Sen Yine Hayal Et Enver! Biz Yine Ölelim...
İmparatorluğumuzun en buhranlı döneminde en acı hâtıraları yaşamış; fakat buna rağmen büyük rüyalar görmek ve bunları gerçekleştirmek için insan üstü mücâdeleler vermekten hayatları pahasına kaçınmayan gözü kara, inançlı bir neslin son temsilcilerindendir. 

Hakkında bilip bilmeden pek çok budalanın avâmî ifâdelerle konuştuğu, yazıp çizdiği; ama kendisine bühtân eden bu hamakat sâhiplerinin tüm iftirâlarından münezzeh tutulması gereken; Makedonya dağlarından Bingazi çöllerine, Çanakkale cehenneminden Sarıkamış zemherisine ve en sonunda kutlu Türkistan topraklarına uzanan büyük Müslüman coğrafyasında milleti ve dini için dövüşe dövüşe yaşamış mübârek bir şahsiyettir.
 
Denilebilir ki Enver Paşa, nefsinden feragat eden, kendisini bütün varlığıyla dâvâsına adamış ülkücü insan tipinin en seçkin örneğidir. Zeki Velidi Togan o’nun Türkistan’daki mücâdelesinde önüne koyduğu hedefi şöyle ifâde etmiştir:
 
“Bu memleketin kurtuluş hareketine canını fedâ etmek hususundaki kararı kesindi.” (N.Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, s.508, 2008) 
Çok sevdiği eşi Naciye Sultan’a yazdığı mektuplarda vatan sevgisini her zaman o’nun önünde tuttuğunu belirtmiştir. İnandığı, bağlandığı, türlü mihnetlere ve yokluklara katlanarak mücadelesini verdiği kavgası için her türlü rahatı, varlığı ve âilesini geride bırakmış, hamiyet sâhibi bir büyük insandır. Komünist Enternasyonal sekreteri Karl Radek’in o’nun kişiliği hakkında “…ülkesinden çok kendi özel durumu için mücâdele eden, tamamıyla kontrolünü kaybetmiş bir adam…” (Masayuki Yamauchi, Hoşnut Olamamış Adam-Enver Paşa, 1995, s. 23) demesi, Paşa’nın uğrunda savaştığı milleti için vaz geçtiği şeyler göz önüne alınırsa gerçekçi değildir. Bu savaşkan ve milletinin fedâisi adam, oğlu Ali’yi bile hiçbir zaman görememiştir. Cemal Kutay kendisiyle ilgili şöyle yazmıştır: “Türkistan mücâdelesi sırasında en câzip imkânlar bir çok defâlar ve büyük ısrarlarla teklif edilmiştir. Bunu yapanlar Paşa’nın karakterini bilmeyenlerdi. Ben bir çok devlet adamı, komutan, siyâsî tanıdım. Bunların arasında hiçbirisi Enver Paşa kadar kanaatkâr ve idealist değildi” (Kösoğlu, age, s. 566) Dostu olan Afgan Hanı Emânullah’ın tüm dâvetlerini ısrarla reddetmiş ve yeminle bağlı olduğu Asyalı kardeşlerinin yanında kalmıştır.
 
23 Kasım 1881’de İstanbul’da doğan Paşa, ömrü boyunca temiz, örnek ve mütedeyyin bir kişi olarak yaşamış; A. Recep Baysun’un belirttiği gibi “yalnız cesâret ve kahramanlığıyla değil, özel yaşayışıyla da herkesin hayranlığını kazanmıştı.” Paşa’nın, hayatı gibi nesli de tertemizdi. Yedinci dedesi Abdullah, Müslüman olmuş bir Gagauz Türkü idi.(Kösoğlu, age, s.26.)
 
Kendisiyle ilgili pek çok yayın yapılmıştır. Bunlardan sonuncusu, Nevzat Kösoğlu tarafından kaleme alınmış ve Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış olan “Şehit Enver Paşa” adlı 640 sayfalık oylumlu bir kitaptır. Kitapta mübârek şehitle ilgili öne sürülen iddiâların hemen hepsi ilzam edilmesi zor deliller ve yorumlarla çürütülmüştür denilebilir.
 
