‘Yeni Türkiye’ ve ‘teamüller’
 Artık Yeni Türkiye’nin teamülleri vardı, herkes böyle bilmeliydi! 91. yaşını kutlayan cumhuriyet yine bir dönemeçte.

1960’ta 27 Mayıs Darbesi’ni yapanlar yeni rejimin adını ‘2. Cumhuriyet’ diye ilan ettiler. Sonra bundan vazgeçseler de o kullanım başka ellerde devam etti.

‘Devrim yapıyoruz’ ya da ‘Devrim olmalı’ dendiğinde, devrimlerin anavatanı Fransa’da olduğu gibi yeni olana bir rakam vermek âdettendi.

AK Parti’nin ‘Yeni Türkiye’ dediği dönem için ‘3. Cumhuriyet’ diyenlerin dayandığı mantık da bu.

“Biz burada devrim yapıyoruz beyim” diyor, tıpkı 27 Mayısçılar gibi.

Radikal değişikliklerin olabilmesi ‘hukuku’ askıya almakla ve ancak darbe-devrim retoriği ile mümkün.

Yeni devletin yeni sahipleri, kendi istek ve kurallarını ivedilikle hayata geçirebilmek için darbeye ya da ‘devrim’e yaslanmak zorunda.

Darbe gayrimeşruluğu ihtiva ediyor ama devrimin efsunlu bir karşılığı var.

O hâlde iki günde teamül oluşturmak, karşı çıkılamayan ve hukuk aranamayan devlet baskısı için yaşasın muhafazakâr devrimimiz!

Teamül, bir yerde, bir grupta, bir kültürde eskiden beri yapılagelen, alışılagelmiş tutumlar bütünü, âdetler demek.

Benzer durumlarda aynı davranış ve tutumların sürekli tekrarlanması…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ‘Yeni Türkiye Teamülleri’ dedikleri şeyler birkaç yıllık ‘de facto’ iktidar uygulamalarından ibaret.

AK Parti siyaseti, 2002’den itibaren ‘havuz’ dışında sürekliliği olan bir bütün değil. 2007 yeni bir aşama ama 2011 ve 2013 dramatik kırılmalara uğradı.

Yeni Türkiye diye ileri sürülen şeyler, 2011 sonrasını, hatta son bir yıllık süreci kapsıyor. 12 yıllık iktidar uygulamalarıyla ‘kopuş’u da anlatıyor.

Yeni teamül, AK Parti mirasının da reddine dayanıyor, paradoksal bir şekilde.

‘Yeni Türkiye’, ‘askerî vesayet’ olgusunun geriletilmesine paralel olarak özellikle Ankara’da‘SETA’ gibi düşünce kuruluşlarının sıklıkla dile getirmeye başladığı bir kavramdı.

2010 itibariyle gerçekten de ‘yeni’ bir durum olabilirdi.

Akil Adamlar Heyeti’nden çekildiğini açıklarken Deniz Ülkü Arıboğan, “Ama yeni Türkiye…”diyen gazeteciye, “Var mı o? Ben bir şey anlamadım!” diye cevap veriyor.

George Orwel’in 1984 romanındaki ‘newspeak’ gibi Yeni Türkiye’nin de gerçeklikle ilgisi olmayan yeni bir dil olduğu kanaatinde Prof. Dr. Mustafa Erdoğan da.

Özgürlük, demokrasi ve insan hakları temelli olayları değerlendirenler için ‘Yeni Türkiye’denilen şey ‘eski’nin yer yer daha bayağı bir şekilde dolaşıma sokulmasından ibaret.

Durum böyleyken ‘Yeni Türkiye Teamülleri’ diye bir şeyler dikte etmek ne kadar tanıdık! Madem kullanılıyor ‘teamül’, bu ne ola ki?

ŞİMDİ SİVİL OLDUN İŞTE TEAMÜLÜ

Türkiye’de demokrasi mücadelesi, sivillerin devlete hâkim olma mücadelesi ya da devletin gölgesi olmadan yaşama mücadelesi diye özetlenebilir.

Toplumsal hayat ‘devlet’ merkezli olamazdı, sivil hayatı kendi hâlinde rahat bırakan bir devletin inşası için seçilmişlerin devlete hâkim olması şarttı!

