Hüseyin Nihâl Atsız: Yaşamı, Mücadelesi ve Fikirleri
Hüseyin Nihâl Atsız, 20. yüzyılda Türkçülüğün fikir babası Ziya Gökalp’ın sistemleştirdiği Türkçülük fikrini, değişen dünya şartlarına uygun bir şekilde geliştirerek, devlet yönetimi, bölgesel devlet politikası, milli kültür hamleleri, medeniyet zihniyeti oluşturma gibi alanlarda üretken hale getirmekte adeta bir okul vazifesi görmüştür. Bu niteliği ile ardında fikirleri ve eserleriyle abideleşen dev bir şahsiyet bırakmıştır. Yapıtlarını meydana getirme aşamasında yaşamı boyunca verdiği mücadele, düşüncelerinin ve yapıtlarının her satırında ve cümlesinde yer edinmiştir. Yaşamı, fikirleri, verdiği mücadele ve yapıtları; bir bütünlük ve ciddiyet arz ettiği içindir ki, bugün milyonlarca Türk Genci tarafından adı ve fikirleri yaşatılmakta; Türk Dili, Türk Tarihi ve Türk Edebiyatı alanlarında bugün dahi en bilimsel noktalarda eserlerinden faydalanılmaktadır.

Hüseyin Nihâl Atsız’ı daha iyi şekilde anlatabilmek için öncelikle onun çok yönlülüğü üzerinde durulması gerekmektedir. Hüseyin Nihâl Atsız, insanoğlunun tarih boyunca gelişiminde hizmeti bulunan adı bugün dahi sıklıkla hatırlanan şahsiyetler gibi çok yönlü bir insandır. Hakkında yapılan değerlendirmelerde, Atsız; Türklük için fedakârlıktan kaçınmayan bir “Ülkücü”; kalemle bir insan ömründe yapılabilecek tüm hizmetleri yapmış bir şair, bir roman ustası, bir tarihçi, özgün bir üsluba sahip nesir ustası; bir öğretmen; Türk tarihi, kültürü, felsefesi konularında uzman bir Türkolog; Türklükle özdeş bir vicdana sahip düşünür ve fikir adamı; ilmi ve fikri yüksekliğine karşın, son derece mütevazi, misafirperver, güler yüzlü bir dost; vatansever ve Türkü seven bir dava adamı; Türk Devletinin ve Türk milletinin birliğine ve dirliğine yönelik saldırılarak karşı Türkçü mücadele veren bir şahsiyettir.

Mücadelelerle Dolu Bir Hayat.

Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905 yılında Kadıköy’de doğmuş ve ilköğrenimini buradaki çeşitli okullarda tamamlamıştır. Orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde yaptıktan sonra Askeri Tıbbiye’ye yazılmış ve burada 3. sınıfta iken Arap asıllı bir subaya selam vermeyi reddettiği için okuldan çıkarılmıştır. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine yazılmış ve 1930 yılında buradan mezun olunca Türkiyat Enstitüsü’nde hocası Köprülü zade M. Fuat beyin asistanı olmuştur. Fakat Türk Dil Kurultayı’nda diğer hocası Zeki Velidi Togan’ın Türk göçleri konulu bir ilmi zıtlaşma sonrası maruz kaldığı hücumlara tepki olarak, çektiği telgraf sebebi ile 1933 yılında asistanlıktan çıkarılmıştır. Burada Atsız, hocası Togan’a yönelik saldırılara tepki olarak, “Zeki Velidi Togan’ın talebesi olmakla iftihar ederiz.” ifadesini kullanmıştır. Bu dönemde bu olayların yaşanması ise Atsız’ın, Atatürk ile daha yakın bir temas kurmasını önlemiştir. Atsız, Malatya Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenliğine, daha sonra Edirne Lisesi’nde Edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. 1931’de Atsız Mecmua adlı dergiyi, 1933’te de Edirne’de iken Orhun Dergisi’ni yayınlamıştır. Dil, edebiyat, tarih vb. konularda yayın yapan Orhun’un 9.sayısındaki, resmi tarih tezini eleştiren bir yazı sebebiyle dergi kapatılmıştır. Atsız da bakanlık emrine alınmış ve 1938 yılında bu işten de uzaklaştırılarak kendisine devlet yolu kapatılmış, o da özel liselerde öğretmenlik yapmıştır. Türk Tarihi Üzerine Toplamalar ve Türk Edebiyatı adlı ilk ilmi yapıtlarını bu süreçte yayınlamıştır. Tanrıdağ ve Çınaraltı gibi milliyetçi dergilerde yazılar yazmış ve 1943 yılında Orhun’u yeniden yayınlamıştır. Bu derginin 15. ve 16. Sayılarında dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yayınladığı mektuplarda, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in tek taraflı bir kadrolaşma faaliyetinde bulunması nedeni ile istifasını istemiştir. Bu yazılarda sert eleştirilerde bulunan Atsız, sonunda eski arkadaşı fakat ideolojik olarak Rus Komünizmi görüşüne sahip Sabahattin Ali’nin açtığı hakaret davasıyla yargılanmaya başlamış ve Orhun Dergisi kapatılmıştır. Bu davalar büyük bir yankı uyandırmış ve gösteriler, öğrenci eylemleri görülmeye başlamış ve Atsız ile 22 kişi, hükümet darbesine teşebbüs suçlaması ile yargılanmışlardır. Atsız 6 yıl 6 ay ceza almış fakat Askeri Yargıtay bu kararları bozmuş ve davada herkes beraat etmiştir. Bu süreçten sonra da 1 yıl ve 2 yıl farklı kurumlarda görev yaptıktan sonra 3 Mayıs’ta Ankara’da verdiği bir konferanstan sonra görevinden alınmış, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevinin başına geçmiş ve burada 17 yıl çalıştıktan sonra emekli olmuştur. 11 Aralık 1975’te de vefat etmiştir.

Atsız Beğ-

Türk Milleti Kavramı


Hüseyin Nihâl Atsız, “Türk Irkı: Türk Milleti” adlı makalesinde Türk Milleti’nin tarifini yaparken, “Bizce yalnız Türk milleti vardır. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibirya’nın buzlu bir bucağında yaşayan bir Saka veya Litvanya’da yaşayan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız.(…) Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır. Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.” demektedir. Atsız bu makalesinde Türk Dilinin, Türk Milletinin milli kimliğindeki yerini açıklarken, “Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmayan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistan’da Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyleyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler.” demektedir. Bununla birlikte Türk Milleti için hizmet edenler için “Türk Halkı Değil Türk Milletiyiz” makalesinde kullandığı ifade ise başka bir açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır: “Türkçülere yedi, hatta yirmi kuşak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kabiliyeti ve araştırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve başka düşmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: “En büyük Türklerden biri olan Yıldırım Bayazıd”ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif” in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demiştir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir.”

Atsız devamında; “Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen topluluktur.” demektedir. Atsız’ın Türkçülük mücadelesinde komünizmin, bölgeciliğin ve mezhepçiliğin, Türk Devletinin ve Türk Milletinin varlığına yönelik yıkıcı tesirlerine karşılık verdiği mücadelenin temelini oluşturan millet kavramında kendisini göstermektedir.

Millet-Halk Ayrımı

Hüseyin Nihâl Atsız’ın yapmış olduğu millet tarifinde ise halk kavramı ile arasında, iki kavramı birbirinden ayıran kalın bir çizgi görülmektedir. Atsız’ın makalelerinde “Millet-Halk Kavramlarının Farklılığı” şu ifadelerle yer bulmaktadır:

“Son zamanlarda millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima “halk” kelimesini kullanırlar. Aşırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Şemseddin Sami “halk” kelimesini “ Kaamus-i Türki” adlı mühim eserinde “insanlar”, cem”iyyet-i beşeriyye, umum, cemaat, güruh, “kalabalık” diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime “milletin bir parçası” yahut “aşağı tabakası” anlamında kullanılır. “İstanbul Halkı” veya “Orta Anadolu Halkı” dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu”da doğan yahut oralarda yaşayan insanlar anlaşılacağı gibi “halktan yetişme” tabirleri de aynı manadadır. Halk=millet demek olsaydı “halktan yetişme”, halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdır.

