahsında dine savaş açan akılcı felsefi ekol üzerinde durmaktadır. Başgil, bunların görüşleri, yanıldıkları noktalar, yanılma sebepleri ele alarak maddeciliğin tarihine göz atmış ve tarihteki maddeciliğin karşısına Aristo mantığı ile güçlenen Eflatun maneviyatçılığının çıktığını ve tarihteki bu maddeci akımın hezimete uğramasını sağladığını anlatmaktadır. Batıda Rönesans kadar devam eden Eflatuncu maneviyatçılığın bu galibiyeti, bu tarihten itibaren etkisini yitirmeye başlamış ve modern maddecilik akımı kendini göstermeye başlamıştır. Bu akımın başını Fransız tabiatçı Lamark’ın başlattığı ilmi maddecilik ve daha sonra ortaya çıkan pozitivistler ve pozitivizm maddecilik akımının kolları oluşturmaktadır. 


Bunların dışında bir de Frederik Engels tarafından üstadı Karl Marks’ın doktrinine isim olarak verilen “tarihi maddecilik” adı altında bir başka din inkarcısı topluluk zuhur etmiştir. Başgil, bu inkarcı kolların görüşlerini, kainat ve hayata bakış açılarını oldukça sade bir dille ortaya koymuş ve bunların yanılma noktaları ve sebeplerini izah ederek, dinlere göre hayat ve kainat, ilim anlayışının değişmesi, ilmin sahası dışında kalan hakikatler, ilim ve ameli hayat ve daha sonra din ve hayat üzerine ilgili meseleyi tahlil ve tenkit süzgecinden geçirerek, derin felsefi tartışmaları oldukça yalın ve net bir tarzda incelemiştir. Bu bölüm daha çok dinsizliğe veya ateizme karşı bir din savunusu mahiyetindedir. Daha sonra din nedir? Sorusunun cevabını kovalayan merhum Başgil, dinin ortaya çıkmasıyla alakalı nazariyeleri ele alarak, yanılgılar üzerinde durmaktadır. Bu bölümdeki din ile felsefe arasındaki farklılığa dair yapılan şu değerlendirme oldukça isabetli görünmektedir: “İmansız ameli, riya ve sahtekârlıktır. Amelsiz iman ise sırf felsefi bir kanaattir. Dini felsefeden ayıran şey; dinin amele dayanması, şekil ve şartları vahye’e müstenid nasslar ile tayin edilmiş vazifeler ihtiva eden bir inanç sistemi olmasıdır” (s. 103). 

İkinci kısımda din hürriyeti ne demektir? Sorusuna cevap aramanın amaçlandığı görülmektedir. Bugünkü cemiyetlerde din ve devlet münasebetleri çerçevesinde laiklik ve din hürriyeti meselesinin polemik tarz dışında ayrıntılı olarak ele alınmadığına işaret eden Başgil, bu konuyu kendisinin ele alacağını ifade ederek, ilk önce din mefhumunun unsurları üzerine eğilmektedir. Dinin iman ve amelden oluştuğunu ifade eden Başgil, imanın ve amelin çeşitleri üzerinde durmaktadır. Nihayetinde dinin, mücerred bir iman ve çıplak bir akideden ibaret olmadığını; aynı zamanda ahlak ve ibadet, dua ve münacattan da oluştuğu; talim ve tedris, neşir ve telkini ihtiva ettiği ifade edilmektedir. 