Yakınlarda DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu), TOBB’a (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) bağlı çalışan bir kurumken Meclis’ten çıkarılan torba yasayla bir bakanlığa bağlandı.

O ilgili bakan, “Artık DEİK daha sivil.” dedi.

Yeni Türkiye’de sivilliğin yolu devlete bağlanma ve devlet damgası yemekten geçiyor.

Devletin gölgesinde kalmayan ve devlet desteğine muhtaç olmayan sivil hayat gerekliliği, ‘Yeni Türkiye’ kavramı dolaşıma girince kaybolmaya başladı.

Başbakan danışmanlarının yazdığı ve kamuya açıklanan ‘millî mutabakat’ ilanlarına kayıtsız ve şartsız imza atmak durumunda olan muhafazakâr dernek ve vakıflar da ‘sivilliğin gereğini yapmış’ oldular!

Sivillik artık Ankara’nın istediğini yapmakla eşdeğer!

Dershane tartışmalarından bu yana, Erdoğan her yerde “Size devlet yeter” diyor.

Artık devlet var sadece!

Türkiye’de güvenebileceğiniz yegâne yer devlettir ve devletin uhdesine girmiş olanlar sivildir. Bunun dışında kalanlarla ilgili sıfatlar hazır:

güvenilmez, tehlikeli, casus, sakıncalı, tehlikeli... Hainlik başka bahis…

KARŞIMA ÇIKMA MAHVEDERİM TEAMÜLÜ

Gezi sürecinde bazı ‘yanlışları’ tespit edip raporlaştıran AK Parti milletvekili için liderinin ağzından “Onun defterini düreceğim, takılmayın ona!” sözleri dökülüyor.

Siyasi iktidarın içinde ya da dışında olmak fark etmiyor; büyük liderin görüşü aksinde bir şey dile getirdiğinizde kendinizi kapının önünde bulabiliyorsunuz.

Ya da hayatınızın mahvolması için çantanızı hazırlayıp bekleyebilirsiniz.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çankaya Köşk’ünde verdiği veda resepsiyonunda eşi Hayrunnisa Gül, hükümet medyasını ve çevresini kastederek “Bize yapılanlar 28 Şubat’ta yapılmadı.” deyiverdi.

Ve onların en önde gelenlerinin ellerini sıkmadı.

Sandıktan çıkmak, ülkede her şeyi yapabilme hakkına sahip bir ‘kral’ olmakla karıştırıldığında oldu tüm bunlar.

Partiden istifa eden eski Bakan İdris Naim Şahin, herkes için bir dosya tutulduğunu ima etti.

“Herkes söz söylerken, hareket ederken çok dikkatli. Aksi hâlde başına geleceklerden korkuyor çünkü.” deniyor.

Hizmet Hareketi’nin ‘biat’ etmediği için ağır saldırı altında olduğu görüşü hâkim.

“Sizleri ister terör örgütü üyesi ilan ederim, ister barış elçisi” gürzü acımasızca sallanıyor.

Değil kişiler, büyük kitleler baskı altına alınıyor. Röportajlar sırasında sık sık konuşmalar ‘of the record’a kayıyor. “Kendi başıma olsam sorun değil ama başkalarını riske atamam”sözünü sıkça duyuyoruz.

Zira müfettişler görev başında. Korku siyaseti eski Türkiye’den farklı olarak çok daha geniş ve etkili bir şekilde devam ediyor.

YENİ İTTİHATÇILIK TEAMÜLÜ

Osmanlı Hanedanı’nın devleti yönetme gücünün azalmasıyla ‘İttihatçılık’ın hız kazanması aynı dönemin ürünü.

İttihatçılık, darbe ile ülke yönetimini ele alan ve felakete götüren ekibin ürettiği siyasi kültür olarak literatürde kullanılmaya devam ediyor.

Devlet aygıtını ele geçirip hukuk ve vicdan dinlemeden her şeyi yapabilme hakkını kendinde görme tutumu bu.

Ali Bulaç, AK Parti örneğinde ittihatçılığın 2011 sonrasında ortaya çıktığını söylüyor. Dar bir ekip içinde işler kotarılıyor.

Sözgelimi, Millî Eğitim’le ilgili makro bir projede bakanın haberi olamayabiliyor, olması da gerekmiyor!

