Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…
 BAYRAK

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…

Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık, dalga dalga bayrağım,

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın

Mezarını kazacağım.

Seni selâmlamadan uçan kuşun

Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…

Gölgende bana da, bana da yer ver!

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:

Yurda ay-yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün

Kızıllığında ısındık;

Dağlardan çöllere düşürdüğü gün

Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;

Barışın güvercini, savaşın kartalı…

Yüksek yerlerde açan çiçeğim;

Senin altında doğdum,

Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;

Yer yüzünde yer beğen:

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim!

ÂRİF NİHAD ASYA

Ârif Nihad Asya'nın

" BAYRAK " ADLI ŞİİRİ HAKKINDA

Her milletin, millî mizacına uygun bir tarz geliştirerek meydana getirdiği, devletini temsil eden, kendi kültür zevkine ve millî ülkülerine mahsûs renklerde ve bu renklere uygun mânâ taşıyan işâretli /remzli / sembollü /alâmetli , umûmiyetle de dikdörtgen şekilli kâğıd'a, bez'e veya kumaş'a “ bayrak ” diyoruz.

Bayrak; sözlükte, “ (Eski Türk. Batrak “ ucuna bir ipek parçası takılan mızrak”(<batır-ak)>bardak> bayrak) ( Kelime Farsça’ya, Arapça’ya, Kafkas ve Balkan dillerine de geçmiştir) Üzerinde bir millet, topluluk veya kuruluşu temsil eden belirli resim, renk ve semboller bulunan dikdörtgen biçimindeki kumaş veya kâğıt, alem. “ (Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı, İstanbul 2010, sy. 124) olarak tarif bulmaktadır.

Târih boyunca, Eski Mısırlılar’dan Asûrlular’a, İranlılar’dan Hititler’e, Çin’e, Hindistan’a ve Roma’ya kadar bütün devletler birer bayrakla temsil edilmişlerdir.

Şüphesiz ki; her millet, kendi bayrağına değişik mânâlarda, kendine lâyık gördüğü " üstün kültür değerleri " yükler. Bayrak; o milletin mâzîsini, yaşadığı ânı temsil ettiği kadar, belli hedeflerle, geleceğini / istikbâlini / ufkunu işâret eder . Bayrak; temsil ettiği milletin " şerefi"dir.

Her millet; geçirdiği ictimâî merhaleleri içersinde farklı sembollü, ebatlı, renkli ve şekilli bayraklar da seçmiş olabilir. Bu durum; zaman içinde, o millete dâir " müşterek tavırlar " ın tezâhürüdür ve bu, çok tabiî bir hâldir.

ABD, F( ı )ransa, İngiltere, Almanya, İsrail, Rusya..bayrakları, temelde aynı kültürleri temsil ettikleri hâlde, değişik hedefleri, millî ülküleri ve mâzîde yaşadıkları farklı değişimler sebebiyle, kendilerini temsil eden bayrakları da değişiktir. Bu meyanda; AB ( Avrupa Birliği ) bayrağı da bir " temsil "in ifadesidir.

Demek ki; bayrak, devletleri veya milletleri birbirlerinden " ayırt edici " vasıflar taşır. Bilinmelidir ki, bu " ayırt edici " lik, bu mes'elenin en mühim unsurudur.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyâtı’nın önde gelen şâir ve nâsirlerinden olan Ârif Nihad Asya, her millî mes’elede çok hassas bir şahsiyet olduğu gibi, “ bayrak ” ile ilgili birçok şiirinde de Türk Bayrağı’na duyduğu derin aşkını dile getirmektedir.

Bu hususta, “ Ârif Nihad Asya’nın Fetih Marşı Adlı Şiirinin Tahlili " ( Bknz: Erciyes Dergisi Mart 1999, sy. 15-16) ve “ Ârif Nihad Asya’nın Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor Adlı Şiirinin Tahlili ”( Bknz: Türk Edebiyatı Dergisi Ağustos-Eylül 2004, sy.98-100) adlı makalelerim, mevzûmuza ışık tutucu mahiyette oldukları için, onları zikretme ihtiyacını da duyuyorum.

Ârif Nihad Asya’nın " Bayrak " şiiri, altı kıt’adır. Bunlardan sâdece beşinci kıt’a beş mısra olup; birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve altıncı kıt’alar dörder mısradan meydana gelmektedir.

