23 Mayıs 2014’te kaleme aldığım ‘’ABD’nin Kıbrıs Planı’’ başlıklı makalemde: ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs ziyaretiyle ilgili “KKTC’yi tanımadığını ve Rum kesimine giderek, Rumların Kıbrıs’ın temsilcisi olduğu mesajını verdiğinden bahsetmiştim. Kıbrıs Türk tarafına gittiğinde ise simgelerimiz, gurur duyduğumuz bayrağımız masalardan kaldırılıyordu. Maalesef bu görüşmelerde Türkiye’nin telkini var. Sayın Davutoğlu talihsiz açıklamalar yaptı ve Joe Biden’in adaya ve KKTC’ye gelişinin çok önemli olduğunu ifade ettiğinden ve Derviş Eroğlu’yla bir cemiyet başkanı gibi görüşüldüğünü’’ ayrıca 1962 yılından bu yana üst düzey bir ziyaretin elbette bir anlamı olmalı diyerek Jho Biden’in gelişinin altında yatan nedenleri de şu şekilde sıralamıştım.

· ABD, Rusya’nın Akdeniz’deki varlığını engellemek,

· AB’nin Rus doğalgazına olan bağımlılığını en aza indirgemek,

· Geri dönüşü olmayan Suriye konusundaki Moskova liderliğinin önüne geçebilmek,

· Ukrayna olayında, Rusya’nın karşısında dik duramayan ABD, Akdeniz cephesinden yarıklar açarak yeni mevziler yaratmak yan, ‘Kıbrıs müzakereleri’ konusuyla hem Türkiye’yi hem Kıbrıs halkını hem de Rusya’yı devre dışı bırakmak,

· Müzakerelerin devam etmesi ve iyi niyet göstergesi olarak da kapalı bölge Maraş’ın Rumlara hediye edilmesini sağlamak,

· Basın ve medyada gündemin petrol ve gaz rezervlerinin hangi yollardan nereye ulaşacağının görüşmelerininde ip uçları verildiğine göre, işzlenecek rota ile ilgili karar alıcı unsurların İsrail ve Rum yönetimlerinin olacağı,

· Hidrokarbon ürünlerinin hangi güzergahdan geçeceği ve değerlendirileceği ile ilgili görüşlerimi sıralamıştım.

Dolayısıyla ABD’nin, İsrail ve Kıbrıs coğrafyası arasında açık denizdeki gaz rezervlerinden dolayı bölgeye olan ilgisinin arttığını, Joe Biden’in esasen Kıbrıs davasının çözümü için değil bilakis Kıbrıs açıklarındaki gazın ABD şirketlerince paylaşımı amacıyla adaya geldiğini kaleme almıştım.
Günümüze döndüğümüz de ise, Kıbrıs’ta yürütülmeye çalışılan müzakerelerin doğurduğu en büyük sorunlardan biri, Türk tarafının karartma uygulaması ve bu anlamda da hangi konuların görüşüldüğü bilgilerinin paylaşılmamasıdır. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, 23 Temmuz 2015’te müzakereler ile ilgili basına yapmış olduğu açıklamada; ([1])‘’ Rumlar ve Türkler’in kuracağı yeni devlete ‘Birleşik Kıbrıs Federasyonu’ adının verilmesini planladıklarını buna ilaveten yönetim ve toprak paylaşımına ilişkin konularda ise aldıkları mesafeden bahsetmiştir.

Anastasiadis ve Mustafa Akıncı’nın Birleşik Kıubrıs Federasyonu açıklamalarının detaylarına bakacak olursak: Kıbrıs müzakerelerinde Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlük dışında her konu konuşuldu. Ancak hassas olan toprak konusunda Türk ve Rumlara bırakılacak yüzdelik oranlar ve paylaşılacak yer isimleri sona bırakıldı.([2])

Mehmet Ali Talat döneminde Annan planında da, tüm doğal kaynakların ‘Ortak devletin’ denetimine verildiğini, Kuzey Kıbrıs’ta akan derelerin dahi ortak devletin kontrolünde olacağını, Kıbrıslı Türklerin AB’ye uyum çalışmalarını gerçekleştirmeden alelacele AB’ye alınmak istenmesinin de arkasında yatan en önemli unsurlardan birinin bu olduğu bilinmektedir. Bu konuların derinliklerini AKP hükümetinin de bildiğini ve Rum kesimi ile Mısır arasında konuya binaen imzalanan anlaşmaya istinaden, Mısır’a nota vererek tepkisini ortaya koyduğu ve bölgeye sismik araştırma gemisi gönderdiğini biliyoruz.

Dolayısı ile ABD ve AB Kıbrıs adasının tümünü AB’nin içine almak kaydıyla, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz rezervlerinin tamamını control altına almak istemektedir. ([3]) ABD ve AB tüm bunları gerçekleştirirken de diğer yandan iki ana noktadan hareket etmektedir. Birincisi garantör devlet olarak Türkiye’yi bu enerji rezervlerinin uzağında hatta mümkünse dışında tutmak, ikincisi ise başlatmış oldukları çalışmalara uluslararası hukuk kılıfını uydurmaya çalışmaktır.