Bundan başka “halk” yalnız o an için mevcut olan topluluktur. “Millet” ise üç zamanda da vardır ve “millet” bir “ var olma şuurunun” da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı şiddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıştır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye”deki insanlar “Türkiye halkı” olarak anıldığı zaman yalnız çalışıp kazanan, şuraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar “Türk milleti” olarak ele alınınca geçmiş yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savaşa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere “yığın” diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından başka bir şey değildir.

Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüştürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi’nden ve Tuna’dan Altayların ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değiştirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değiştirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt başlı sancak altında birleştirir, değişen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk’ten boşaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmışı en ileri ve en üstün seviyeye ulaştırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçekleştirir.”

Türk Birliği ve Turancılık Düşüncesi

Atsız 1934-Orhun 8. Sayı, 1952-Orhun-68. Sayı, 1973-Ötüken 6. Sayılarda Türk Birliği ve Turancılığı şu cümlelerle anlatmaktadır:

“Türkler vaktiyle birkaç kere birleşmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleşeceklerdir.”

“Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türleri birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir.”

“Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir. Turancılığı, bütün Türleri yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar.”

“Türk’e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkleri kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabancı millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği”nde alfabesi ayrılmış, yerli lehçesi edebî dil hâline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt”u hangi kuvvetle, hangi metotla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin?”

“Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlâka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kanı yabancı hissetmek, ya komünist yani vatan haini yahut da millî tarihi Malazgird’den başlatacak kadar cahil ve budala olmak lâzımdır.”

“Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Geniş bir vatana yayılmış olan Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hâkimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hâkimiyeti altında kalmış olan millettaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.”

Turancılığın Sınırı: “Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.”

Atsız ve Türk Milletinin Varlığında İslamiyet’i Gördüğü Yer


Atsız geride bıraktıkları ile bireysel dostlukları, kuvvetli edebi yönü, bilimsel donanımı, yılmaz bir dava adamlığı ile gündeme geldiği kadar din hususunda da gündeme gelmektedir. Bu noktada kendi dinini tartışmanın ne İslamiyet açısından ne Türkçülük fikriyatı açısından bir anlamı olmayacaktır. Gerçekten neye inandığını Tanrı’dan başkasının bilemeyeceği gibi, geçtiğimiz yüz yıl içerisinde maddeciliğe, ateizme, dinsizliğe, ahlaksızlığa karşı en çok mücadele veren isimlerin başında Hüseyin Nihâl Atsız gelmektedir. Bu konuda merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun sözleri, “Atsız, beş vakit namazında niyazında olan binlerce kişiden daha fazla din düşmanlarıyla mücadele etmiştir.” şeklinde durumu anlatmaktadır.

Hüseyin Nihâl Atsız ve İslamiyet konusunda, “Hüseyin Nihâl Atsız, Türk Milleti için İslamiyet’i nerede görmektedir”şeklinde bir soru sorulduğunda, Atsız, “Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka Müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüz bin şaman, birkaç yüz bin Hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır. Öyle görünüyor ki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve Hıristiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi Müslüman Türktür ve Müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.” demektedir.

Yine Türk Milleti için İslamiyet’in önemini belirten bir diğer sözü ise şu şekildedir: “Allah inancı ve dolayısıyla din, fert olarak da, millet olarak da vazgeçilmez manevî ve ahlakî büyük bir dayanaktır. Bu sebeple bugünkü Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslâm dininin, milli varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.” (Türk Milletine Çağrı, Orkun, 1.sayı, Şubat 1962)