Din hürriyeti prensibinden doğan haklar meselesine teksif edilen ikinci kısmın ikinci konusunda inanma hakkı meselesine kısaca değinildikten sonra ibadet ve dua hakkının da din hürriyeti prensibi içinde mündemiç olduğunu, bununla birlikte talim ve tedris, neşir ve telkin yapmanın da yine birer din hürriyeti gereği faaliyetler olduğu üzerinde durulmuştur. Daha sonra bu haklar ayrıntılı olarak ele alıp meselenin rasyonel temelleri oturtulmaya çalışılmıştır. Bu kısmın üçüncü meselesini “din hürriyetinin ve buna bağlı hakların hududu” konuşu oluşturmaktadır. Bu çerçevede dinin dört nevinin hangisi hudutlanabilir? sorusu üzerine eğilen Başgil, inanma hakkının hudutlanmasının mümkün olmadığını Galile’nin engizisyonda yargılandığında dünyanın dönmediğini söyleyip, mahkemeden çıkarken “Bununla beraber dünya dönüyor” sözüne atıfta bulunarak ortaya koymaktadır(s. 140). 

Bu bölümde dinin bir başka unsuru olan ibadet hakkı üzerinde de derinlemesine durulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede insan fiillerinin başkalarını ilgilendirmek açısından ferdi ve ictimai olmak üzere ikiye ayrıldığı ifade edilmiş; ibadetlerin ise aslen kul ile Allah arasında olduğu vurgulanarak, bunların kanun mevzuu olamayacağı savunulmuştur. Dolayısı ile laik devlet bir dinin ibadet ve ayinlerine karışamaz (s. 143). Ancak bu ibadetler ferdi aşıp toplumsal bir boyut kazanırsa laik devlet bunlarla ilgilenir tezi savunulmaktadır. Daha sonra ibadetin hangi şartlarda içtimai bir mahiyet kazanacağı üzerinde durulmaktadır. Nihayetinde bu bölümle ilgili değerlendirmeler şu şekilde özetlenmiştir: “Hukuka bağlı bir devlette, din hürriyeti, ferdin hükümetle veya diğer fertler tarafından, kanun yolu veya başka bir vasıta ile baskıya uğramaksızın; korkutma yıldırıp sindirme politikasına maruz bırakılmaksızın: 

1- Dilediği ve beğendiği bir dinin akidelerine inanması ve bunları serbestçe benimsemesi; 

2- İnandığı dinin ibadet ve dualarını o dinde yerleşmiş usul, adab ve lisan üzere serbestçe icra edebilmesi; 

3- İnandığı ve kabul ettiği din üzerindeki düşünce ve bilgilerini, sevgi ve hayranlıklarını, sözle veya yazı ile, serbestçe yayması ve başkalarına duyurabilmesi; 

4- Kabul ettiği dinin ilahiyatını ve amel ahkamını serbestçe tahsil edip öğrenmesi ve bunları başkalarına okutup öğretebilmesi, 

5- Devlet kanunlarının yapılmasını veya yapılmamasını bir kanun ile, yani umumi objektif ve mücerred birer kaide şeklinde emredip mecburi kıldığı hususlar müstesna olmak ve bunlarla tenakuza girmemek şartıyla, ferdi ve içtimai hayat sahalarında, inandığı dinin emirlerini serbestçe yerine getirebilmesi demektir(s. 157-158). 

Bu konunun sonunda ise Başgil, İslam’ın hayatın sosyal yönüne dair emirlerine de değinerek bir anlamda laik devlet ve İslam dini arasında uzlaştırıcı bir yaklaşım sergilemekte ve probleme şöyle bir çözüm önerisi sunmaktadır: 

“Müslümanlık içkiyi, faizi, kumarı ve fuhşu men eder. Müslüman ferde düşen dine imtisal ederek, bu gibi menhiyattan kendini çekmektir. Devlet kanunlarının bunlara müsaade etmiş olması buna bir mani teşkil etmez. İş bu kadarla kalmaz, laik devlet haramları, “insanlığa zararlı olduğu” cihetle ele alıp, frenleme yaparsa, vatandaşların hem sıhhatine, hem de ahlakta inkişafına hizmet etmiş olur. Laikliğe de zarar gelmez” (s. 161). 