Ancak uluslararası deniz hukukuna göre, petrol ve gazın bulunduğu bölge ile alakalı herhangi bir siyasi sorunun da bulunmaması gerekmektedir ki bu bölgede zaten bir siyasi sorun vardır ve bu sorun da devam ettiği sürece bölgede herhangi bir araştırmanın yapılamayacağıdır.

AB ise Kıbrıs’ta bir çözüme aslında yanaşmak istememektedir. Zira AB’nin Kıbrıs’taki en temel amacının, Rum yönetiminin planlarını destekleyerek bir an evvel imzalanmasını sağlamak ve KIbrıs Türklerinin egemenlik haklarını ellerinden alarak petrol ve gaz rezervlerine sahip olmak isteyişidir.

Bu meyanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, 12-13 Nisan tarihleri arasında Almanya Dış İşleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in davetlisi olarak ki Almanya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ve Cumhurbaşkanını tanımamakta sadece Kıbrıs Türk tarafı lideri olarak değerlendirirken, bu görüşme de çok manidar olsa gerek.

09 Nisan 2016’da Alman Deutsche Welle’nin ‘’ İstanbul’da katıldığınız uluslararası bir konferansta global ağların içiçe geçtiği, kimsenin tek başına yaşama seçeneğinin olmadığı bir dünyadan söz ettiniz. Kıbrıs’taki müzakere süreci yıl sonuna kadar, uzun yıllar dünyadan soyutlanarak yaşamak zorunda kalan Kıbrıs halkını dünyayla yeniden buluşturacak bir sonuç verir mi? sorusuna Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı: ‘’Bunun için uğraşıyoruz ve 2016’nın bu anlamda önemli bir yıl olduğunu hep başından beri söylüyoruz. Son olarak Ocak 2016’da katıldığımız Davos ekonomik forumunda da sadece ben değil, sayın Anastasiades debunu dile getirmiştir. BM’de, AB’de, Türkiye ve Yunanistan’da aynı düşüncededir. Bu yılın bir çözüm noktası olması noktasında hemfikirler. Ama herşeyin ötesinde halkımız bunu istiyor. Dolayısı ile şu andaki müzakere sürecine baktığımızda da bunun olmaması için gerçekten ben bir neden göremiyorum.’’ ([4])

Öyle anlaşılmaktadırki, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, Kıbrıs davasının efsane lideri merhum Rauf Denktaş ve Kıbrıs Türk halkının birlikte vermis olduğu mücadeleden ya bihaberdir ya da ver kurtulcu bir yaklaşımda olduğu aşikardır. Zira Mayıs 2015’te başlayan müzakere sürecinde Mustafa Akıncı ve ekibinin uluslararası müzakereler konusunda acemiliği, heyetini oluşturan genç kitlenin de Kıbrıs sorununun tarihini bilmediği, heyette uluslararası bir hukukçunun dahi yer almadığı ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca Mustafa Akıncı’nın açıklamaları göstermektedir ki KKTC müzakere heyeti, BM hukukuna girmiş olan ‘’İki Kesimlilik’’ ilkesinden tamamen vazgeçmiştir. Mehmet Ali Talat döneminden bu yana iyice sulandırılan ve geri adım atıla atıla verilen tavizlerle ilkeler bugün tamamen yok sayılma noktasına dahi getirilmiştir.

Oysa ki Kıbrıs davası ve Kıbrıs sorunu konusunda ada da yaşayan ve Türkiye’de konuyu takip eden Türklerin de bir hesabı ve beklentileri de vardır. Tüm bu olumsuz müzakere süreçlerine ragmen hiç bir şey tam anlamıyla kesilmiş, kapanmış değildir.

KKTC Milli Konsey’in değerli yöneticileri ve Kıbrıs davasının efsane/kurucu lideri Rauf Denktaş’ın yolundan gidenlerin de elbette söyleyecekleri vardır. İşte aziz Kıbrıs Türklerinin konuya bakışları:

Rum-Yunan ikilisinin, bir yandan kamuoyu önünde uzlaşmaz imajını iyileştirecek ılımlı tavırlar sergilerken, aynı zamanda vazgeçilmez kırmızı çizgilerimize yönelik çok yönlü açık bir saldırı kampanyası sürdürdükleri ile ilgili endişelerdir. Bu bağlamda gerek Rum, gerekse Yunan yetkililer sürekli olarak:

a- Olası bir anlaşmada Anavatan Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün asla kabul edilemeyeceğini ve Türk ordusunun adadan tümüyle çıkıp gitmesini önşart olarak ileri sürmektedirler.