Atsız’ın İslamiyet’le ilgili bir diğer sözü de şöyledir; “Hasan Bağcı, Türkçüleri “Allah’ı bir tarafa atmak”la suçlayarak fikri ve ilmi seviyesini göstermiştir. Türkçüler Tanrı’yı bir tarafa atmamıştır. Atmaz da. “Tanrı Türk’ü Korusun” sözü Türkçülerin sloganıdır. Tanrı, insan zeka ve idrakinin kavrayamayacağı yükseklikte olduğu için ikide bir onu ortaya sürerek, üzerinde kırıcı tartışmalar yapmanın aleyhindeyiz. Eski Türkler büyük saygı duydukları varlıkları öz adları ile anmazlardı. Tanrı, ne din göklerin bir yerindeki tahtının üzerindedir. Onun nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmeye imkân yoktur. Olsaydı din bilginleri asırlar boyunca birbirine girmezdi. Tevrat’ın Tanrı ile insanı aynı şekilde tarif etmesi ne kadar iptidai ise, dünyadan 400 km yukarıya fırlatan Rus astronotunun, uzayın sonsuz olduğunu unutarak “uzaya çıktım ama Tanrı’yı göremedim” demesi de o kadar budalacadır.”

Türkçülük


“Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.” diyerek Türkçülüğü açıklayan Atsız, Türkçülüğe Türk olmayanlara düşmanlık olma ithamında bulunanlara karşı da “Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.” demektedir. Medeniyeti oluşturan unsurların millî bir bütünlük içerisinde olması gerektiğini düşünen Atsız; Türkçülüğün temel amaçlarını “Kendimize dönelim. Ahlak, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, adet, anane ve her şeyde milli olalım.” ve “Türkçülük, büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hakimiyeti ve istiklali ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.” diyerek ortaya koymuştur.

Türkçülüğün medeni değerlere dair görüşlerinin olduğunu belirten Atsız, “Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk Kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.” ifadelerini kullanmaktadır. Atsız, Türkçülüğün düşmanları ve düşman olmayanları üzerinde de durarak, Türkçülük hareketi için açık prensipler belirlemiştir. Atsız bu konuda siyasal dincilik gibi tehlikeler dışında, “Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir. Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır. Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk,kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır. Siyonizm, Yahudisoyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.”demektedir.

Hüseyin Nihal Atsız

Atsız’ın Türklüğün Kalkınmasında Türk Kızına ve Türk Kadınına Verdiği Değer


Hüseyin Nihâl Atsız’ın, kendi tasvirinde Türk kadınına ve Türk kızına verdiği değer; son derece dikkate değer; medeni ve olgundur. Atsız, “Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir.” demektedir. Doğrudan bir eşitliğin olamayacağını, bilimsel açıdan bunun mümkün olmadığını belirterek, “Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.” demektedir.

Atsız, vermiş olduğu bu önemi anlatmak için “Genç Kızlarımıza Çağrı” adlı makalesinde;

“Her sosyal yapı, kadın ve erkek dediğimiz iki cinsin birbirini tamamlamasıyla var olmuş bir bütündür. Tek başlarına düşünülemeyen bu bireyler, birlikte yaratıcı bir güç kazanırlar. Erkek, kadınla beraberken daha bahadır, daha erdemli ve daha bilge olmak zorunluluğunu duyar. Kadın da bir erkekle birlik olunca daha soylu, daha ince ve daha içlidir. Türk milletinin sosyal yapısını incelerken de Türk kadını ile Türk erkeğinin birbirini tamamlayan bir bütün oluşu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Eğer yurt ve millet işlerinde kadın, gücünü erinin gücüne kalmışsa başarı elde edilmiş; tersine kadın, umursamaz olmuşsa her şey yarım kalmıştır. Bu gerçeği bilen Türk milliyetçileri, daha savaşın başında, Türk kadınını – bilhassa genç kızlarımızı – kendi aralarında görmenin büyük mutluluk olduğunu inanıyorlar. Onun için de sizleri kendi yanlarına, savaş alanına çağırıyorlar.”

“Ey genç Türk kızı; Atillalar, Alpaslanlar, Osman Beyler, Timurlar yaratıcı güçlerini hep sizin kucağınızda kazandılar, İbni Sinalar, Kaşgarlı Mahmutlar, Uluğ Beyler, Fuzuliler ve Barbaroslar sizden emdikleri sütün kudretiyle Türk tarihinin birer parlak yıldızı oldular. Siz, her çağda Türkçülük davasına kucak açıp süt verdiniz.

