Gezi Parkı Eyleminin Didaktik Analizi
Doç. Dr. Şenol KANTARCI

Kırıkkale Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

 

Eylem, Gezi Parkı yıkılmasın, ağaçlar kesilmesin diye duyarlı birkaç çevrecinin tepkisiyle başladı. Bu, son derece masum bir eylem sebebiydi.  Öyle ki, söz konusu çevrecilik ve ağaç olunca, kısa sürede hemen her düşünce ve görüşteki insanlar tarafından destek verildi. Ancak gelişmeler, önceleri masum sayılabilecek bir çevre eylemini, hükümetin yanlış politikası yüzünden oldukça şiddetli bir siyasi başkaldırışa dönüştürdü. Bunda polislere orantısız güç kullanımı emrini veren hükümetin rolü büyük oldu. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, mevcut iktidarı Türk halkının yaklaşık yarısı isterken yarısı da istememektedir. Hatta hükümetin son bir yıldaki icraatları ile mevcut iktidarı istemeyenlerin sayısı (yayımlanan anketlerle) yüzde 60’ları geçmiş durumdadır. Ayrıca, hükümetin özellikle son bir yıldaki bazı politikalarından, kendi seçmeni dahi ciddi manada rahatsızlık duymaya başlamıştır.

 

EYLEMİ “AĞAÇ” OLGUSUNDAN “HÜKÜMET İSTİFA” NOKTASINA SÜRÜKLEYEN NEDENLER: Türk Halkı’nın Fay Hattında Enerji Birikimine Neden Olan Gelişmeler:

-           “Kürt Açılımı” ile başlayan süreç: Bu süreçte AKP Hükümeti tarafından gerçekleştirilen uygulamaların, kendisini Türk olarak tanımlayan Türkiye’nin yüzde doksanına yakınını rencide etmesi,


-          İmralı müzakereleri diye adlandırılan Terörist başı Öcalan ile yapılan görüşmeler: Bu görüşmelerde nelerin pazarlık konusu yapıldığının halk tarafından gizlenmesi, Türk Halkı’nın kafasında oluşan soru işaretleri ve bilinmeyenlerin Türk Halkı’nda yarattığı gerginlik,

-          İmralı müzakereleri sürecinde, Devletin resmi kurumlarından “T.C.” ibarelerinin kaldırılmaya başlanması: “T.C.’nin kaldırılması girişimi, Gezi Parkı eyleminin şiddetle siyasi gösterilere dönüşmesinin bilinçaltında birikmiş tepkisi,

-          “Kürt Açılımı”nı Türk halkına anlatmak için oluşturulan Akiller Heyeti’ne seçilen isimlerin birçoğunun, halkın büyük bir bölümü tarafından sevilmeyen marjinal isimlerden oluşmuş olması,

-          Akiller Heyeti’nde yer alan birkaç Akilden Türk Milleti’nin değerlerine yönelik çarpıcı ve rencide edici (Örneğin Hilal Kaplan’ın) açıklamaların yapılması,

-          Türkiye’nin birçok şehrinde Akiller Heyeti toplantılarına yapılan protestoların engellenmesi ve bu protestolarda toplantının yapıldığı salonlara Türk bayrağının dahi sokulmaması yaptırımının Türk Halkı üzerinde yarattığı tepki,

-          Yeni Anayasa çalışmaları sürecinde “Türk”, “Türk Milleti” gibi ibarelerin Anayasa içerisinde yer almayacağı söylemlerinin Türk toplumu üzerinde bıraktığı etkinin gerginliği,

-          İmralı müzakereleri öncesine kadar TBMM’de siyasi bir parti olarak işlev gören BDP’nin (müzakerelerin açığa çıkmasıyla beraber) BDP-PKK işbirliği fotoğrafının netleşmesi ve bu durumun Türk Toplumu üzerinde yarattığı gerginlik,