Bu iddiâları belli başlı birkaç başlık altında ele almak mümkündür. Devletin Birinci Dünya Savaşı’na sokulması, Alman hayranlığı, Sarıkamış Harekâtı, Mustafa Kemal’le çekişme (!) Turancılık hayâlleri (!) ilh. Nevzat Kösoğlu Bey, bu konularda Paşa’ya yöneltilen eleştirileri özellikle o’nun kişisel yazışmalarından ve muhalifi olarak bilinen insanların değerlendirmelerinden yola çıkarak yanıtlamıştır. Enver Paşa ile ilgili en önemli çalışma sayılabilecek Şevket Süreyya Aydemir’in biyografisinden de doğrudan Paşa’nın hayatını konu edinmesiyle ayrılan (Nevzat Beyin de belirttiği gibi Şevket Süreyya’nın kitabı, Enver Paşa’yı eksenine alarak son devir Osmanlı târihini konu edinir.) ve yine Kösoğlu’nun ifâdesiyle Şevket Süreyya’nın haberdâr olmadığı bir kısım kişisel mektuplardan da yararlanılarak kaleme alınan ve çoğunlukla kendisinden iktibaslarla bu yazıyı hazırladığımız kitap, başarılmış bir çalışma olarak önümüzde durmaktadır. 
 
Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’le olan ilişkisinin gerilimli bir ilişki olduğu ve Paşa’nın Mustafa Kemal’i kıskandığı söylenir. Nevzat Kösoğlu’nun da ifâde ettiği gibi bu gerçek dışı bir görüştür. Zira bunun tam tersini söylemek mümkünse de Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’i kıskandığını söylemek pek güçtür. Neden kıskansın ki? O, Makedon dağlarında tüm resmî libaslarını atıp kalkıştığı zaman bir hürriyet kahramanı olarak alkışlanmış, Trablus’ta yarattığı destan kendisini tüm İslâm dünyasında bir İslâm mücâhidi olarak yükseltmiş, saraylı bir bayanla, Naciye Sultan’la evlenerek, dâmâd-ı şehriyârî olmuş, İkinci Balkan Savaşı’nda Edirne fâtihi olarak nâm salmış, genç yaşında Osmanlı İmparatorluğu’nun Savaş Bakanı ve Başkumandan Vekili olarak üç kıtaya yayılmış bir devletin en güçlü adamı olmuştur. Kimi, ne için kıskanacak? Böyle komik bir iddia olabilir mi? Aralar rında bir soğukluk olmakla beraber Şevket Süreyya’nın kurguladığı türden bir gerilim olduğu söylenemez. Aslında bu soğukluğa rağmen yakındırlar. Kösoğlu, kitabında ilişkilerindeki teklifsizlikle ilgili olarak Hikmet Bayur’dan, Çanakkale Savaşları esnâsında Mustafa Kemal’in karargâhında geçen şu anekdotu aktarır: “O, Enver’in göğsünde altın imtiyaz madalyasını görünce, ‘Sen bunu nerede kazandın?’ diyerek madalyayı onun göğsünden alıp kendi göğsüne takar. Enver, işi gülümseyerek karşılar” (Kösoğlu, age. s.367) Tabiî durum Kurtuluş Savaşı esnâsında, özellikle Sakarya Savaşı’nın kazanılmasının ardından Mustafa Kemal’in itibarının yükselmesiyle değişir. Hakimiyet-i Milliye’de Paşa’nın aleyhinde bir yazı çıkar ve buna sinirlenen Enver Paşa, Mustafa Kemal’e sert ve aşağılayıcı bir mektup yazarak ahlâkını bile sorgular. Buna rağmen mektubuna “Cenab-ı Hakkın şimdiye kadar yaver olan talihinizi vatanın selâmetine hâdim kılmasını diler…” ifadesini eklemeyi de ihmâl etmez. Enver Paşa, Mustafa Kemal’in şahsî bir diktatörlüğe ilerlediğini his ve beyan etmiş olmakla beraber her şeyden önce memleketin geleceğini düşünen; makam ve mevki hırsı olmayan yüksek karakterli bir ülkücüdür. Gerçekten de Mustafa Kemal hem siyâset hem askerlik konularında hırslıdır ve hatta bu siyâsetle ilgisi dolayısıyla Enver Paşa tarafından uyarıldığını da Rauf Orbay’ın hâtıralarından öğreniriz. (Rauf Orbay’ın Hatıraları, s. 157-158’den aktaran Kösoğlu, age., s. 373) Buna rağmen Enver Paşa, Mustafa Kemal’in askerî becerilerine güvenmekte ve kendisini takdir etmektedir. Mustafa Kemal, başarılarından ötürü taltif de görmüştür kendisinden. Talat Paşa, Enver Paşa’ya “kendisinin ölümü gibi bir emrivâki konusunda orduyu kime emânet edebileceklerini” sorduğunda Enver Paşa tereddüt etmeden “Mustafa Kemal’e” yanıtını vermiştir. Yıllar geçip hâtırâlar küllendikten sonra Mustafa Kemal Paşa da, Enver Paşa’yla ilgili şu sözleri söylemiştir: “Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurûb ihtişâmıyla batmıştır. Bunun ortasını târihe bırakalım” (Kösoğlu, age. s. 374)
 