b- Türkiyeden gelip adaya yerleşen, burayı vatan bilen, vatandaş olan, burada doğup büyüyen, evlenen, aile kuran, ekonomimize-üretimimize katkıda bulunan, eğitimini ve askerliğini burada yapan kardeşlerimizin tümüyle adadan çıkarılması gerektiğini anlaşma için önkoşul olarak ifade etmektedirler.

c- Tüm Rum göçmenlerin geri dönme hakkının tanınmasını, bu bağlamda 100 bin Rum’un bizden alacakları yüzde 10 civarındaki topraklara, 60 binin ise bize bırakmak istedikleri %24-25 oranındaki bölgeye, yani Kıbrıslı Türklerin idaresi altındaki bölgeye dönmesini şart olarak ileri sürmektedirler.

d- Taşınmaz mal tazminatı konusunda ise KKTC’de taşınmaz mal bırakmış olan tüm Rumlara “mülkiyet hakkının” kullanımında ilk söz hakkının verilmesini, Kıbrıslı Türklerin 41 yıllık kullanımdan doğan “mülkiyet haklarının” ise ikinci derece geçerliliğe sahip olmasını; başka bir ifade ile Kıbrıslı Türklerin 41 yıllık kullanımdan doğan, “mülkiyet” üzerindeki ‘öncelikli’ söz hakkının ortadan kalkmasını talep etmektedirler.

e- 1963 Rum anayasal, sivil ve askeri darbesi ile Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ne dönüştürülmüş ve 1963’den sonra hukuken ‘yok’ hükmünde olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ([5]) bir anlaşmadan sonra ‘evrimleşerek’ Federal Kıbrıs Cumhuriyeti şeklinde ‘sözde’ Kıbrıslı Türkleri de kapsayarak devamını, KKTC’nin tasfiyesini ve Kıbrıslı Türklerin ‘demokratik’ haklara sahip bir azınlık “cemaat” statüsü ile, sürdürülebilir “iki toplumluluk” ilkesini içermeyen bu ‘sözde’ federal, gerçekte ‘üniter’ devlete katılmasını istemektedirler.

f- Olası bir federasyonun, Almanya’daki gibi üniter anlayışla yönetilen, güçlü bir merkezi hükümetten ve egemenliği olmayan “yerel yönetim özerkliğine” sahip eyalet yapısındaki idari bölgelerden oluşmasını talep etmektedirler. Bunun adına da “TEMİZ FEDERASYON-İŞLEVSEL DEVLET-ÜNİTER FEDERASYON” demektedirler.

g- Olası bir anlaşmanın “iki kesimlilik” ve “iki toplumluluk” ilkelerini korumak ve anlaşmanın Avrupa Mahkemeleri tarafından sulandırılmasını, etkisiz hale getirilmesini önlemek amacıyla saptanacak derogasyonların, AB’nin Birincil Hukuku (kalıcı derogasyon) olmasına karşı çıkmaktadırlar.

h- Kıbrıs adasının münhasır ekonomik bölgesindeki varlıkların “birlikte ve eşit söz hakkı” ile yönetimini ve kurulacak Federal Cumhuriyetin yeni anayasasında belirlenecek kurallar çerçevesinde “adil paylaşımını” kabul etmemektedirler. Sayın Anastasiyadis, Kıbrıslı Türklerin de, Kıbrıs adasının münhasır ekonomik bölgesindeki varlıklardan ‘ihtiyaçları’ doğrultusunda yaralanacaklarını söylüyor; federal anayasada belirlenecek kriterler çerçevesinde varlıklardan elde edilecek gelirlerin iki toplum arasında adil paylaşımını ise kabul etmiyor.’’ ([6])

KKTC Milli Konsey’in Sayın Cumhurbaşkanı AKINCI’ya Açık Mektubu;


Rum-Yunan yetkililerinin, Rum partilerinin-siyasilerinin, Rum basınının ve Kilisenin yukarıda özetlediğimiz hususları her gün yeni açıklamalarında vurgulamalarına karşın, üzülerek görmekteyiz ki gerek şahsınız, gerek sözcünüz, gerek müzakereciniz, gerekse hükümet tarafından bunlara hiçbir yanıt verilmemektedir. Bu durum ise onların haksız, hakimiyetçi, hegemonyacı dayatmalarının dış ve iç kamuoyunda taraftar bulmasına neden olmaktadır. Bunlara ilaveten Rum tarafı gizlilik ilkesine uymazken, seçimlerde verdiğiniz “şeffaflık-açıklık” sözlerine karşın, görüşmeler konusunda ağır bir karartma ve gizlilik uygulanması, Kıbrıs Türk kamuoyunun Rum basın haberleri ile oluşmasına neden olmaktadır. Basınımız ve Halkımız gelişmeleri Rum basınından öğrenmek durumunda kalmaktadır. Bu da iç cephemizde gereksiz tartışmalara, yanlış değerlendirmelere ve kutuplaşmaya neden olmakta ve Uluslararası camia nezdinde bu mesnetsiz taleplerin örtülü olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Endişe içindeki halkımız ısrarla aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır.

1. Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuna imza atan ve “kendi geleceğini belirleme” hakkı olan iki eşit kurucu halktan biri olarak, ayrı egemen halk statümüz (devlet statümüz) kabul ediliyor mu?

2. 11 yıllık mezalim, soy kırımına varan katliamlar, 15 Temmuz 1974 Enosis amaçlı Yunan darbesinin yol açtığı savaş sonrası toplu göç ve 2 Ağustos 1975 Viyana Nüfus Mübadelesi anlaşmasını izleyen iskan, topraklandırma ve eşdeğer mal yasası tahtinde yapılan işlemler, verilen tapular geçersiz mi sayılacak?

3. Devletin aldığı kararlar, Cumhuriyet Meclisinin yaptığı yasalar ve hükümetlerin bireylerle yaptığı akitler – feregatname ve koçanlar – iptal mı edilecek? Böyle bir politika, KKTC’nin varlığını sorgulanır hale getirmekle kalmaz, Federal bir çözüm için gerekli olan kurucu Kıbrıs Türk Devletinin varlığını da ortadan kaldırarak federal bir çözümü de imkansız kılar. Kıbrıslı Rumlar eğer gerçekten 11 Şubat 2014 belgesi kapsamında iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir çözüm istiyorlarsa, federal kurucu devlet olarak KKTC’nin varlığını ve hukuksal yapısını kabul etmek zorundadırlar. Bu öncelikli olarak çözümlenmesi gereken en temel sorundur ve federal çözümdeki “toplumsal eşitlik” ilkesinin esasıdır. Bu ilkesel sorun bugün itibariyla, çözülebilmiş midir?

4. Halkımız yeniden ve bazıları dördüncü kez göçe mi zorlanacak? Sözde Rum göçmen sorunu çözülsün diye yeni mağduriyetler mi yaratılacak? Olası bir federal çözümde, hem iki toplum arasındaki sürtüşmeleri; hem de toplumların kendi içlerindeki, anlaşmadan kaynaklanacak potansiyel sorunlarını asgariye indirecek yerde; bir sorunu çözelim derken çok daha fazla sorun yaratmış olmayacak mıyız?

5. Kıbrıs Cumhuriyetinin 1960 anayasasına göre, anayasal bakımdan gayrı meşru olan Kıbrıs Rum Devletinin olası bir federal anlaşma sonrası geçmiş kararları ve imza atmış olduğu anlaşmaları geçerli ve yasal sayılırken; Türkiye Cumhuriyeti dışındaki ülkeler tarafından tanınmamış olsa dahi, devletler hukuğuna ve uluslararası hukuğa göre meşru olan KKTC’nin; kararları, yasaları ve imzaladığı anlaşmalar geçersiz mi sayılacak? Özellikle mülkiyet konusunda, Mal Tazmin Komisyonunu bir emlak bankası haline getirerek, ve Demopulos kararının mülkiyette öncelik hakkını ‘kullanıcıya’ veren AİHM kararı ve yine AİHM’in “eski mağduriyetlere uygulanan telafilerin yeni orantısız haksızlıklar oluşturmadığından emin olunması” gerektiğini belirten yerleşik içtihadı temelinde, ağırlıklı olarak global takas ve tazminat yöntemiyle sorunu çözmek yerine; orijinal tapu sahibinin “mülkiyet hakkına” öncelikli tercih hakkı vererek veya bunun pazarlığını kabul ederek, bireysel çözüm yolunu benimsemek, kabul etmek; yaratılmış olan ‘stratejik’ hata yetmiyormuş gibi, tazminat değerlendirmelerinde, bir de, 22 tane kategori yaratmak halkımızın yeni oluşmaya ve kök salmaya başlayan ve zayıf olan sosyo-ekonomik dokusunu daha da bozarak; çözümü çok uzun yıllar gerektirecek mülkiyet sorununun, ekonomideki yatırımları Almanya örneğinde olduğu gibi durma noktasına getirerek telafisi mümkün olmayan bir ekonomik çöküntüye sebep olacağı aşikar değil midir?

1990’da Batı Almanya’yı ve Doğu Almanya’yı birleştiren Anlaşma (The German Unification Treaty of 1990), ([7]) Sovyet rejiminin Doğu Almanya’da kamulaştırdığı mülkleri, tazminat maksatları bakımından “mülkleri 1945 ile 1949 yılları arasında kamulaştırılan” ve “mülkleri 1949’dan sonra kamulaştırılan” olmak üzere, sadece ‘iki’ kategori yaratarak değerlendirmiş olmasına rağmen, sırf bu ayırım nedeniyle Mahkemelere intikal etmiş olan anlaşmazlıklar ile ilgili yasal süreç “hala daha” devam etmektedir!!!