Genç Türk kızı, Kurtuluş Savaşı yıllarında İnebolu”dan Ankara”ya dek uzanan yolları dolduran kağnı kafilelerinin bütün insanları cinsdaşlarınızdı. Yamalı yorganını çıplak çocuğunun değil, nem kapmasından korktuğu, mermi sandıklarının üstüne örten sizin veya benim anam veya bacımdı. O savaşın kadın Mehmetçikleri, tarihimizin birer adsız bahadırıdır.

Ey genç Türk Kızı, Türk tarihinin büyük anıtlarında da sizin adınız, sizin ruhunuz var. Dünyanın en ince sanat eserlerinden biri olan Taç-Mahal* sizden biri için yaratılmadı mı? Fuzuli veya Nedim”in şiirlerinde her biriniz kendinizi bulmuyor musunuz? Ankara’nın Zafer Anıtındaki mermi taşıyan kadın da yine sizden biri değil mi?”

“Ey Genç Türk Kızı, yarının mutlu ve büyük Türkiye”sini kendine ülkü edinen insanlar senin gücüne, senin inancına, senin desteğine muhtaçtırlar. Bu çetin yolda karşı cinsi – her zorluğu göze almış delikanlı Türk – yalnız bırakmamak sadece Ödevin değil, boyun borcundur da… Sen ona yardımcı oldukça tarihimiz yücelecek, sen, yüceleceksin… Ey genç Türk Kızı, istedikten sonra her şeyi başaracağına inanıyorum. Çünkü: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” ifadelerini kullanmakta, Türk kadınına ve Türk kızına büyük bir önem vermektedir.

Tarihçiliği ve Bıraktığı İzler


Hüseyin Nihâl Atsız, Türk Tarihi ve tarihçiliği üzerinde derin tesirler bırakmıştır. MEB tarafından 1974 yılında yayımlanan Türk Ansiklopedisi için yazdığı maddelerde edebiyat, tarih, din ve askerlik tarihimizin önemli simalarını ele almıştır. Kendisinden önce keşfedilmemiş bir kahramanı ortaya çıkarmıştır. Çin kaynaklarında Chie-Shih-Shuai** olarak geçen bir Gök Türk Kahramanına, Kür-Şad adını vererek Bozkurtlar adlı romanını bu kahraman üzerine kurgulamıştır. Türk tarihine bölücü ve hanedancı bakışlara karşı kesin bir tavır koymuştur. Örneğin Timur-Bayezid savaşı için “Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır.” demekte; Selçuklu, İlhanlı, Osmanlı devirleri için “Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hâkimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.” şeklinde görüşlerini açıklamaktadır.

Gerçek dışı anlayışlarla tarihin ele alınmasına en büyük tepkiyi Hüseyin Nihâl Atsız vermiştir. Bu konuda, “Türkçülük, Tanzimat’tan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister. (…) Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.” diyerek tarihin gerçekçi anlayışla ortaya konulması gerektiğine dair kesin görüşlerini belirtmektedir.

Türk Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında sözleri şu şekildedir:

“Türkiye Cumhuriyeti, aşağı yukarı 3000 yıllık bir milletin 22 yüzyıldan beri aralıksız var olan devletinin bugünkü adıdır.”

“Devletin sınırları Mançuryadan Hazar kuzeyine ve Uralların batısına kadar uzanmaktadır. Bazen batıda daha ileri gittiği bazen de devlete başkaldıran bir kısım Türklerin resmî devleti tanımayarak ayrı bir devlet halinde yaşadıkları görülür. Fakat bunlar geçicidir ve vatanın büyüklüğünden doğmaktadır.”