Din hürriyeti meselesini genişçe ele aldıktan sonra bu hakların korunması sadedinde laikliğin ne demek olduğu; laiklik ve modern devlet başlığı altında ise din hürriyetinin hem din düşmanları kanadından, hem de din taassubu içinde olanlar sebebiyle düştüğü olumsuz durum ele alınmaktadır. Bu iki aşırılığın dengesinin ise laiklikle temin edileceği tezi savunulmaktadır. Daha sonra meselenin Türkiye açısından önemli bir ayağını oluşturan din ve devlet münasebetlerinin tarihine kısa bir bakış atılarak, zamanımızda ilim ve din mücadelesi konusu ele alınmıştır. Bu çerçevede din ile ilim arasındaki alan sorunu üzerine felsefi çözümlemeler ortaya konulmaktadır(s. 227-245). 

İlim ve İslam başlığını taşıyan son bölümde İslam’ın ilme yaklaşımı, akıl-nakil ilişkisi konuları tartışılmaktadır. “Son söz”de de yine din ve pozitivizm meselesi ele alınarak, maddeci pozitivizm eleştirisi yapılmış, çalışma “Ekler” bölümüyle nihayetlenmiştir. “Ekler”de Ali Fuat Başgil’in Yüksek bir İslam İlimleri Enstitüsü kurulması lazım olduğuna dair mülahazası bir proje ile kendisini göstermekte ve ayrıntılı bir Yüksek İslam Enstitüsü projesi ortaya konulmaktadır(s. 299-315). Ayrıca bu bölümde günümüzde bile halen tamamlanamamış olan Diyanet İşleri Teşkilat Kanun Tasarısı yer almaktadır(s. 315-331). Kanaatimizce Ali Fuat Başgil hocanın dini tedrisatla ilgili olarak yaptığı en önemli tespit, din alimi yetiştirmek için ayrı bir eğitim kurumunun kurulması gerektiğine dair mülahazalarıdır:O, bu konuya dair şöyle demektedir: “vakıa şudur ki, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile o tarihte mevcut olan dini öğretim müesseseleri büsbütün kapatılmış ve uzun zaman açılmamıştır. Bunların ıslahı ve yeniden tanzim yahut yerlerine yenilerinin tesisi daha iyi ve memleket menfaatine daha uygun olmazmıydı, noktasını geçelim. Yalnız şuna dikkat edelim ki, Tevhid-i Tedrisat Kanununun vazıı bilerek veya bilmeyerek “Yüksek diyanet mütehassısı” ile ilahiyat fakültelerinden yetişecek olan yüksek ilahiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. 

İlahiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs veya filozoftur, fakat din adamı değildir”(s. 210). Bu öngörü günümüzde bir tespit olarak ortaya konulabilir. Toplumda ilahiyat fakültelerine yönelik tavırda da işte bu hakikat kendini göstermektedir. İlahiyat fakültelerine mensup veya bu kurumlardan mezun olanlar dinin felsefesini yapmakta, bir din alimi gibi hareket etmemektedirler. Bu durum da halk nezdinde itibarlarını oldukça tartışmalı bir noktaya taşımaktadır. Bu kitap gazete ve dergi yazılarının derlenmesinden oluştuğu için yer yer tekrarlar ve tedahuller olmakla birlikte bütünlük arz eden bir yapıya sahip olduğu ifade edilebilir. Yazıldığı 1950’li yıllar düşünülünce ortaya atılan tezlerin uzlaşmacı özelliği ilk planda dikkatleri çekmektedir. Ancak eser, ülkenin o dönemde içinde olduğu buhranlara net çözümler sunmaya çalışan bir fikir işçisinin çırpınışlarını yansıtmaktadır. Bu itibarla, çalışma cumhuriyet tarihinin, özellikle din-devlet ilişkilerinin ele alındığı ilk ve en önemli eserlerinden biri olarak klasikler arasında yerini almaktadır.

Abdulvehap ÖZSOY


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211