1990’da Batı Almanya’yı ve Doğu Almanya’yı birleştiren Anlaşma’nın diğer ders alınması gereken bir özelliği; başlangıçta mülk tazminatlarının “malın iadesi” ilkesi çerçevesinde yapılması öngörülmüş olmasına rağmen, Doğu Almanya bölgesinde yaşayan Almanların gösterdiği sosyal tepki, yaşanan intihar olayları ve durma noktasına gelen ekonomik hayat ve istihdam yaratacak yatırımlar nedeniyle, iki sene geçmeden, “malın iadesi” ilkesi iptal edilerek orijinal mülk sahiplerinin, “kaybettikleri malın parasal değeri ile tazmin edilmeleri” ilkesi yürürlüğe sokulmuştur.

Mal tazminatları ile ilgili hayati öneme sahip diğer bir konu, kurucu Türk Devletinin toprak yüzdeliği kesinleşmeden ve iki bölgelilik ve iki toplumluluk birincil hukuk olarak kabul edilmeden böyle bir pazarlık kapısının açılması ki; iki bölgeli, iki toplumlu federal yapıyı ortadan kaldırmayacak mıdır?

6. Türkiyenin etkin ve fiili garantisi Rum taleplerine uygun olarak sulandırılacak mı?

7. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının tek taraflı değişikliği engelleyen 182.maddesine rağmen ve Kıbrıs Yüksek Anayasa Mahkemesinin 25 Nisan 1963 tarihli, Makarios’un 13 maddelik anayasa değişikliği talebinin anayasaya aykırı olduğunu belirten kararına rağmen; 30 Kasım 1963 tarihinde Parlamentoda 13 maddeyi Kıbrıslı Türklerin onayı olmadan “tek taraflı” olarak yürürlüğe sokarak anayasal darbe gerçekleştirmişler; Kıbrıs Cumhuriyetini “Kıbrıs Rum Cumhuriyeti”ne dönüştürmüşler; ve Akritas ve İphestos planları kapsamında 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türkleri Kıbrıs Anayasasından kaynaklanan kurucu ortaklık haklarından mahrum bırakarak; ekonomik, idari, sosyal, sportif ve kültürel izolasyonlara ve getolarda yaşamaya mahkum ederek; Kıbrıslı Türklerin ekonomik, sosyal, kültürel ve sportif yaşamda gelişememelerine, mallarını çok düşük fiyata satarak göç etmek zorunda bırakılmış olmalarına; şehitler, göçler nedeniyle parçalanmış ailelere; yatırım malları ithalatındaki kısıtlamalar nedeniyle Kıbrıslı Rumlardan ve gelişmiş dünyadan geri kalmalarına; ve tüm bunların sonucu olarak Kıbrıslı Türkler’de gelir kaybına, yetersiz sermaye oluşumuna/sermaye kaybına, can kaybına ve mülk değerlerinde olumsuz gelişmelere sebep olmuşlardır.

Tüm insani ve ekonomik kayıpların Dış İşleri Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı uzmanlarının bir araya gelerek oluşturacakları bir komite tarafından belirlenmesi, hesaplanması ve Cumhurbaşkanlığı müzakere heyetimiz tarafından görüşme masasına konulması gerekmiyor mu?

8. Yukarıda belirtilmiş olan Anayasal Darbe hukuksuzluğu yetmiyormuş gibi, Kıbrıs Anayasasının ve 1960 Anlaşmalarının öngördüğünden çok daha yüksek sayıda Yunan askerinin gizlice adaya çıkmasına göz yuman; daha doğru bir ifade ile adaya gelmesine ve 15 Temmuz 1974 Yunan askeri darbesinin gerçekleşmesine “davetiye çıkaran” Kıbrıslı Rumlar, tetikledikleri savaşı kaybettikleri için Savaş Tazminatı ödemek zorunda değil midirler? Aynen, ikinci Dünya Savaşını çıkaran ve savaşı kaybeden Almanya’nın, savaş sonunda ödemek zorunda bırakıldığı savaş tazminatları gibi?

9. Maraş bölgesi başta olmak üzere, Kıbrıs’ın birçok bölgesinde var olan, Kıbrıslı Rumların İngiliz sömürge İdaresi ile işbirliği yaparak ve Vakıf Hukuğunu çiğneyerek ‘gaspetmiş’ oldukları EVKAF malları; özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’deki Rum ve Ermeni Vakıflarına, zaman aşımı kuralı ‘uygulanmadan’, gaspedilen mallarının iadesi yönünde vermiş olduğu karar sonrası, toprak ve mülkiyet müzakerelerinde dengeyi Kıbrıslı Türklerin lehine değiştirebilecek kadar büyük öneme ve büyük ölçeğe sahiptir. Bu konu ayrı başlık altında Cumhurbaşkanlığı müzakere heyeti tarafından masaya getirilecek midir? ([8])

Rum-Yunan ikilisi kesin olarak savaş suçlusudur.

a. Akritas-İphestos planları,

b. BM Raporları [Doc. S/5950, Doc. S/7969, Doc. S/8286],

c. 15 Temmuz 1974 Yunan Darbesi,

d. 19 Temmuz 1974’de Makarios’un BM’de yaptığı konuşma ve

e. Yunanistanın Yüksek Mahkemesi’nin 2658/79 tarihli kararı bunu teyit etmektedir.