Umûmî bakışla, Şâir; Türk Bayrağı’na duyduğu engin sevgiyi dile getirip, geçmişle gelecek arasında da irtibat kurarak istikbâle nasihatlerde bulunuyor. O; bayrakla, âdeta konuşuyor, hasbihal ediyor. Onunla dertleşip, hemhâl oluyor. Zaman zaman haykırıyor, zaman zaman duruluyor, sâkinleşiyor. Ammâ, ona, dâimâ sevgiyle, muhabbetle, şefkatle, hayranlıkla ve gurur duyarak bakıyor. Bakıyor, bakıyor ammâ O'na, bir türlü de doyamıyor. Onu temâşadan , müthiş denecek derecede büyük bir zevk ve keyif alıyor.

Şâir; şiirine, " Ey " nidasıyla başlıyor: " Ey mavi göklerin..." diyor. Bir " mesâfe " var ; ammâ, bu mesâfe, sâdece " yükseklik " le ilgili değil ; " gökler " , enine-boyuna bir " hacim " ifade ediyor. Bu; âdeta, bütün cihetlerden ulaşılmaz / ulaşılamaz bir " irtifa - mesâfe " olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca; Şâir'in bu sesleyişinde, bayrağın dalgalanışından ötürü müthiş bir " iftihâr " ifadesi bulunuyor.

Şiirde; birinci kıt’adaki mısraları birleştirirsek, düzenli uzun bir cümleyle karşılaşabiliriz. “ Gökler”, çok geniş bir mekândır. Şâir, “ göğün” demiyor, “göklerin” diyor. Bayrak; “ Mavi göklerin”, “ beyaz ve kızıl süsü” dür. Bu geniş mekânda, ondan gayrı “ süs” yoktur . “ Kızıl, ( Eski Türkçe. Kızıl ) Parlak kırmızı ” renktir." ( Bknz: Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı, İstanbul, 2011, sy. 677 )

Şâir, burada, her nedense, kırmızı’yı değil de “kızıl”ı tercih etmiştir. Hattâ, şiirde, “kırmızı” kelimesi hiç kullanılmamıştır da, dördüncü kıt’a da ikinci defa “ kızıllığında” kelimesi kullanılmıştır. Kırmızı; Arapça " kirmiz" den, Kan rengi, al renk " ( Bknz: a.,g.,e., sy. 671) mânâsındadır. Türkçe'mizde, hem kızıl, hem de kırmızı çokça kullanılmasına rağmen, Şâir'in, Eski Türkçe olduğu için " kızıl"ı mı tercih ettiğini bilemeyiz.

Şüphesiz ki, Türk bayrağına " al bayrak" da denir. Umûmî kanaatte, "Beyaz ve kırmızı renkler " , " hâkimiyet " ifadesidir. Kızıl / kırmızı / al ; şehit kanı'dır. Bu mübârek kan üzerine, gece yarısı düşen " hilâl ve bir yıldız ", Türk bayrağını meydana getirir.

Tabiî ki, başlangıçta, bir hususu daha belirtmemizde fayda vardır. Türk bayrağındaki " hilâl " , şeklinden ziyâde, taşıdığı mânâ ile değer bulur.

Zîrâ; bütün kayıtlarda da mevcuttur ki ; " Hilâl " de, bir ( he ), bir ( lâm ), bir (elif ) ve yine bir (lâm) bulunur. Ebced hesabıyla bu harflerin toplamı ( doksan dokuz) eder. Allah ( c. c.) kelimesi de, bir ( elif), iki ( lâm ) ve bir ( he ) ile yazılır. Hem Allah ( c. c. ) ve hem de hilâl kelimesindeki harf müşterekliği , Türk bayrağındaki bu mânâ yüksekliğinin bir diğer unsuru olarak bilinmelidir.

İlk üç mısrada; bayrak târifi ve tasviri vardır: O; " göklerin" , " beyaz ve kızıl süsü " dür. " Kızkardeşimin gelinliği " ve " şehidimin son örtüsü"dür. " Işık ışık " ve " dalga dalga "dır. Bu " süs " , dalgalanışıyla edâlı'dır , nazlı'dır, zarîf'tir. Bu " Bayrak ", bu " süs "üyle ihtişâmlıdır. Burada; " kızkardeşimin gelinliği " ile, " şehidin son örtüsü " irtibatlandırılmıştır. Zîrâ; Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde, kurban edilecek koçlara, gelinlere ve askere giden yiğitlere " kına " yakılır. Bunların müşterek hususiyetleri vardır. Burada; " Kızkardeş " eşittir " şehîd " ve, " gelinlik, eşittir " örtü" dür. Bayrak; milletin selâmeti, şerefi ve nâmûsu uğrunda, maddî görünümlü fakat mensup olduğu millet nezdinde mânevî değeri yüksek bir " örtü"dür.

