Ayvazoğlu, Saltukname ve Türklük

Yahya Kemal’in “Mâverâ’da Söyleniş” şiirindeki şu mısraları üniversite öğrencilerine okusanız ve açıklamalarını isteseniz, tatmin edici cevap alabileceğiniz kaç öğrenci çıkar dersiniz?

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan

Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan

Evliya Çelebi’ye göre, Ahmed Yesevî, Diyar-ı Rum’a, yani Anadolu’ya önce Hacı Bektaş-ı Veli’yi, daha sonra ona yardımcı olması için Sarı Saltuk’u gönderir. Yesevî’nin meşhur tahta kılıcını kuşattığı Sarı Saltuk’un asıl görevi bu kılıçla Rumeli’yi fethedip Dobruca’da, “Yedi-krallık yerde nam ve şan sahibi” olmaktır.

Hacı Bektaş, yedi yüz Horasan ereniyle birlikte Diyar-ı Rum’a gelen Sarı Saltuk’u şeyhinin emrine uyarak Dobruca’ya gönderir. O da bu bölgede birçok yeri fethedip kerametler göstererek halkını Müslüman eder ve menkıbeleri dilden dile dolaşmaya başlar. Yine Evliya Çelebi’ye göre, Sarı Saltuk, öldüğü zaman yedi kralın tabutunu kendi memleketlerine götürmek isteyeceklerini, bu yüzden savaşmalarını önlemek için yedi tabut hazırlanmasını vasiyet eder. Anadolu ve Rumeli’deki çok sayıda Sarı Saltuk türbe ve makamının bulunmasını, bu derviş gazi hakkında yaratılan menakıbname böyle açıklıyor.

Sarı Saltuk menkıbeleri, Fatih’in oğlu Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l-Hayr Rumî tarafından derlenmiş, böylece ünlü Saltuknâme ortaya çıkmıştır. Ahmet Yaşar Ocak hocamızın Sarı Saltık: Popüler İslâm’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü (2002) adlı çok önemli kitabında tarihî şahsiyetini büyük ölçüde aydınlattığı Sarı Saltuk’un menkıbeleri hakkında çok az çalışma yapılmıştır. Şükrü Haluk Akalın’ın üç cilt halinde yayına hazırladığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlanan Saltukname hakkında bildiğim kadarıyla sadece Kemal Yüce’nin Saltukname’de Tarihî, Dinî ve Efsanevî Unsurlar (1987) adlı bir çalışması var.

“Kızılelma” idealinin uç verdiği, yani bu kavramın ilk defa kullanıldığı eser olduğu için ayrı bir önem taşıyan Saltukname, on üçüncü yüzyıldan itibaren Türklükten ne anlaşıldığını tesbit edebilmek için de bulunmaz bir kaynaktır. Eserde “Türk” kelimesinin -zaman zaman bir kavim adı olarak yerli yerinde kullanılmış olsa da- Müslümanlıkla özdeşleşerek bir üst kimliği ifade etmeye başladığı görülmektedir. Birkaç örnek vermek isterim:

“Ol havada duran keşiş eyitti: ‘O Muhammed’dür kim Türklere peygamber gelmişdür, bize değüldür’ didi.”

“Samadıyya dönüp eyitti: ‘Bu da Türk’tür amma Arab, adına Arab dilince Ebu Eyyub-i Ensari dirler, Muhammed’i bu evine alup konuklamıştur. Sonra Yorgi zamanında gelürler bu hisara Türkler üşerler.”

“Ya Alyon! Sen ne gördün, Mesih dininden döndün, Türk oldun?”

Bilindiği gibi, Avrupa’da da Müslümanlığı kabul eden Hıristiyanlara “Türk oldu”kları nazarıyla bakılıyordu. Bu, Anadolu’yu on birinci yüzyıl sonlarından başlayarak Türkiye (Turchia, Turquie), Osmanlı Devleti’ni de Türk İmparatorluğu (Turcicum Imperium, Turkish Empire) diye adlandıran Avrupalıların Müslümanlığı Türk kimliğinin belirleyici unsuru olarak kabul ettiklerini göstermektedir.

Saltukname’yi şu sıralarda hararetle tartışılan millet ve milliyetçilik meselesine belki yeni bir açıdan bakılmasına vesile olur diye hatırlattım. Bu eserden iktibas ettiğim, Eyüp Sultan’dan söz edilen cümledeki ifadeye özellikle dikkatinizi çekmek isterim: “Bu da Türk’tür, amma Arab...” Bu cümleyi kalıp olarak kullanabilirsiniz: “Mehmed Âkif de Türk’tür, amma Arnavut... Ahmet Haşim de Türk’tür, amma Arap...”

On yıl kadar önce yine bugünküne benzer abes bir tartışma yaşanıyordu. Yine bu köşede çıkan “Türk” başlıklı yazımda şunları yazmıştım. Görüşlerim değişmediği için bir paragrafını izninizle aynen iktibas ediyorum:

“Modern Türkiye’nin tarihi, bir millet yaratamayacak kadar kısadır. Eğer Türkiye’de Türk diye bir millet varsa, bu en az bin yıllık bir tarihin muhassalasıdır; üstelik bu muhassala, kadük edilmiş Misak-ı Millî sınırlarına sığmayacak kadar geniş bir gönül ve kültür coğrafyasına yayılmıştır. Yirminci asrın ilk yarısında çizilen bir harita ve yetmiş beş yıllık tarih, bin küsur yıllık bir oluşumdan koparak nasıl yeni bir millet yaratabilir? Anadolu, kanların, kültürlerin, dillerin, duyguların birbirine karışıp yoğrulduğu, Türkistan’a, Kırım’a, Bosna’ya, Kosova’ya, Musul’a, Kerkük’e, Şam’a, Halep’e vb. aynı ölçüde bağlı, dalları dört bir yana uzanan, kökleri ise çok derinlerde bir dünyanın adıdır.” b.ayvazoglu@zaman.com.tr



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211