Liderden sonra ikinci adam olarak istihbarat başkanının geldiği Ortadoğu gerçekliği ile yüz yüzeyiz artık. Bir tür fedai gibi hareket etmek; hukuk tanımamak; sahip olduğu devlet ve medya gücünü tehdit ve baskı aracı olarak kullanmak; korkutarak, sindirerek halkı yönetmek de bir ‘teamül’.

Ali Bulaç’ın “Partiyi 3-4 yıldır ittihatçı bir grup yönetiyor.” sözlerini burada tekrar hatırlamak gerekiyor.

ÖZRÜ DAYAK YİYEN DİLESİN TEAMÜLÜ

Soma faciası olduğunda enerji bakanı hükümet adına olay yerindeydi.

Cenazelerin çıkarılması ve defin işlemlerine müzahir oldu. Madenlerin Enerji Bakanlığı’yla ilişkisi nedeniyle bakanın istifasını beklemek gerekirdi.

Fakat gazete ve televizyonlarda enerji bakanının iki gün boyunca aynı gömleği giydiği, gömleğini değiştirecek kadar bile vaktinin olmadığı şeklinde her kanaldan ‘güzelleme’ yapıldı.

Soma faciasının iki kahramanı vardı artık; birincisi sedye kirlenmesin diye çizmesini çıkartmaya çalışan işçi, diğeri de enerji bakanı.

Hem dönemin başbakanının hem de dönemin başbakan danışmanının girdiği tekme-tokat münasebetinde özür açıklamaları sadece tekme-tokat yiyenlerden geldi.

Artık bu da yeni bir teamüldü. Bundan sonra dayak atan değil, dayak yiyen özür dileyecekti.

Daha ‘edebî’ dille ifade edenler ise ‘yenildin özür dile’ şeklinde formülleştirdi.

MAĞDUR AİLE SANIK SANDALYESİNDE TEAMÜLÜ

Türkiye, 2013’ün mayıs ayı sonlarında Taksim Gezi Parkı çevresinde başlayan ve büyüyen tarihin en büyük siyasi krizlerinden birini yaşadı.

Hükümet, o parka yüz yıl önce var olan bir kışlayı yeniden dikecek, isterse AVM isterse rezidans olarak hizmete açabilecekti.

Yani hesapta tarihî eserin kurtarılması değil, o vesileyle başka bir bina dikmek vardı.

Buna karşı gelişen protestonun nereye vardığını biliyoruz.

Gezi sürecinde 10 kişi öldü. Onlardan biri de Ethem Sarısülük...

Onun ölümüne yol açan kişilerin ve polislerin yargılanması sürerken, geçen haftalarda ajanslara Ethem Sarısülük ailesinin sanık sandalyesine oturduğu fotoğraflar yansıdı.

Fotoğraf, ‘Nasıl oldu da öyle oldu?’ sorusuna aranan cevapları önemsizleştiren bir şekilde ortaya çıkıverdi.

BANKA BATIRMA TEAMÜLÜ

Bank Asya, faizsiz bankacılık alanında en çok bilinen banka.

Hizmet Hareketi’ni bitirmeye karar veren siyasi iktidar, bir yıldan beri hukuk ve bankacılık alanında ders kitaplarına girecek bir aktivasyon içinde.

Bazı devlet kurumlarının ve özel şirketlerin büyük meblağlarda parayı bankaya yatırıp‘operasyon’ günü geldiğinde anında çekmesi ve işadamlarına bizzat ulaşılarak ‘paranızı ivedi çekin’ baskısı ile Bank Asya’nın bir anda batması planlanmıştı.

Ki bu 5-6 milyar liralık bir ‘çekme’ durumunda ayakta kalmak bir hayli zorken, geniş mudi refleksi bu planı boşa çıkardı.

Finans sektörü, ekonominin belkemiği ve bu alanda spekülasyon, ‘aleyhte kasıtlı haber yapma’ suç; ama aleni ‘batırma’ kampanyası suç değil! Henüz hikâye bitmiş değil; Bank Asya direniyor.

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ TEAMÜLÜ

Olağanüstü anlarda ortadan ilk kaybolan şey gerçekler oluyor.

Gezi sürecinde iktidar cephesi ‘camide içki’, ‘Kabataş saldırısı’ ve ‘Dolmabahçe baskını’gibi delillendirip ispat edemediği şeyler ileri sürdü.