Dördüncü mısrada ise; güven telkini söz konusudur. Kuvvetli bir irâde ile, " Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım " der, Şâir.

Burada, " okudum " mâzî ; " yazacağım " ise, " geleceği " ifade eder ki, Şâir, geçmişsiz / mâzîsiz bir âtînin / geleceğin / istikbâlin olamayacağını belirterek, ikisi arasında irtibat kurar. Bayrak(lar)ın, elden ele, dalgalanarak ve şahlanarak gelişi, ancak " okudum ve yazacağım " kelimeleriyle ifade edilebilirdi.

Şâir; Birinci kıt' anın sonundaki " yazacağım " la başlayan tavrını " ısrarlı " bir şekilde, ikinci kıt' ada , " kazacağım " ve " bozacağım " la sürdürür. Aslında; ikinci kıt'a da, birbirine mâna takviyesi yapan , peşpeşe iki düzenli cümledir.

Birinci kıt'ada " bayrağa " karşı gösterdiği tâzîm ve aşırı heyecanına, Şâir, burada daha da hız verir. Düşününüz ki, Ârif Nihad Asya gibi, " merhamet timsâli " bir kişi, " bayrak " söz konusu olunca, kullandığı " semboller"e hudut tanımaz. " Mezarını kazacağım " ve " Yuvasını bozacağım " ifadeleri, Şârin, bu fiilleri icrâ edeceğinin / edebileceğinin / veya etmesinin mümkün olacağının / olabileceğinin veya tavsiye ve telkîn edebileceğinin değil; zaptedilmez bir şekilde, " Türk bayrağı "na yapılması muhtemel bir şer hareketin " hayâli " ile, ortaya konan aşırı bir sevdânın tezâhürüdür.

Şiir; hamâsî bir şiirdir. Türk hamâsî şiirinin hiçbir zerresinde kaba mübalâğa ve habâset'e rastlanmaz ve onlara aslâ yer yoktur.

O / Şâir; ister ki, her-kes O'na / Türk Bayrağı'na, kendi " gözüyle bak" sın ve onu, her-kes, her uçan kuş " selâmla" sın. Burada, büyük bir " temenni " mevcuttur. Bayrak, dâimâ göklerdedir. İster istemez, O'nu, yükseklerdekiler selâmlayabilir ki, burada da " kuş " bir sembol olarak kullanılır. Bayrağa olan aşırı sevgi, " kuş " gibi en mâsûm bir yaratığın canına kıymayı akla getiriyor görünmesine rağmen, mes'ele Ârif Nihad için düşünüldüğünde , durum apaçık kendini gösteriyor.

Kaldı ki; bu bayrağın " dalgalandığı" her " yerde " , " korku " dan da, " keder " den de eser yoktur. Onun " gölge" si bile, huzur verir, güven verir. Öylesine bir huzur ve güven ki; " sabah olma" sa ve " gün-ler doğma"sa da yâni ortalığı ışıtacak hiçbir şey olmasa bile, onun, bu güzel " yurda ", " ay-yıldızı " nın " ışığı yeter " lidir. Şâir; bütün bu sözleriyle, bayrağı bir " hâmi ", bir " koruyucu " olarak görür.

Dördüncü kıt'ada, Şâir; bir durum tespiti yapar. Burada, yine, birbirini açıklayan geçmiş zamana âit ard arda iki kaideli cümle bulunuyor:

Burada vurgulanan " savaş" ve " biz" yâni Türk milletidir. O, bizi " karlı dağlara götürdüğü gün / Kızılığında ısındık ; ve, " Dağlardan çöllere düşürdüğü gün / Gölgene sığındık. "

Ard arda söylenen iki " gün ", zamanın değerini gösterir. Bu iki " gün " de çok mühimdir.

Çünkü; Sen / Bayrak; her mekânda ve her iklimde / her şart altında, " biz"e teminatsın. Soğuk'ta / karlı dağlarda, " kızıllığında ısındı"rdın, sıcak'ta / çöllerde, " gölgene sığındı" rdın " biz"i . Mâzî'deki hâli îzâh eden bu mısralar; yine, bayrağın himâyeci tavrıyla mütenasiptir.