Devlet-i Âliyye’yi Büyük Savaş’a sokarak onun mahvına sebep olduğu söylenir. Öyle ki en alâkasız zeminlerde bile yakın tarih konulu sohbetlerin içinde bu değerlendirme kullanılır. Nasıl bir propaganda makinesi işletilmişse, Paşa’nın temiz hâtırâsı bu denli büyük bir cinâyetle, aradan geçen yaklaşık bir asırlık zamana rağmen, lekeli kalmaktan kurtulamamıştır. 
 
Balkanlar’da yaşadığımız yenilgiden sonra Osmanlı Devleti Avrupa devletleri açısından sâdece bir paylaşma konusunun öznesi durumuna gelmiş ve Büyük Savaş öncesinde de bir yük görülerek ittifakların içine alınmak istenmemiştir. Osmanlı Devleti’nin Roma büyükelçisi Nail Bey, İngiltere, Rusya ve Fransa’nın 9 Ocak 1913’te devletimizin paylaşılması ile ilgili görüşmelere başladıklarını ve savaş çıktığı zaman bu işlerin tamamlanmış olduğunu kaydeder (Kösoğlu, age. s. 222). Devlet, başta İtilâf devletleriyle yakınlaşmaya çalışmış, hatta Talat Paşa Çar’a ve Rus Dışişleri Bakanı’na anlaşma tekliflerinde bulunmuştur. Sazanov’un müstehzi tavrı ve İngiliz Grey’in reddi yapayalnız olduğumuzun göstergeleriydi (Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, 2006, s. 512). Almanya dahi, eğer imparator bu ittifakı istemeseydi bizimle müttefik olmak niyetinde değildi. O dönemde Alman Başbakanı bu ittifâkı “Almanya için en büyük musibet” saydığını söylemiştir. (Kösoğlu, age, s. 235) Enver Paşa’nın 22 Temmuz 1914’te Alman Büyükelçisi’ne yönelttiği ittifak teklifi olumsuz cevaplanır. Nevzat Kösoğlu’nun kitabında belirttiği gibi bu devletlerin nazarında artık “Osmanlı, paylaşılacak oklanmış bir avdır; gücünden yararlanılacak bir devlet değil!”(Kösoğlu, age., s. 224) Neticede biz savaşa girmemiş olsaydık kaderimiz yine de savaşın galibi olacak devletler tarafından belirlenecekti. Rauf Orbay bu savaşa girmek dışında bir şansımız olmadığını hâtıralarında kaydetmiştir. Enver Paşa ve arkadaşları da koyun gibi beklemektense savaşarak sonuca râzı olmak gerektiğine hükmetmiş ve Osmanlı’nın şânına yaraşır destansı bir mücâdeleyle kolay lokma olmadığımızı adüve göstermişlerdir. Zira Osmanlı Devleti kendisinden beklenmeyecek bir güçle pek çok cephede savaşı sonuna kadar sürdürmüş ve yine en son silâh bırakan taraf olmuştur. “Avrupa’nın hasta adamı”, kendisini bu şekilde tanımlayan Moskof İmparatorluğundan daha azimli ve uzun ömürlü çıkmıştır. Bu da Enver Paşa’nın Balkanlar’da yaşadığımız zilletten sonra orduda yaptığı reformlar sâyesinde olmuş; sonraki millî mücâdele yıllarının azimli askerini de o yaratmıştır. Balkan fâciâsında yer yer tek kurşun atmadan teslim olan ordu, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Galiçya’da, Hicaz’da destansı mücâdeleler vermiştir. 
 