-          BDP’lilerin kendisini “Türk” olarak tanımlayan ülke halkının yaklaşık yüzde 90’ını rencide eden çeşitli açıklama, söylem ve eylemleri,

-          21 Mart 2013 Diyarbakır Nevruz gösterilerinde hükümetin vermiş olduğu taviz. Nevruz gösterilerinde PKK bayrakları ve Öcalan posterlerinin açılmış olması hatta PKKlı teröristlerin ellerinde Keleş marka silahlarıyla göstericiler arasında bulunması, polisin hiçbir şekilde buna müdahalesinin olmaması ve bütün bu olanları Türk halkının sessizce izlemesi, bu durumun Türk Toplumu’nda yarattığı sessiz tepki,

-          Hükümet tarafından kanunlaştırılan “Yerel Yönetimler Yasası”, akabinde çıkartılan okullarda kılık kıyafet serbestliği uygulaması. Bu yasayla 2013-2014 eğitim-öğretim yılında Güney Doğu’da terör örgütü PKK’nın baskısıyla okullara PKK kıyafetiyle öğrencilerin gönderileceği endişesi, ayrıca yine bu yasalarla Türkiye’nin bölüneceği, federasyon olacağı endişeleri, Başbakan’ın “Başkanlık Sistemi” olsun şeklindeki söylemleriyle bütün bunların gerçekleşeceği düşüncesinin halk nazarında endişeyle karşılanması,

-          Basına uygulanan sansür, basının neredeyse tamamına yakınının hükümetin kontrolünde olması, hükümet karşıtı muhalif konuşmalara (Bengü Türk TV, Halk TV ve son dönemde Samanyolu TV ve Bugün TV hariç)  hemen hiçbir TV’de yer verilmemesi, hükümet aleyhinde yazı yazan köşe yazarlarının işlerine son verilmesi, çeşitli TV’lere TMSF’nin el koyması ve bunların da resmen hükümetin kontrolüne girmesi, bu durumun ise, basın özgürlüğünü kısıtlayan totaliter bir anlayışın iyice hakim olduğu düşüncesini pekiştirmesi,

-          Ergenekon süreciyle Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve yüzlerce insanın henüz üzerlerine atılı suçlar kesinleşmeden hapishanelerde tutulması ve birçoğunun yaklaşık 4 yıldır hapishanelerde tutulmasının toplum üzerinde yarattığı üzüntü ve gerginlik,

-          Alelacele kanun çıkartılarak KCK’lıların hapishanelerden çıkartılmasının, toplum üzerinde yarattığı gerginlik,

-          Türkiye’de yapılan sınavlarda ortaya çıkan usulsüzlüklerin öğrenciler ve işe girmek isteyen gençler arasında yarattığı tedirginlik,

-           “Türk” ve “Türklüğe” yönelik rencide edici söylem ve uygulamalar, Başbakan’ın “Milliyetçilik ayaklarımızın altındadır” şeklindeki söyleminin Türkiye’de sağ/sol milliyetçiler arasında yarattığı gerginlik,

-          Başbakan’ın gündem değiştirmek için yaklaşık bir ay önce Kızılay’da yaptığı olumlu, alkol ve milli içki ayran açıklaması, hemen sonrasında alkole kanuni düzenleme getirilmesi, ancak tepkiler gelince, önceki uygulama için “iki ayyaşın yaptığı” kanun diyerek halkın tepkisini çekmesi, “iki ayyaş” sözüyle bir çoğu tarafından Atatürk ve İnönü’nün kastedildiğinin ve böyle bir hakaretin yapılmaması gereğinin çeşitli kesimler tarafından dillendirilmesine rağmen, Başbakan’ın söylemi ile ilgili ortamı yumuşatıcı bir açıklama getirmemesinin yarattığı gerginlik,

-          Türkiye’de önemli bir kesimin tepkisinin çekeceğini bile bile Başbakan’ın gündem değiştirmek amacıyla üçüncü köprünün adını Yavuz Sultan Selim konulacağını açıklamasının yarattığı gerginlik,