Hal böyle iken ve Rum-Yunan ikilisinin Türk tarafına savaş tazminatı ödemesi gerekirken, savaşı Türk tarafı çıkarmış ve kaybetmiş gibi Rum-Yunan ikilisi bizden tazminat ve utanmadan, sıkılmadan hala daha ‘çoğunluk’ hakları talep etmektedirler. Kıbrıs Türk toplumunu aşağılayan tavizci politikalar; halkın asgari taleplerini karşılamayan, toplumsal hassasiyetlerine kulak vermeyen ve istisnasız her konuda taviz veren politikalarla çözüm aramak barışa değil, savaşa hizmet eder.

Bu endişelerimizi ve belirsizliklerimizi gidermek amacıyla sizden açıklık ve şeffaflık talep ediyoruz. Birçok örgütü çatısı altında barındıran ve gelişmelerden endişe duyan Milli Varoluş Konseyi’nin düzenli olarak bilgilendirilmesini ve görüşme tutanaklarını okuma imkanı yaratılmasını talep ediyoruz. Müzakere heyetinin ve teknik komitelerin uzmanlarla takviye edilmesini ve görevlendirilen isimlerin kamuoyuna duyurulmasını talep ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı;

Son olarak, olası bir federal anlaşmanın dayanması gereken, vazgeçilmez olan, kırmızı çizgilerimizi bir kez daha bilgilerinize getirmek istiyoruz:

1. İki ayrı Halkı temsil eden iki eşit ve egemen Devletten oluşan bir konfederal çözüm arzu ediyoruz. 11 Şubat belgesi, Federal Merkezi Hükümete verilecek yetkiler dışındaki tüm yetkilerin tasarrufunu kurucu devletlere bırakarak, açıkca konfederasyondan bahsetmemiş olsa da, konfederal bir çözümün temellerini atmıştır. Federal Merkezi Hükümetin yetkilerinin ne kadar güçlü olacağı Kıbrıslı Rumların Federal Merkezi Hükümetteki “birlikte yönetim” yetkisini Kıbrıslı Türklerle “eşit statüde” ne kadar veya ne oranda paylaşmak istediklerine bağlıdır. Ancak, Federal Merkezi Hükümette Kıbrıslı Türklerin ‘toplumsal’ eşitlik ve dolaysıyla ‘toplumsal’ veto haklarının 1960 anayasasının gerisinde olmaması gerektiği açıktır.

2. Federal Merkezi Hükümet, hiçbir nedenle ve hiçbir şart altında, Federal Anayasa’nın merkezi hükümete verdiği yetkiyi aşamaz ve anayasal yetkisini kurucu devletlere hükmetmek maksadıyla kullanamaz.

3. Federal Parlamentonun alacağı Hukuk İlkeleri, Ülke Savunması ve Serbest Ticaret Hakları dışındaki tüm kararlar, kurucu federal devlet vatandaşlarının yapacağı plebisit ile yürürlükten kaldırılabilir olmalıdır.

4. Her kurucu Devletin (founding state) bütünlüğü ve güvenliği yanında, ulusal, kültürel, ekonomik ve sosyal değerlerinin anlaşma ile garanti altına alınması şarttır.

5. Herhangi bir kurucu Devletin, öteki üzerinde ‘herhangi’ bir nedenle hakimiyet ya da egemenlik talebinde bulunamayacağı Federal Anayasa’da açıkça belirtilmelidir.

6. Her bir kurucu Devlet kendi Halkı ve bölgesi üzerinde, kendi anayasal düzeni çerçevesinde kendi egemenlik ve hakimiyetine sahip olacaktır.

7. Yeni Federal Devlet, kurucu Devletlerin kendisini yetkili kıldığı şekilde tek bir Uluslararası kimliğe sahip olacaktır. Yeni oluşumun dışa karşı temsiliyeti, yeni ortaklığın iki ulusluluğunu yansıtacaktır.

8. En başta gelen güven yaratıcı önlem, Kıbrıs Türk Halkına ve Devletimize uygulanan insanlık dışı ambargoların kaldırılmasıdır. Ambargoların kaldırılmasını içermeyen hiçbir güven yaratıcı önlem paketi kabul edilemez.

9. Kapsamlı bir anlaşma, yeni hazırlanacak Federal Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile birlikte, ayrı ve eş zamanlı referandumlarla iki Halkın onayına sunulacaktır.

10. 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları iki kurucu devletin de toprak bütünlüğünü koruyacak şekilde, kapsamı genişletilerek, korunmalıdır.