Hâlen de ‘gerçekmiş gibi’ sunmaya devam ediyor.

‘Camide içki’ yalanını ortaya çıkaran Süleyman Gündüz, Yeni Şafak’taki köşesini kaybetti.

Eski Türkiye’de de olan şeylerdi ama ‘yalanlar üstüne’ siyasetinin zirve anı 2013’ten bu yana tam gaz devam ediyor.

O günden bu yana iktidar cephesinden tam anlamıyla ‘yalan rüzgârları’ esiyor. Mesela, Erdoğan’ın televizyon kanallarında canlı izlenebilen BM konuşması sırasında salonun bomboş olduğu görüldü.

Ancak ertesi gün Star gazetesi, dolu salona konuşan Erdoğan manşetiyle çıktı.

17 Aralık sonrası ‘operasyon’ haberciliği görülmemiş hünerler sergiledi.

Obama-Erdoğan görüşmesinin kamuoyuna yanlış aksetmesi üzerine Beyaz Saray ilk defa bir ülkenin devlet başkanını yalanladı.

Medyada görülen şey iktidardaki durumun yansımasından ibaretti.

Eski Türkiye’de de yalanlar vardı, yalanlara dayalı operasyonlar da; ama böylesi ne görüldü ne de işitildi!

VATAN HAİNLERİ TEAMÜLÜ

Cumhuriyet tarihi bir yerde ‘hainler’ tarihi! Devletle ihtilafa düşen ya da devlet elitlerince sakıncalı görülen, kendine pek çok sıfat seçmeli.

‘Hainlik’ de onların en başında geliyor.

Aslında güzel gelişmeler de vardı.

Tozlu raflara kaldırılan ‘Dersim katliamı’ için Erdoğan ‘özür’ bile dilemişti.

Demokrasiyi ilerleteceksek geçmişle yüzleşmek kaçınılmazdı.

12 Eylül ve 28 Şubat’ın yargılanması gibi...

Tatmin edici sonuçlar çıkmasa da bu bir adımdı.

Devlet kendi vatandaşının üzerinde ‘ceberut’ bir idare kuramazdı ya da bir gün mahkemede hesabını verirdi.

Ötekileştiren devlet tarihe karışacaktı artık.

Ama yeni dedikçe eskiye doğru gidildi.

‘Muhaberat devleti’ algısını haklılaştıran HSYK, MİT ve İnternet yasaları çıkarıldı. Milyonlarca kişiye ‘çapulcu’, ‘haşhaşi’, ‘casus’ demeleri bir yana; toplumsal kesimlerin varlığını ortadan kaldırma siyasetini devreye soktular.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın ‘eleştirel’ tutumu onun ‘hain’ damgası yemesi için yetti.

AK Parti’nin 2008’de kapatılmamasının en önemli aktörü Haşim Kılıç bile ‘hain’ ilan edildi.

TÜSİAD’ın Anadolu’ya ve AK Parti sosyolojisine en yakın başkanı Muharrem Yılmaz, hukuk ve siyaset alanlarındaki gelişmelerin uluslararası güvensizliği körüklediğini belirtip ‘dikkatli olma’ çağrısı yaptıktan bir süre sonra bizzat Erdoğan tarafından ‘hain’ listesine dâhil edildi.

Hükümete yakın medyada şirketleriyle ilgili karalama haberleri çıktı ve Yılmaz, TÜSİAD Başkanlığı’ndan çekilmek zorunda kaldı.

Artık, yerin altı kadar yerin üstü de ‘hainlerle’ dolu bir Yeni Türkiye var!

YAŞASIN MGK VE KIRMIZI KİTAP TEAMÜLÜ

Millî Güvenlik Kurulu (MGK), 27 Mayıs darbesiyle kurulmuş, ‘askerî vesayet’ döneminde‘paralel başbakanlık’ işlevi görmüş bir yapı.

En temel meseleler MGK’da görüşülür, ülkenin makro siyasi haritası orada çizilirdi.

Askerin ülkeyi yönetme kanalı ve biçimi buydu.

AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde AB mevzuatı çerçevesindeki küçük düzenlemeler bile önemli reformlar olarak kayda geçmişti.

MGK’nın varlığı bizatihi ‘güvenlik devleti’ demekti ve demokrasinin yokluğunun başlıca işaretiydi.