-          Son altı ayda çeşitli şehirlerde Alevi vatandaşların evlerinin kapılarının işaretlenmesi, bu durumun Alevi vatandaşlar üzerinde yarattığı gerginlik,

-          Milli bayramlar konusunda hükümetin gereken hassasiyeti göstermemesi, önemli milli bayramlarda Başbakan’ın dış gezi veya seyahate çıkması, bunun Türk toplumu üzerinde bıraktığı etki ile toplumun gerginleşmesi,

-          Hükümetin yürüttüğü dış politikadaki başarısızlıklar, özellikle Suriye politikasının iflas etmesi, Reyhanlı katliamı sırasında Başbakan’ın Reyhanlı’ya gitmek yerine ABD gezisine çıkması, Reyhanlı olayı sırasında basına uygulanan sansür, Türkiye-Suriye hattında sınırların delik deşik olması, muhalif mültecilerin sadece sınırda değil, Türkiye’nin birçok bölgesine dağılmış olması, bu durumun güvenlik, ekonomik ve sağlık açısından Türkiye için taşıdığı riskin yarattığı gerginlik,

-          Türkiye’nin yaklaşık olarak 540 milyar dolarlık borca ulaşmasına rağmen, IMF borcunun kapatıldığı şeklinde Türk Halkı ile dalga geçer bir şekilde bunun reklam edilmesinin bilinçli kitleler üzerinde yarattığı tepki,

-          Hükümetin açılım politikasında, Gülen Cemaatinin, yürütülen politika konusunda çekinceleri olduğunu belirtmesi, Türk iç ve dış politikasında yadsınamayacak düzeyde etkisinin olduğu kaçınılmaz olan Gülen Cemaati ile AKP yöneticileri arasında başka diğer konularda da artık su yüzüne çıkan gerginlik vs. vs…

Yukarıda maddeler halinde sıralananların birçoğu AKP yönetiminin sadece son bir yıldaki söylem ve uygulamalarını içermektedir. 3 yıla yakın bir süre devam eden Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı yapılan eylemlere rağmen Emek Sinema’sının yıkılması, bu defa Taksim Gezi Parkı’nda aynı durumun yaşanmaması için başlayan Gezi Parkı eylemi, kısa süre içerisinde eylemcilerine yurt çapında verilen destekle içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir.

Türkiye, neredeyse son bir hafta ciddi bir kriz yaşamıştır. Gösteriler sadece İstanbul Taksim Meydanı ile sınırlı kalmayıp neredeyse bütün Türkiye’ye yayılmış, halkın yanı sıra üniversite ve lise öğrencileri dahi protestolara katılmıştır. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde ellerine kepçe-tencere alan yaşlı ninelerden, dedelerden, gençlerden oluşan farklı görüşlerden halk kesimi ve mahalle aralarında çoğunluğunu kadınların oluşturduğu protestolar yapılmıştır. Yani protestolarda sadece bir kısım ideolojik kitle değil toplumun her kesiminden insanlar yer almıştır. Elbette, bu tür halk hareketlerinde veya toplumsal olaylarda marjinal gruplar kendilerine pay çıkartarak provakatif eylemlerde bulunacaklardır. Bu tür hadiselerde bu normaldir. Güvenlik güçlerinin bu eylemcileri profesyonelce ayıklayarak kontrol altına alması gerekirdi. Protestocuları sadece CHP’liler veya uç marjinaller olarak değerlendirmek bu yüzden doğru bir yaklaşım değildir. Bu noktada dikkate değer bir gelişme, CHP’nin Taksim yürüyüşü olmuştur. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun bu olaylardan rant çıkartarak Taksim yürüyüşü düzenlemesi, başlayan protestolara bir anlamda gölge düşürmüştür. Bir halk eylemi olarak başlayan, farklı görüş ve düşünceleri sokağa döken eylem de bir siyasi partinin yani CHP’nin belirmesi, bir anda diğer farklı görüş mensuplarını sokaktan çekmiştir.