Sonuçta toprak bütünlüğümüzü tanıyan tek devlet olarak Almanya’yla berâber savaşa girdik; ama bu, iki devlet açısından nitelik itibâriyle farklı bir savaştır. Tanin gazetesi başyazarı Muhittin Birgen “Savaş, Almanya için bir dünya siyâsetidir; bizim için yaşamak yahut yaşamamak meselesidir” diyerek mecburiyetimizi güzel dillendirmiştir. (Kösoğlu, age, s. 239) Enver Paşa kör bir Alman hayranı olduğundan değil, yukarıdaki gerekçeyle Almanya yanında savaşa girmemiz gerektiğine inanmıştır. Nitekim ta Trablus’tan bu yana yazdığı kişisel mektuplardan biliyoruz ki Almanya’nın da memleketimiz üzerindeki emperyal amaçlarından habersiz değildir. Bir mektubunda şöyle yazmıştır: “…Bütün Avrupa’nın bizim zayıflamamız karşısında menfaati var… Almanya kendi cephesinden, Küçük Asya’ya el koyma vaktinin böylece daha da yaklaşacağını düşünüyor.” (Kösoğlu, age. S. 241) Ayrıca Cemal Paşa da Fransızlarla berâber olmak gerektiği inancındaydı. Görüldüğü üzere İttihat ve Terakki’nin üç önemli paşası sanıldığı gibi Alman muhibbi değildirler. 
 
Sarıkamış için de aynı Alman destekçiliği esas alınarak eleştiriler yöneltilir Enver Paşa’ya. Almanya’nın Avrupa’daki yükünü hafifletmek amacıyla cephe açtığı ileri sürülür. Oysa ki Rus ordusu topraklarımıza girerek burada cepheyi kendisi açmıştır. İlk saldırıyı başlatan onlardır. Ayrıca savaşın Avrupa’da kazanılacak zaferle sonuçlanacağı ve esas boğuşma alanının batı cephesi olduğu bilinirken müttefikimize bu amaçla yardım etmiş olmamızın yadırganacak ne tarafı vardır? Bununla birlikte Özhan Eren, “Sarıkamış’a Giden Yol” adlı kitabında 16 Ekim 1916 tarihinde Alman Büyükelçiliğinde Sarıkamış üzerine yeni bir cephe açılmasını teklif eden büyükelçiye, Enver Paşa’nın çok sert çıkıştığını kaydeder.(aktaran: Kösoğlu, age, s. 291) 
 
Sarıkamış Harekâtının cesurâne düşünülmüş ve düzenlenmiş bir plân olduğunu ve başarılı olsaydı Türkiye’ye çok menfaatler sağlayacağını bizzat Rus generali Maslovsky ifâde etmiş; bu harekât plânıyla ilgili “muazzam” değerlendirmesini yapmıştır.(F.Belen, Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, s. 195’ten aktaran Kösoğlu, age, s. 294) 25–26 Aralık gecesi Sarıkamış’a girilememiş olmasının savaşın yönünü değiştirdiğini yine Rus harp târihçilerinin ittifakla kabul ettiklerini Fahri Belen yazmıştır (F.Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti, s. 224, 1973’ten aktaran Kösoğlu, age, s. 297). Bu başarısızlığın sorumlularından biri de yeni baskısı İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan “Sarıkamış/ Birinci Dünya Savaşı Başlangıcında 3. Ordu / Kuşatma Manevrası ve Meydan Savaşı” adlı kitabında Enver Paşa’ya olmadık hakaretler eden 9. Kolordu Kurmay Başkanı Şerif İlden’dir. Enver Paşa için “Türklük ve insanlık faziletlerinden soyulmuş; Alman imparatorunun ücretli yamağı” gibi ifâdeler kullanmıştır.(Köprülü Şerif İlden, Sarıkamış, 2006, s., 259) Kendi cesâretsizlikleri ve inançsızlıkları yüzünden sebep olunan kayıpları Paşa’ya yükleyerek kendisini aklamak isteyen bu budala için Ziya Nur Aksun, şu ifâdeyi kullanmıştır: “Kendi kumandanına bu tarzda hücum eden adama ne denir bilmem; fakat asker demek kolay değildir” (Ziya Nur Aksun, Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı, s. 222, 2006) Gerçek bir asker olmadığı için de Kolordu Komutanı İhsan Paşa’yla beraber Sarıkamış’a vardıkları akşam Enver Paşa’nın hücum emrine uymamışlardır. Aynı şekilde Albay Arif Baytan da 28. Tümeni Enver Paşa’nın emrine rağmen Sarıkamış yerine Kızılkilise’ye yönlendirerek benzer bir hataya düşmüştür. İşte savaşı kaybettiren, Enver Paşa ve harekât plânı değil bu gibi başıbozuklar olmuştur. Askerin önünde ilerleyen, kar çukurlarında uyuyan Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili’ne “kızakla Sivas’a kaçan hâin” (Köprülü Şerif İlden,age,s,259) diyen Şerif İlden’e Ziya Nur Beyin dediğinden başka çok şey denebilir; ama yeri burası değil!
 