2011 sonrasında ciddi revizyonlar beklenirken MGK yeniden sistemin merkezine yerleşti.

İktidara yakın bir medya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın MGK’yı bakanlar kurulu gibi işleteceği müjdesini veriyor.

Erdoğan da ‘paralel yapı’ meselesini MGK gündemine getirerek kırmızı kitaba sokacağını açıklayarak sevinç dalgaları üretiyor! MGK siyasetine karşı olduğu için var olan siyasetin yeni yol haritası ‘kırmızı kitap’ artık.

Siyasetinin oturduğu merkez de orası. Bu, şu demek: Herhangi bir mahkeme süreci olmadan ülke insanını kovuşturmak, dinlemek, gerekirse ortadan kaldırmak mümkün olacak.

Viva MGK, viva kırmızı kitap!

Öte yandan, askerî vesayet sisteminin en önemli kurucu kurumu olan MİT’in herhangi bir reform süreci geçirmeden ustalık döneminin bir numaralı kurumu olması yeni dönemin karakterini tayin etti.

Artık, ‘millî güvenlik devleti’ algısı üzerinden yürüyen bir siyasi iktidar olgusu var ve bu hiç şaşırtıcı değil.

MİT, Türkiye tarihinde görülmedik bir şekilde gazeteler ve siyasiler yoluyla ‘açık övgü’ye mazhar oluyor. “Ne var canım, gazetecilik yaparken elbette istihbarat için bir şeyler de toplayabilirim” diyenler, bunu da normal bir şeymiş gibi yazanlar ‘Yeni Türkiye’nin en parlak gazetecileri.

ÇÖZMEME TEAMÜLÜ

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken değil ama kuruluşundan hemen sonra tek bir siyasi yorumun ve kesimin devlete hâkim olmasıyla ülkenin çoğunluğu ‘öteki’leştirildi. Dindarlar, Kürtler, Aleviler, komünistler, liberaller…

Kürt meselesi çeşitli tarihlerde farklı görünümlere bürünse de 70’lerin sol-devrimci etkileşimi sonrası PKK zuhur etti.

Terör örgütünün varlığını üreten, devletin demokratik olmayan yapısıydı.

O devlet yapısı 90’larda antidemokratik yapının devamı için yeni ‘terör’ dalgasını, yani PKK’yı işlevsel kıldı.

30 yılı aşkın süren, 40 bin kişinin öldüğü PKK ve Kürt meselesinde sivilleşme ve demokratikleşmeden başka bir seçenek yok.

‘Demokratik açılım’ yeterli hazırlık olmadığı için akim kaldı, yoğun çatışmalı bir dönemin ardından bu kez ‘çözüm süreci’ başladı.

Silahların susması ve anaların ağlamaması için bu tarihî fırsat değerlendirilmeliydi.

Ancak Türkiye’nin en temel meselesini çözmek için yola çıkarken, Kürt meselesine de kaynaklık eden otoriter ve ötekileştirmeci devlet siyaseti eş zamanlı olarak tekrar dolaşıma sokuldu.

Öcalan’ın yerine Gülen, PKK’nın yerine ‘Paralel’ yerleştirildi.

AK Parti eliyle devlet demokratikleşmemek için bir bahane daha üretmiş oldu. Hızla otoriterleşen ve muhaberat devletine dönüşen yapıyla ilgili eleştiriler dile getirildiğinde “Yoksa siz çözüm sürecine karşı mısınız, analar ağlasın mı istiyorsunuz?” denilerek susturuldu ya da susturulmaya çalışıldı.

Barış ve çözüm süreci, bir ülkenin totaliter bir yapıya kavuşturulması esnasında ‘susturucu’ olarak kullanılmak istendi, hâlâ da kullanılıyor.

Baskıcı ve ötekileştirici bir devlet yapısı nasıl çözüm üretebilirdi ki; tam da sorun buradan çıkmışken.

DÜŞÜNMEME TEAMÜLÜ

Eskiden militarist uygulamaları savunan kişileri dinlerken ‘Ne anlatıyor bu böyle!’ derdik. Yeni dönemde bu durum değişmedi, sadece sayıları arttı.