11. Ayrı Referandumlar sonucu benimsenecek kapsamlı anlaşma yeni Federal Devletin Kuruluş Belgesi olacaktır.

12. Her iki kurucu Devletin vatandaşları, aynı zamanda oluşturulacak yeni Federal Devletin de vatandaşları olacaktır.

13. Yeni federal devletin her biriminde karar mekanizmaları uzlaşma (konsensus) ile sağlanmalıdır.

14. Kurucu Devletlerin, yabancı ülkeler ve bölgesel ve Uluslararası organizasyonlarla, kendi yetkili alanları çerçevesinde anlaşmalar yapma ve ilişkide bulunma hakları olacaktır.

15. Federal Kıbrıs Cumhuriyeti bakir doğumla oluşmuş yeni bir ortaklık Devleti olacak, yeni federal cumhuriyetin Avrupa Birliği üyeliği kapsamlı anlaşmanın bir parçası olarak ele alınacak; Birincil hukuk olacak ve gerekli kalıcı deregasyonlar alınmak suretiyle Kuruluş Belgesi ve yeni Federal Anayasa AB üyesi tüm ülkelerin parlamentoları tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir. Dolaysıyla, yeni federal devletin Avrupa Birliğine üyelik için yeniden müracaatı, hukuksal bakımdan kaçınılmazdır.

16. Referandumda, oylama günü ilgili kurucu Devletlerin vatandaşı olan herkes oy hakkına sahip olacaktır.

17. Kıbrıs Cumhuriyeti makyajı altındaki Kıbrıs Rum Devletinin, yeniden yapılandırılması veya anayasal düzenleme yoluyla devamı mümkün değildir.

18. Maraş ancak Türk idaresinde ve Vakıfların mülkiyet hakları korunmak suretiyle açılabilir.

19. Uluslararası Hukuka göre doğal kaynaklar Devletlere değil Halklara aittir. Hidrokarbon kaynakları ve diğer tüm doğal varlıklar Kıbrıs’ta her iki Halka ait olup müştereken yöneltilmeli ve yeni federal Kıbrıs Anayasasında belirtilecek kriterler kapsamında ‘adil’ bir şekilde paylaşılmalıdır.

20. Herhangi bir çözümde kurucu Türk Devleti bölgesine yerleşebilecek Kıbrıslı Rumların sayısı, Kıbrıslı Türklerin nüfusunun maksimum %10’u ile sınırlandırılacaktır ve her halukarda, kurucu Rum Devletinde yaşayacak Kıbrıslı Türklerin Rum nüfus içerisinde oluşturduğu nüfus oranını aşamayacaktır.

21. Yeni federal anlaşma Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi yürümediği taktirde, kurucu devletlerin “kadife ayrılık” hakkı olmalıdır. Ayrılma hakkı, Rumların iddia ettiği gibi, ‘bölücü’ değil; bilakis, bölünme olmasın diye karşılıklı konsensusu teşvik edecek, hatta zolayacak; adanın “federal bütünlüğüne” katkı sağlayacaktır.

22. Toprak konusunun, 12 Şubat 1977 Denktaş-Makarios Doruk Anlaşmasında da belirtildiği gibi “verimlilik, yeterlilik, güvenlik” kriterleri çerçevesinde ve Halkımızın 4. kez göçmen yapılmaması ilkesi temelinde ele alınması şarttır. İki bölgelilik ilkesi, Rumlara veya Maronitlere Türk kurucu devleti bölgesindeki topraklarda kantonlar verilerek sulandırılmamalıdır. Böyle bir ‘stratejik’ hata, hem iki bölgeliliğin “birincil hukuk” olmasını zorlaştırır; hem de, Kıbrıslı Türklerin ekonomik münhasır bölge içindeki kaynaklardan yararlanma hakkını azaltır.

23. Kıbrıs sorunu bir azınlık çoğunluk meselesi değildir. Kıbrıs’ta siyaseten eşit iki taraf (Egemen Halk) vardır. Taraflardan birisi ötekine hükmedemez, egemenlik empoze edemez. Bu unsurların olası bir anlaşmada muhakkak açıkça yer alması gerekmektedir. İngiliz Koloni Bakanı Alan Lennox-Boyd’un 19 Aralık 1956 tarihinde İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşma ve BM Güvenlik Konseyinin 1992 tarihli ve 750 sayılı kararı bu gerçeği, tartışılmaz bir şekilde teyid etmektedir.

Barış diye diye bizi çatışmaya, refah diye diye bizi ekonomik çöküntüye, özgürlük ve çağdaşlık diye diye bizi yeniden etnik çatışmalara götürmeyecek bir çözüm; temelleri hayaller ve ütopik düşünceler üzerine değil, Kıbrıs’ta yaşayan iki eşit halkın toplumsal gerçekleri üzerine kurulan bir çözüm ile mümkündür.