Sarıkamış’la ilgili tekrarlana tekrarlana kabak tadı veren bir terane de tek kurşun sıkmadan 90.000 askerimizin harcandığı yalanıdır. Nevzat Kösoğlu, kitabında Ramazan Balcı’nın General Maslovsky’ye dayanarak savaş alanında şehit düşen asker sayısını 23.000 olarak belirlediğini kaydetmiş. Buna, esir kampında açlık ve soğuktan şehit olan 5000 kişi de dâhildir. Rus yazar Muratof’un verdiği bilgilere göre de 16.000 Rus askeri ölmüştür. General Maslovsky, bu sayının daha fazla olduğunu ve 9000 Rus askerinin de donarak öldüğünü ifâde etmiştir.(Kösoğlu, age, s. 303) Ne gariptir ki hiç kurşun sıkmayan Türk askeri bunca düşmanı öldürebilmiştir. Belki de bu iddiânın sâhipleri Türk askerinin düşmanı elleriyle boğduğunu kastetmişlerdir. Belli mi olur, hamâkat parayla satılmıyor ki! 
 
Tabiî Sarıkamış’ta Turan için asker kırdırmak iddiâsının sâhipleri de çoktur. Biz bütün Türk coğrafyalarını Turan biliriz; ama Turan’dan kastedilenin Kafkasya ve ötesi olduğunu düşünürsek Sarıkamış’ın neresi Turan’dır?! Sarıkamış bizim vatanımız, Anadolu’nun mübârek bir parçası değil midir? Orada ölen asker, boş yere ve bir hezeyan uğruna değil, işgâlciye kahramanca direnmek, toprağını savunmak için düşmüştür. Artık müptezel iddialardan vazgeçmek ve hakkı teslim etmek gerekir. Askerliğimi yaptığım Göle Garnizonunun o zamanki komutanı bile bir tören esnâsında “…bu dağların üstünde boş yere yatan 90.000 askerden” dem vurmuştur. Bu nasıl bir ihânettir? Nasıl bir sözdür? Nasıl bir cinâyettir? 
 
Sarıkamış, Nevzat Kösoğlu’nun “Şehit Enver Paşa” kitabında yazdığı gibi “…bir savaş yenilgisi ve milletimizin yaşadığı gurur verici bir destandır” (Kösoğlu, age, s.304) Paşa'ya onca hakareti eden Şerif İlden dahi kitabını şu değerlendirmeyle bitirmiştir: "Tarihlere and olsun ki, büyük bir Türk ordusu bilgisiz ve deli komutanının hırsıyla yüksek dağlar üstünde kara kışın tipisiyle yüzyılların düşmanının güllesi ve kurşunuyla uğraşa cenkleşe ulusal bağımsızlık uğruna tümüyle mahvoldu da bir eri sırt çevirmedi." (Köprülü Şerif İlden, age, s. 267)
Enver Paşa’nın Türkistan’da ne işi olduğunu soranlar da az değildir. Kimisi bu sebeple o’nu onmaz bir hayâlperest, kimisi de kahramanlık ve sergüzeşt peşinde koşan bir herostratik olarak görmüştür. Oysa büyük şehit, ne için Türkistan’a gittiğini kendisi şöyle ifâde etmiştir: 
“Uzun zamanlardan beri Türkistan Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü arasındaki irtibat kopmuştur. Ben, Osmanlı ordularının başkomutanı ve İslâm Halifesinin damadı olarak oraya gelir ve Türkistan’ın bağımsızlığı uğruna ölürsem, bu köprüyü kurmuş oluruz” (Kösoğlu, age, s. 441). Evet, Enver Paşa ölmeye ve ölümüyle tıpkı Kür Şad’ın kendisinden yaklaşık 1300 yıl önce Göktürk bağımsızlığının ateşini tutuşturmuş olması gibi bir meşale yakmaya gitmektedir kutlu ata topraklarına. Ölmek ve ölümüyle milletine hizmet etmek inancındadır. 
 
