'Biz ülkücüyüz abi, yalan söylemeyiz!'
 Nevzat Kösoğlu deyince aklıma hep nedense anekdotlar geliyor. Ondan okuduğum, dinlediğim veya onunla ilgili anekdotlar. Uzun uzun eserlerinin listesini vermek, çeşitli görüşlerini aktarmak yerine, bende iz bırakan birkaç anekdotu paylaşmak, daha sahici, daha sıcak ve samimi geliyor.

 Nar satan çocuklar nerdeler şimdi?

Bir yaz günü. Balkonda oturmuş hatıralarını okuyorum. Bir yere gelince gözlerimden siyim siyim yaşlar süzülmeye başladı. Bir türlü durmuyor. Eşim ve kızım beni o halde görünce telaşlandılar. Ağlamaktan bir türlü konuşamıyorum. Sonunda şöyle diyebildim:

"Çok eskiden tanıdığım bir çocuk vardı, ölmüş.. Onun için ağlıyorum."

Beni ağlatan anekdot şu:

"Sanırım 1979 yılı idi; o yılların siyasî ve toplumsal olaylarını yaşayanlar bilirler. Özer Revanoğlu ile Mersin’den Konya üzeri geliyorduk. Göksun vadisinde Toroslar’a yukarı tırmanırken yolun biraz genişlediği ve vadinin pek güzel görüldüğü bir yerde durduk. Aşağı köylerden gelen bir kısım insanlar meyve satıyorlardı. 9-10 yaşlarında bir çocuk da sepetine nar doldurmuştu. Özer, eline bir nar aldı, evirip çevirirken 'Tatlı mı?' diye sordu. 'Tabiî abi' dedi çocuk. Özer bir yandan nar seçerken, konuşukluk olsun kabilinden 'Doğru söyle lan!' dedi. Çocuk başını sepetten kaldırdı, dikeldi ve şunları söyledi:

'Biz ülkücüyüz abi, yalan söylemeyiz!'

Hiç bir şey diyemedik; söylenecek her söz, yapılacak her hareket, fazla olacaktı. Narları arabaya koyduk ve yola koyulduk. Büyülenmiştik. Uzun süre tek kelime konuşmadık. Sonra Özer şunları söyledi:

'Bu namussuz millet böyledir işte. Yıllardır vatan-millet diye koşturuyoruz; tam, yoruldum, bittim, artık bırakıyorum dediğim anda, birisi çıkıp bir lâf ediyor; bırak bırakabilirsen... Şimdi, bu hızla kim bilir daha kaç yıl dolaşacağız!'

Bugün Türkiye'nin herhangi bir yerinde, hangi yaşta olursa olsun, sorulan bu soruya böyle cevap verecek bir kişi var mı? O, nar satan çocuklar nerdeler şimdi, onlara ne oldu?

İddiamıza lâyık olmak

Türkiye'de en çok yapılan şey eleştiri. Çarşıda pazarda, kahvehanelerde, her yerde yapılan tek şey eleştiri. Karşıdakinin kusurlarına bakıp eleştirmek kolay. Bana göre Türkiye'nin buna ihtiyacı yok. O zaten fazlasıyla var. Asıl ihtiyacımız olan özeleştiri. Nefis muhasebesi.

Erol Güngör, yıllar önce söylemişti. Türkiye'nin problemi aydının millete yabancılaşması değil, milliyetçi olduğunu iddia eden aydınların milletine yabancılaşmasıdır.

Galip Erdem de konferans için toplanan dinleyicilere sadece bir cümle söyler ve kürsüden iner:

"Türk milliyetçiliğinin tek meselesi Türk milliyetçileridir."

Nevzat Kösoğlu'nun tarihî Mamak savunmasındaki şu teşhisi, olayların sıcaklığı içinde ne kadar erken ve ne kadar ileri:

"Bana öyle geliyor ki biz, insanlar için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zâhiri sebepler ne olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir."

"Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir" diyor Atsız. Türk doğmak bir lütuf. Türk olmaksa bir görev. Emek ister. Tarihini bilirsen, edebiyatını öğrenirsen, müziğini seversen içini Türk edersin. Tarihin biriktirdiği o mânayı içine koyabilmektir hüner. İçini yüzde yüz Türk olarak inşa ettin mi cihan senindir. Yüz üzerinden 15'lik ettiysen, yarım yamalak olur.