Beşinci kıt'a'nın, şiirin beş mısralı tek bölümü olduğunu söylemiştim. Kıt'a; " Ey şimdi.." diye başlıyor. Şiirdeki ikinci " Ey ", burada karşımıza çıkıyor. " Şimdi " ye büyük bir vurgu yapılıyor. Şâir; günümüze / hâle geliyor. Bayrağa hitâp ediyor ve ona," süzgün, rüzgârlarda dalgalı, barışın güvercini, savaşın kartalı...Yükseklerde açan çiçeğim " vasıflarını yüklüyor.

O / bayrak, artık, " savaşın kartalı " olarak, galiptir. Böylece; " barışın" da teminatıdır. Birinci mısradaki " göklerin beyaz ve kızıl süsü..", burada, " yüksek yerlerde açan bir kırmızı beyaz " çiçek " gibidir ve gururlu, " dalgalı " ve " süzgün"dür.

Şâir; derin bir haz içersinde, büyük bir huzuru yaşamaktadır ; saâdetin zirvesindedir. Zîrâ; artık hiçbir endîşesi bulunmamaktadır. Bu sebeple de, âdeta derin bir nefes alarak şöyle sesleniyor: " Senin altında doğdum, / Senin dibinde öleceğim. "

" Altında doğdum " ve " dibinde öleceğim "deki, " altında" ile " dibinde " arasındaki farkı görmezden gelemeyiz. " Alt " daha geniş muhtevâlıdir. " Dip " ise, köke, bedene, gövdeye daha yakındır. " Dip " te; Şâir'deki bayrak sahiplenmesi daha fazladır. Dünyâya gelişinden îtibâren bayrakla geçirdiği zamanın bilmem kaç mislini öldükten sonra onunla geçirecektir. Böylece; bütün âhiret hayatı boyunca, onun " dibinde " , onunla bulunmanın huzurunu tadacağı gibi, ona sâhipliğe de devam edecektir.

Altıncı kıt'ada, Şâir ; büyük hedefleri işâret eder. Öncesinde, onunla / bayrakla ilgili son kanaatini söyler. Bu da: " Târihim, şerefim, şiirim, her şeyim "dir. Zâten; " her şeyim ", demekle bile " her şey"i, her mes'eleyi hâllederdi de, Şâir, burada, yine de bir ilâve yapmak zarûreti duymuştur.

Bugüne kadar, Bayrak için yaptıklarını ve yapılanları yeterli bulmamıştır. Bu sebeple, O'na: " Yer yüzünde yer beğen; / Nereye dikilmek istersen, / Söyle, seni oraya dikeyim! " diye seslenir.

Bu sesleniş, âdeta , O'nun " dibinde öl " meden önce, son bir arzunun yerine getirilmesi mânâsını taşıyor: Bir vasiyet gibi! " Mavi göklerin süsü, barışın güvercini, savaşın kartalı, tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim..." olan bu Ay- Yıldızlı Şanlı Türk Bayrağı'na, artık " yeryüzü " nde ebedî olarak hüküm süreceği yeni ufuklar işâret edilmektedir. Pek tabiîdir ki; Şâir, kendi nezdinde, şiirde kapalı / gizli olan " ben " in, Türk milletinin her ferdi olan " ben "ler olduğunun şuûrunu da sunmaktadır.

İrâde, artık Bayrak'tadır. Zîrâ: " Söyle..." bunun en bârîz ifadesidir. Burada da, Şâir'in ne kadar büyük bir bayrak sevgisiyle dopdolu olduğunun bir daha şâhidi oluyoruz ki, gençliğini, Şanlı Osmanlı Cihân Devleti'nin son dönemlerinde geçiren, o zamanlarda Müslüman-Türk milletine yapılan zulüm ve işkenceleri bizzat yaşayan ve Cumhuriyet'in kuruluşunu idrâk eden, millî hassasiyeti çok yüksek olan bir Şâir için, bundan daha tabiî bir şey de olamaz.

" Söyle!.." nidâsıyla, Şâir, ciğerlerindeki bütün nefesini bırakırcasına ve gönül huzuruyla :

"Artık, söz, ben'den çıktı; söz, Sen'dedir, Ey Şanlı Türk Bayrağı !" diyerek, bütün dünyaya haykırmaktadır.

* OMÜ Em. Öğretim Görevlisi, Şâir ve Yazar
   M. Hâlistin Kukul 




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Üşengeç 1 yıl önce

Okumaya üşendim

banner211