Yabancı basının konuyla ilgili protestocuları destekler nitelikte yayınlar yapması da yine Türkiye’deki basının zafiyetinden kaynaklanan bir durum olarak değerlendirilebilir. Zira hükümet aleyhine yayım yapmaktan çekinen Türkiye medyası yerine Türk halkı, haberleri yabancı basının yorumlarıyla veya CHP’ye ait olduğu söylenen Halk TV aracılığıyla öğrenmek durumunda kalmıştır. Bu durum da Türkiye’deki basının yeniden kendisini sorgulaması gereğini tartışma masasına yatırmıştır.

Olayın neredeyse bir kalkışma düzeyine taşınmasında en üst düzeydeki sorumlunun hükümet olduğunu, hatta olaylar tırmandıktan sonra olayları sağduyuyla yatıştırmak yerine Başbakan’ın gerilimi iyice artıran protestoculara yönelik “Çapulcular”, “Yüz bine karşı istersem eğer 1 milyon kişiyi de ben meydanlara indiririm” şeklinde açıklamalar yapması protestocuları daha da gerginleştirmiştir. Oysa Başbakan’ın bu durum karşısında daha sağduyulu davranarak ılımlı mesajlar vermesi gerekirdi. Zira bir Başbakan olarak yüzde 42’lik bir kesimin değil, bütün ülkenin Başbakanı olarak hareket etmesi ve bu yönde tansiyonu düşürücü açıklamalar yapması daha doğru olacaktı. Bu bağlamda Başbakan’ın yanında onun için hizmet veren danışmanlarını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Şurası yadsınamaz bir gerçek ki, AKP ideolojik bir parti değildir. Türk siyasal hayatında bugün var olan yarınlarda tarihe karışacak bir toplanma partisidir. Kaldı ki, yukarıda da değinildiği üzere özellikle son bir yıldır uyguladığı politikalarıyla kendi seçmeni tarafından dahi şüpheyle bakılmaktadır. “İmralı müzakereleri”, “T.C.”nin kaldırılması girişimleri, “Akiller Politikası”, yeni Anayasa çalışmalarında “Türk” ve “Türklüğün” konulmaması düşüncesi, “Basının susturulması ve tekelleşmesi”, belirli kesimleri kızdıran söylemlerin kullanılması, Gülen Cemaati’nin desteğini çekme aşamasında olması gibi olgular göz önüne alındığında Başbakan’ın değil bir milyon bin kişiyi bile meydanlara dökmesi bir hayalden ileriye gitmeyecektir.

Yine Başbakan’ın Reyhanlı vakasında (A.B.D. ziyaretini iptal etmemesi) olduğu gibi bu defa da Fas ziyaretine çıkması her ne kadar önceden planlanmış olsa da (ülkenin içerisinde bulunduğu şartlar yüzünden) doğru bir politik yaklaşım olmamıştır. Bu noktada yine Başbakan’ın danışmanlarını gözden geçirmesi gereği üzerinde durması gerekir.

 