“Aslında devlet tektir. Hatta birbiriyle çarpışan iki Türk devletinde bile biri, ötekinin daha büyük ve aslî devlet olduğunu tanımaktadır. Osmanlılardan İkinci Murad zamanında yazılan “takvim” şeklindeki bir tarihte Müslüman olmayan Çengiz, Ögedey, Güyük, Mengü ve Hülegü’nün rahmetle anılması Türklerdeki tek devlet prensibinin ifadesidir. Çarpışanlar “devletler” değil ‘hanedanlar’dır.”

“Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu, İlhanlı Devleti’nin uç beyliğinden doğmuştur; demek ki onun devamıdır, İlhanlı Devleti Anadolu’daki Selçuklu devletinin devamıdır. Anadolu’daki Selçuklu Devleti ile Batı Türkistan ve İran’daki Harzemşahlar Devleti Büyük Selçuklu Devleti’nin devamıdır. Büyük Selçuklu Devleti; Karahanlıların, Karahanlılar Uygurların, Uygurlar Gök Türklerin, Gök Türkler Aparlar, Aparların Siyenpilerin, Siyenpiler Kunların devamıdır. Bu devamlar kesintisiz, aralıksız bir tarihin kadrosudur. Yani biz, biri yıkılıp biri kurulan ayrı ayrı devletlerin değil, bir bütün halinde sürüp gelen bir devletin milletiyiz.”

Sonuç Niyetine

Hüseyin Nihâl Atsız’ın onlarca cilt kapsayacak mücadelesini, eserlerini, çok yönlülüğünü, hizmetlerini ve fikirlerini burada birkaç sayfaya sığdırmak mümkün olmayacağı için genel çerçevesi ile değinilmiştir. O, Türk Milletinin binlerce yıllık geçmişine rağmen genç bir millet olduğunun farkındalığıyla hareket etmiştir. Türk Milletinin birlik içerisinde olması, dil birliğinin sağlanması, kurallarının belirginleşmesi ve son halini alması, tarihî meselelerin hallolması hususlarında bir yol haritası çizmiş ve bu yol haritasında, üzerine düşeni ömrü yettiği ölçüde yapmıştır. Türkçülük fikrinin gelişmesinde Ziya Gökalp’tan sonra yol başçı olmuş ve Türkçülük fikrinin olgunlaşmasında birinci derecede rol oynamıştır. Türk Milletinin tarifini; tarihi ve sosyolojik olarak yapmıştır. Türk Birliği ve Turancılığın sınırlarını net bir şekilde çizerek, açık bir hedef göstermiştir. Kendi ömrünün yetmeyeceği alanlarda da bir yol haritası çizerek yetiştirdiği kadrolara kılavuz olmuş, belirtilen alanlarda bıraktığı eserlerle gelecek nesiller için adeta bir okul vazifesi görmüştür.

Kaynakça:

- Bu yazıda Hüseyin Nihâl Atsız’ın Türk Ülküsü, Türk Tarihinde Meseleler, Türk Edebiyatı Tarihi, Makaleler başta olmak üzere tüm eserlerinden, Orhun ve Ötüken dergilerinin bir çok sayısından yararlanılmıştır.

* Taç Mahal: Bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giden Babür İmparatorluğu’nun 6. Hükümdarı Şah Cihan’a, dokuz aylık hamile olmasına rağmen her zaman eşlik eden Mümtaz Mahal 14. çocuklarını doğururken ölmüş ve eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tuttuğu süreçte devlet işlerine ilgisini kaybeden hükümdar Şah Cihan, teselliyi sanat ve mimaride bulmuş, eşinin ölümünün ertesi yılı 1632′de Tac Mahal’in temeli atılmıştır. 7 Temmuz 2007′de Portekiz’in başkenti Lizbon’da İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı’nın ilan ettiği dünyanın yeni yedi harikasından birisi, Taç Mahal’dir.

**Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Tarihin Arka Odası adlı programda bu olayı anlatmıştır. İnternet üzerinde bir çok kanaldan programlara rahatlıkla ulaşılabilir. Göktürkler II eserinin 25. sayfasında da bu olay tarihi belgeler ışığında anlatılmaktadır.

Kapsamhaber/mustafa Sarıkaya-Ülkü ocakları



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211