Türkiye’de düşünce kuruluşlarının mazisi eski değil; son yıllarda pıtrak gibi çoğalması, büyüyen Türkiye’nin politik seçenek arayışı gibi görülebilirdi.

Ne yazık ki onların da siyasi iktidarın propaganda timi olmak dışında bir işlevi kalmadı.

Gezi’ye ‘faiz lobisinin marifeti’, Kobani sonrası olaylara ‘paralel devletin müzahirliğinde gelişen olaylar’ diye yorum yapmak için düşünmeye gerek yoktu zaten.

Düşünce kuruluşlarının tümüyle iktidarın uhdesine geçmesiyle, iktidarın uhdesine geçen görsel ve yazılı medyada onların görünür olması ‘paralel’ ilerledi. “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ havasında, iktidarın arzuladığı siyasi seçenekleri savunmak, sevmediklerini kötülemek için sıraya girenler akademik uzmanlar değildi sadece. Bazıları eski usta, bazıları ‘yeni yetme’ gazeteciler aynı halkanın parçası oldu. ‘Kahvehane yorumcusu olamayacaklar gazete ve televizyonların başköşelerindeydi artık.

DENETLENMEME TEAMÜLÜ

Devlet harcamalarının iç denetimini Sayıştay yapıyor.

Bu, hükümetin faaliyetlerini de kapsıyor. Ancak son iki yıldır bütçeler Sayıştay denetiminden geçmeden yapıldı, aksine kural olmasına rağmen.

Medyanın sağlayacağı dış denetime muhatap olmamak için tarihte benzeri olmayan ‘iktidar medyası’ üretildi.

17 Aralık süreci mahkemelerin denetleme fonksiyonunu sıfırladı neredeyse.

Yolsuzluk ya da başka bir nedenle devlet gücünü kullanan erkin ya da kişilerin mahkemeyle muhatap olmayacağı, gazetelerde haber yapılmayacağı bir hukuk düzeni ve siyasi iklim inşa edildi.

Siyasi erkin hiçbir şekilde sınırlanamadığı ve denetlenemediği şeye ‘Yeni Türkiye’ diyoruz! Sandıktan çıkmış olmayı temel hakları ihlal etme yetkisi dâhil her şeye ve herkese karışabilme hürriyeti olarak gören bir Yeni Türkiye...

Seçmene ‘seçtiniz artık karışmayın’ deniyor. ‘Dokunulmazlar’ sınıfının olmayacağı bir Türkiye vaadi, yepyeni ve eşi görülmemiş bir dokunulmazlar sınıfı inşası ile devam ediyor.

RANT TEAMÜLLERİ

20-30 yıl önce de Türkiye dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında 14-15-16’larda geziniyordu.

Sadece dünya ekonomisi büyürken biz de bundan pay aldık ve zenginleştik ama dünya sıralamasında yerimiz çok değişmedi.

Yine de AK Parti döneminde ekonomi baş aşağıya gitmedi.

Lakin kaynağın belli bir zümreye gitmesinin şartları üretildi. Devlet eliyle kaynak dağıtmanın bilinen geleneksel hikâyesi zirveye ulaştı; rant hiçbir zaman tek elden bu kadar pervasız dağıtılmamıştı.

Aslında 2013’e damgasını vuran Gezi de bu sınırlanamayan kazanç tutkusunun eseriydi. Başka ekonomik faaliyetleri olan medya patronları ‘Alo Fatih’ hattına çok kolaylıkla çekilebildi. Susturulmuş bir kamuoyu önünde yolsuzluk davaları da kapatıldı. Dünyayla entegre olmuş Türkiye ekonomisini en çok keyfî ve güven vermeyen hukuk ile yasal süreçler tehdit ediyor artık. A

razi ve şehrin boş yerlerinden ‘rant’ üretme dışında gerçekçi bir ekonomik gelişme gerektiği uyarısı dışarıdan değil, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan geliyor.

Ekonomiye tehdit bizzat ‘karar alma’ mercilerinin tutumundan geliyor.

YENİ ANAYASA YAPMAMA TEAMÜLÜ

2011 sonrasında oluşan Meclis’ten en büyük beklenti ‘yeni anayasa’ idi. Sonrasında yeni anayasanın çıkmayacağı belli olan bir komisyon kuruldu.