KRİZİN İKİ BAŞARILI İSMİ: BAHÇELİ VE GÜL

Kriz sırasında en mutedil ve en sağduyulu açıklamalar Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından gelmiştir. Her iki devlet adamı da böylesine önemli bir kriz sürecinde olaylardan rant çıkarmak yerine tansiyon düşürücü söylemler tercih etmişlerdir. Cumhurbaşkanı Gül: “'Demokrasi' demek 'sadece seçim' demek de değildir. Seçimlerin dışında da farklı görüşler, farklı durumlar, itirazlar varsa bunların da çeşitli yollarla dile getirilmesinden daha tabii de bir şey olamaz. Barışçı gösteriler de tabiki bunun bir parçasıdır. Bu anlamda son günlerdeki gelişmeleri bu çerçeve içerisinde görüyorum. Ve şunu da açıklıkla söylemek istiyorum ki, iyi niyetli olarak verilen mesajların da alındığının bilinmesini isterim. İyi niyetli olarak verilen mesajların hepsi alınmıştır.” şeklinde toplumun görüşlerine saygı duyan bir sağduyu mesajı vermiştir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, krizin başından itibaren iyi bir “Kriz Yönetimi” süreci gerçekleştirmiştir. Olayların başlangıcında, Halk ile polisin karşı karşıya getirilmemesini, bu konuda duyarlı olunması gereği üzerinde duran Bahçeli, özellikle ülkücü gençlerin bu olayların içerisinde yer almaması gerektiğini belirterek, gerçekleşen olaylardan Hükümeti sorumlu tutmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Taksim Gezi Parkı olayları ile ilgili yaptığı açıklamada MHP'yi de olayların içine çekerek suçlamalar ve iftiralarda bulunduğunu gördüklerinin altını çizen Bahçeli, MHP'nin hiçbir ferdinin bu tür eylemlerin içinde olmadığını söylemiştir.:"Hiçbir arkadaşımıza bu tür eylemlere katılmamaları için hassasiyet göstermeleri istenmiştir ama sayın Başbakan hala bir takım muhalefeti sayarken eylemlerin içinde MHP'yi de göstermek gibi bir yalan ve iftiraya devam etmektedir. Şimdi soruyorum. Barış görüşmelerinde müzakareci olarak kabul ettiğiniz, İmralı'ya gönderip getirttiğiniz sonra da ondan aldığınız bilgilerle barış sürecini yönlendirdiğiniz insanları şimdi işbirlikçi olarak unutup, hasım olarak görüp yanına MHP'yi ilave etmek bir utanmazlıktır. Siyasi iktidar ve yandaşları bundan vazgeçmelidir. MHP, Türk milletinin huzuru, barışı ve güvenliği açısından hassasiyetlerini sürdürür. Nitekim bugün saat 12.00 civarında İstanbul İl Başkanlığımız tarafından olayların kınandığını ve bu tür eylemlerde MHP'nin bulunmayacağını ifade etmişlerdir. İnşallah bundan sonra bu tür olaylardan yararlanarak Türkiye'yi Ortadoğu'daki bir Arap Baharına benzer, şimdiden adını Türk baharı koyarak bir kardeş kavgasına sürükleyebilecek davranışlardan başta siyasi iktidar, ikincisi muhalefetin bazı marjinal unsurları vazgeçmelidir. Verdiğiniz haber sevindirici olmuştur.” şeklinde açıklama yaparak ülkücülerin sokaklarda olmadığının özenle altını çizmiştir.

Olayların çıkış noktasında eylemin organize bir olay olduğunu düşünmek de konuya sığ bakmaktan ibaret olacaktır. Zira olayın başlaması ve giderek şiddetlenerek büyümesi toplumsal olayların evrimsel seyri şeklinde tezahür etmiştir. Konunun kimi çevrelerce Devlet Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, Türk Baharı olarak değerlendirilmesi de zayıf bir analiz olarak görülebilir.

Bu kriz, bir Türk Baharı değildir. Ancak şurası bir gerçek ki, sosyal bir patlamanın ön provası olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de bundan sonraki siyasi gelişmelerin seyri, anlaşıldığı kadarıyla gerçek bir Türk Baharı olup olmayacağının ipuçlarını verecektir. Dolayısıyla iktidar partisinin yaşanan bu süreci ciddiye alarak buna göre sağduyulu politikalar yürütme zorunluluğu bulunmaktadır. Daha açık bir ifade ile hükümet de bu olayları siyasi malzeme rantı yapma gafletine düştüğünde başka bir şekilde yeni krizlerin daha ciddi boyutlu olarak çıkmasına sebebiyet vermesi,  göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husustur.



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211