Nitekim inşâ etmek istediği köprü 4 Ağustos 1922 Cuma günü, Pamir Dağlarının eteklerindeki Belcivan, Çegan Tepede Rus mitralyözüne karşı atı Derviş’in üstünde yalınkılıç koşarken kurulur. Ardı sıra koşan yiğitler ve şehâdet haberini alıp o tarafa yönelen Devletmend Bey de şehit düşerler. Bu düşüş, o'nun yükselişidir aslında. Buhara uleması Paşa’yı “Buhara’daki evliyânın en büyüğü Enver Padişahımız” der. Tabutunun kıymıkları uğur olsun, mutluluk getirsin diye halka dağıtılır. Tıpkı Yunus Emre gibi pek çok yerde makâmı vardır. Sakalından alındığına inanılan kıllar mübarek bilinerek saklanır ve mezarının gönüllü türbedarları olur. Ünlü târihçi Zeki Velidi Togan da Enver Paşa’nın “Türkistan toprağında ölmekle, bu ülkede ve Türk târihindeki en büyük görevini” yaptığını belirtmiştir. 
 
Onun hedefi, semeresini uzun vâdede alacak bir hedefti. Türkistan Türklüğü, Türkiye gibi büyük bir savaştan çıkmış şuurlu bir millet olarak mücâdele etmiyordu. Yine de Timur rönesansından sonra parçalanmış, yakın zamanda Rus baskısıyla dağılmış; kendi içinde çekişen pek çok unsurun yer aldığı bir coğrafyada insanları bağımsızlık bilinci ve ülküsü etrafında kısa sürede birleştirmeyi başarmıştır. Toprağa düşmesinden pek çok on yıl sonra bu millî ülkü gerçekleşecek ve sanki bunun bekçiliğini yapar gibi Çegan’da bekleyen mübârek naaşı da devletimizin girişimiyle, 78 yıl önce terk ettiği İstanbul’a getirilerek 4 Ağustos 1996 târihinde Âbide-i Hürriyet Tepesi’ne yeniden defnedilecektir.
 
Bu târihi yapan, Turan İhtilâl Ordusu Başkumandanı ve Emir-i Leşker-i İslam-ı Buhara Enver Paşa’ya selâm olsun! Bu târihi yazan Nevzat Kösoğu’na ise sonsuz müteşekkiriz.
 
ÖZBEK ŞÂİRİ ÇOLPAN’IN ENVER PAŞA’NIN ŞEHÂDETİ ÜZERİNE YAZDIĞI ŞİİR:
 
“Feryadım boğsun dünyanın bütün varlığını;
Ümidim son ipini de koparıp atsın!
Gazaptan titreyen genç yiğidin
Dolmuş mermiler sinesine taş gibi,
Dağlarda özgürlük diye gezen bir geyiğin
Matemler inmiş kara gözlerine,
Deryalar, dalgalar titreten bir yiğit,
Yediği darbelerin kahrından yıkılıp kalmış,
Kurtuluş yıldızı sanki hiçliğe karışmış
Senin son canını da düşmanlar almış.
Marmara boyları, Edirne yolu...
Çatalca Ovası, Boğaz geçidi,
Karpat Dağları, Trablus çölleri
Güzel Selanik’in şirin bahçeleri.
Şehitlerin yüzüne damlayan nurlar,
Bizi kan ağlattı bu kara haber.
Berlin sokakları yiğidin birini
Dopdolu koynuna alıp sardı,
Tiflis’in havaları da bir kurtarıcı yiğidi
Kara kanlara boyayıp toprağa saldı.
Tarihin rengini kanlarla karartıp dolduran
En son ümidinizi de kana boyadı o Belcivan
Ah nasıl uğursuz zamanlar gelmiş,
Feryadım dünyanın varlığını boğup öldürsün,
Kapkara bahtına şeytanlar gülsün!”
 
ENVER PAŞA’NIN ŞEHÂDET TUTANAĞI:
“Şehid-i Muhterem Enver Paşa Hazretleri, pek mukaddes ve âlî bir maksat peşinde, Buhara-yı Şerîfin Belh-i Cevan vilayetinin Çegan nam mahallinde, miladî 4 Ağustos 1922 ve kamerî 11 Zilhicce 1340 senelerinin Kurban Bayramının ikinci Cuma günü [*], gündüz öğle vaktine karib bir zamanda hun-i pâkini mahal-i mezkûr toprakları üstüne akıta akıta kahramanâne ve merdane bir surette rütbe-i şehâdete nail olmuştur.
(mühür ve imza)
Turan İhtilal Ordusu
Türkistan Cephesi Komutanı ve Emir-i Leşker-i İslam-ı Buhara Enver Paşa’nın Naibi Miralay Ali Rıza


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211