Zaten Erdoğan’ın yeni anayasadan anladığı şeyin her şeyi kontrol eden ve denetlenmeyen bir başkanlık modeli olduğu ortaya çıktı.

Meclis’ten peşi peşine çıkan yasalar “İnşallah bu Meclis yeni bir anayasa yapmaz” dedirtti.

Sadece Erdoğan’ın isteklerini yapmakla yükümlü bir Meclis var zira. Yeni anayasa, devleti kontrol eden imtiyazlı bir gruptan çıkıp toplumun taleplerinin karşılık gördüğü bir ortak yaşam beyannamesi hüviyeti taşımalıydı.

Askerî vesayete karşı yürütülen ‘demokratikleşme’ süreçlerinde bu ideal vardı, şimdi yerinde yeller istiyor. 12 Eylül Anayasası yasaklarını bile yetersiz gören ‘tek adam’ iktidarının daha özgürlükçü bir anayasa yapamayacağı ortada.

YARGI KARARLARINA UYMAMA TEAMÜLÜ

“Türkiye’de hukuk askıda.” İşin vahametini kavramak için bu cümlenin kaç kez tekrarlanması gerekiyor?

Yeni Türkiye’de bağımsız olması gereken yargı ‘paralel’ bahanesiyle HSYK üzerinden neredeyse Adalet Bakanlığı’na bağlandı. İktidar var gücüyle asılarak, ‘havuç ve sopa’göstererek kendine yakın grubun son HSYK seçimlerini kazanmasını sağladı. Yeni Türkiye aktörlerinin kuvvetler ayrılığı kavramıyla pek arası yok.

Ertuğrul Günay bir parti içi tartışmada hâlen bakan olan bir kişinin ‘ama İnönü bunu yapmıştı’ dediğini hatırlatıyor.

Bugünkü durumu ancak tek parti uygulamaları karşılayabiliyor. Yargının da siyasi erke bağlanması arzusu ve yaklaşımı gizlenmiyor.

Atatürk Orman Çiftliği’ndeki yeni Başbakanlık -ve sonra yeni Cumhurbaşkanlığı- inşaatının durdurulmasına dair yargı kararına uyulmaması ‘yeni teamül’ diye adlandırılıyor.

17 Aralık’tan bu yana, mahkemeler dağıtılıyor, anayasaya aykırı kanunlar çıkartılıyor, hukukla bağdaşmayan yeni mahkemeler kuruluyor, Erdoğan ‘yeni dalgaları’ haber veriyor, ‘kırmızı bülten çıkarırız gerekirse’ diyor.

Yargısal bir eylem tamamıyla siyasetin eylemine dönüşüyor.

Yargı yılı açılışlarında yüksek yargı kurumunun başındakilerin ‘eleştirileri’ni duymak istemeyen siyasi iktidar, yeni teamülü ‘Artık o konuşmalar olmayacak!’ diyerek açıklıyor.

FAİLİ MEÇHUL TEAMÜLÜ

Devlet yönetiminin rutin dışına çıkması ve hukukun aşılmasıyla faili meçhullerin baş göstermesinin aynı zamanların ürünü olması tesadüf değil. Eğer hukuk işler ve paramiliter güçler kollanmazsa faili meçhuller de olmaz. Ergenekon soruşturmaları sürecinde kesilmesi gibi. Eğer ülkede kırmızı kitap siyaseti tekrar devreye girdiyse ‘faili meçhul’leri duymaya hazır olmalıyız! Güvenlik devleti uygulaması büyük tehdit olgusuna ve bunun için kişi ve grupların feda edilebileceği retoriğine dayanıyor. Gün geçmiyor ki tıpkı 90’larda olduğu gibi ensesinden kurşun sıkılarak öldürülenlerin haberi gelmesin. Kobani nedeniyle karışan sokaklarda öldürülen 38 kişinin failleri bulunamadı. İki polis şefinin şehit düştüğü suikast için konuşma yasağı getirildi. Uludere’de öldürülen 34 kişinin hesabı sorulamadı. 301 kişinin ölümüne neden olan Soma faciasının da tek bir bürokratik ve siyasi sorumlusu yok. Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli kazasının aydınlatılması değil, kapatılması konuşuluyor. 93 faili meçhulleri bir yıl önce zaman aşımına uğratıldı. Adım adım güvenlik devletine gidilirken eskiler örtülüyor, yenileri ortaya çıkıyor. Sandıktan çıkanın sivil kıyafeti açığı örtmüyor.