Değerli kardeşim, Rauf Raif Denktaş ve Düşüncelerini Yaşatma Derneği Genel Başkanı Latif Akça ile yapmış olduğum kısa mülakatta, KKTC Milli Varoluş Konseyinin yani Milli Konseyin bu açık mektubuna henüz daha Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın geri dönmediğini ve bilgilendirme yapmadığını maalesef sözlerine ekledi.

Belki 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkan ve Kıbrıs Araştırmaları Başkanı Sayın Gözde Kılıç Yaşın’ın şu hatırlatması, konunun anlaşılması bakımından etkili olacaktır diye düşünmekteyim. ABD Senatosu’na 29 Nisan 2015’te Vincent L.Morelli tarafından sunulan ve Mustafa Akıncı’nın seçilmesinden itibaren gerçekleşen olayları yorumlayan Cyprus: Reunification Proving Elusive başlıklı 20 sayfalık raporda ([9]) ‘’Akıncı’nın ekibinin çoğunun Kıbrıs sorununun tarihinden habersiz gençlerden oluştuğu’’ ve ‘’Anastasiadis için kolay bir zafer olacağı’’ söylenmekte; Acemi Akıncı’nın ekibiyle (‘’novice’’ Akıncı team) ile yırtıcı Anastasiadis’in (revanos Anastasiades team) ekibi Rumların taleplerine uygun bir anlaşma üzerinde uzlaşacaktır. Akıncı, Türklerin temel taleplerini tehlikeli şekilde riske atabilir.’’ öngörüsünde bulunulmaktadır.

Ayrıca Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis, gazeteci Korniliu Hacıkostas’ın “Amiantos-Pitsilia, EOKA’nın Kalbi” isimli kitabının tanıtımında, Kıbrıs sorununa değinirken, çocukluğunun kitabın isminin geçtiği Amiyando bölgesinde geçtiğini ve babası Hrisanthu Anastasiadis’in ise Amiyando polis karakolunda sorumlu çavuş olarak görev yaptığını anımsatırken babasının EOKA faaliyetine de yardım ettiğini, ayrıca evlerini ziyaret etmesinden dolayı “kahraman” olarak nitelendirdiği Evagora Papahristoforu ile de tanıştığını anlattı.([10])

Şimdi düşünün EOKA’cı bir babanın evladı ve bundan gurur duyan açıklamalarda bulunan, ülkenin yeniden birleşmesini, “işgal ordularından” kurtulmasını, ülkenin çağdaş bir Avrupa ülkesine dönüşmesini görmenin tarihi bir borcu teşkil ettiğini ifade eden cümleler kullanan Anastasiadis’in niyeti çok açık değil mi ?


[1] Adını koydular: Birleşik Kıbrıs Federasyonu, 23 Temmuz 2015, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29614266.asp;

[2] Birleşik Kıbrıs Federasyonu, Gözde Kılıç Yaşın, 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Balkan ve Kıbrıs araştırmaları Başkanı, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2015/07/24/8252/birlesik-kibris-federasyonu

[3] http://www.hurriyet.com.tr/index/akdeniz

[4] Akıncı DW’ye konuştu, 09.04 2016, http://haberkibris.com/akinci-dwe-konustu-2016-04-09.html

[5] (Kıbrıs Cumhuriyetinin Kıbrıs Rum Cumhuriyetine dönüştürüldüğü gerçeği Sayın Anastasiadis tarafından 25 Ağustos 2015 tarihinde Limasol’da gerçekleştirilmiş olan Dünya Kıbrıs Rumları Toplantısında açıkça dile getirilmiştir)

[6] Latif Akça, Rauf Raif Denktaş ve Düşüncelerini Yaşatma Derneği Genel Başkanı, ‘’Türkiye’nin garantörlüğü Olmazsa Ada’da Kalıcı ve Yaşanabilir Bir Anlaşma Olmaz’’, http://denktasdernegi.com/2015/08/26/akca-turkiyenin-garantorlugu-olmazsa-adada-kalici-ve-yasanabilir-bir-anlasma-olmaz/

[7](The German Unification Treaty of 1990), Documents End of the GDR and Unification, Unification Treaty (August 31, 1990), http://germanhistorydocs.ghi-dc.org/sub_document.cfm?document_id=78

[8] KKTC Milli Varoluş Konsey’in Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya açık mektubu, 11.06.2015, http://denktasdernegi.com/2015/11/06/cumhurbaskani-sn-akinciya-acik-mektup/

[9] Wincent L. Morelli, Cyprus: Reunification Proving Elusive Vincent L. Morelli Section Research Manager January 5, 2016 , http://fas.org/sgp/crs/row/R41136.pdf

[10] Anastasiadis, ‘’EOKA’ya Tarihi Borcumuz Var’’, 10.04.2016, http://www.gundemkibris.com/anastasiadis-eokaya-tarihi-borcumuz-var-171363h.htm

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211