İŞİN FITRATINDA VAR TEAMÜLÜ

Soma’da 301 kişinin öldüğü facia için Erdoğan, “İşin fıtratında var.” diyerek 19. yüzyıl İngiltere’sinden örnekler verdi. Mecidiyeköy’de Torunlar’a ait inşaattaki asansör kazasında 10 kişi öldü ve mahkeme şirket sahipleri için ‘takipsizlik’ kararı verdi. Aslında bu şaşırtıcı olmadı. Türkiye’de çalışan işçi sayısı 2 kat artarken sosyal güvenlik tedbirlerinin iki kat azaldığı medyaya yansıdı. Zaman’da çıkan haberden takip edelim: “Türkiye’de ölümle sonuçlanan iş kazası oranları 100 binde 20,5 iken bu oran Norveç, İsveç, İsviçre ve Danimarka gibi ülkelerde 100 binde 2’nin altında. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2014’ün ilk 8 ayında bin 270 işçi yaşamını yitirdi. Ölenlerin 325’i maden, 227’si inşaat, 162’si tarım ve 92’si taşımacılık iş kolunda çalışıyordu. Son 5 yılda iş kazalarında ölen işçi sayısı 6 bin 429.”

YAYIN YASAĞI TEAMÜLÜ

Hayati önemi haiz durumlar için ‘yayın yasağı’ anlaşılır olabilir. Nitekim IŞİD’in rehin aldığı Musul Başkonsolosluğu çalışanı 49 kişi ile ilgili yasağa oradakiler kurtulana kadar ciddi itiraz olmadı. Rehinelerin sağ salim dönmesi sonrası iktidar cenahı ‘bir kurtarma öyküsü’nü dolaşıma sokarken ‘hayati mesele aşıldığına göre artık konuşabiliriz’ diyenler pek hoş karşılanmadı, yer yer de ‘hainler’ olarak nitelendi.

Yayın yasağının fiilî durumu, o konuda yazmamak ya da yazılacaksa da yasağı koyanın ürettiği argümanlar üzerinden yazmak demekti.

Ancak yasak da, sadece iktidar lehine konuşmak da teamüle dönüştü. 52 kişinin öldüğü Reyhanlı bombalaması, 25 kişinin şehit düştüğü Afyon patlaması, 2 polisin şehit düştüğü Bingöl suikastı, Adana ve Hatay’da ortaya çıkan tırlar ve 17 Aralık yolsuzluk soruşturması resmen yayın yasağı getirilen olaylar.

Yayın yasağı getirilmediği hâllerde de yazılması ve konuşulması istenmeyen durumlarla ilgili fiilî yasaklar söz konusu.

Bu nedenle Türkiye ile ilgili pek çok gelişmeden yurtdışı yayınlar sayesinde haber alınabiliyor. 49 rehine karşılığında 100’ü aşkın IŞİD militanının teslim edildiği ya da buna aracı olunduğu iddiası bunlardan biri.

SEN BENİ NASIL PROTESTO EDERSİN TEAMÜLÜ!

8 Ocak 1994’te Miraç Kandili gecesi Şırnak Maden Karakolu’nda PKK ile girilen çatışmada şehit düşen Serhat Gencer’in ismini bütün Türkiye, Tayyip Erdoğan’ın 29 Mayıs 2012’de AK Parti grubundaki konuşmasında öğrendi.

Erdoğan, Gencer’in şehit düşmeden bir gün önce ailesine gönderdiği mektubu okurken Meclis’te gözyaşları döküldü. Sonrasında olaylar şöyle gelişti:

Serhat Gencer’in babası, aynı zamanda Şehit Aileleri Federasyonu’nun eski başkanı Mehmet Gencer, 14 Temmuz 2014’te çözüm süreci ile ilgili çıkartılan bir yasayı protesto için Kırıkkale Postanesi’nden Erdoğan’a kına gönderdi. Kendisine açılan dava ile ‘kamu görevlisine hakaret’ten 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Gencer’in açıklaması şu:

“Ben hakaret etmedim. Ama ses kesme davası açıldı. Sesimi 5 yıl keseceğim. Her türlü konuşmam suç kabul ediliyor.”

Aksiyon



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211