Mevlithanların, "Ecdadımıza layık millet eyle, Peygamberimize layık ümmet eyle" duası ne kadar yerinde.

Layık olursan alırsın Edebalı'nın kızını. Bunun için önce onun gözüne, gönlüne girmek gerek.

Hıyânetten daha zâlim olan merhamet

İkinci Haçlı Seferiyle ilgili Nevzat Kösoğlu'ndan öğrendiğim şöyle bir olay var: Savaş sırasında cezbeye kapılmış gibi aşk ile düşmana saldıran Türk askerleri, savaş bittiğinde sanki sihirli bir değnek değmiş gibi birer iyilik meleğine dönüşürler ve yaralı Haçlı askerlerine su, yiyecek yetiştirmekte, yaralarını tedavi etmekte yarışırlar. Haçlı aklının kavrayamadığı bu merhamet, adamları şaşkına çevirir; üç bin Haçlı askeri Müslüman olur. Haçlı kaynakları, bunun üzerine şöyle feryat ederler:

"Ey, hıyânetten daha zâlim olan merhamet! Türkler iyilikleri ile dinimizi satın aldılar."

Yetmiş iki millete bir göz ile bakan Tevhidin öğrettiği bu merhamete insanlığın ne kadar da ihtiyacı var.

Şaban Abak, Nevzat Kösoğlu'nun kişisel merhametine muhatap olanlardan:

"80'li yılların ortalarında Ankara'da, üniversite öğrencisiyken yaşadığım maddî zorlukları aşmak için yarı zamanlı da olsa bir iş bulup çalışarak okulu bitirmek istedim. İş bulmama yardımcı olabileceğini düşünen bir arkadaşın tavsiyesi üzerine kendisini ziyarete gittim. Param oldukça uğrayıp kitap aldığım Kolej yakınlarındaki An-Da Kitap Dağıtım'da, arka taraftaki özel bölmede oturuyordu.

Kendimi tanıtıp konuyu açınca büyük bir üzüntüye kapıldı. Cezaevindeyken de çıktıktan sonra da kendisini hemen hemen arayıp soranın bulunmadığını, bana yahut başkasına yardımcı olabilecek imkâna sahip olmadığını ve fakat bizlere yardımcı olmanın aslında kaçınamayacakları bir görev ve sorumluluk olduğunu söyledi. Bu sırada ağlamaya başladı. Adeta dolu bir bardağa son bir damla eklemiştim.

Çıkışta beni uğurlarken içtenlikle boynuma sarıldı. O sırada elini göstermeden, cebime soktuğunu hissettim.

Cebeci'ye doğru yürürken çıkarıp baktım. Tedavüldeki en büyük banknottan iki adet parayı kıvırıp cebime sokmuştu. Bu sefer ben ağlamaya başlamıştım."

Türkü kardeşliği

1982 Mayısında Doğuş dergisinde "Türkülerde Şiir" başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Ayvaz Gökdemir ve Nevzat Kösoğlu, "Bu arkadaş kim ise gelsin tanışalım" diye haber göndermişler. İlk tanışmamız böyle oldu.

Söz konusu yazı şöyle başlıyordu:

"Meğerse şimdiye kadar türküleri işte öylesine lâf olsun diye dinlermişim. Bir iş yaparken, fon müziği olarak... Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fethi Gemuhluoğlu gibi şair ve yazarları okuduktan sonra onları ciddiye almak gerektiğini anladım. Şimdi onları daha bir dikkatle dinliyor, kendimce yeniden keşfediyorum. Onlarda şiir ve hikmet yüklü, çağdaş bir resim kadar çarpıcı mısralarla karşılaşıyorum. Bu bakımdan türkülerin -diğer halk edebiyatı ürünleriyle birlikte- çağdaş şiirimizin kaynakları arasında yer alması gerektiğini düşünüyorum.

Havada kar sesi var

Bu türküyü duymuşsanız benim gibi siz de şaşırmışsınızdır. Kar sesi de ne demek? Ben o kadar uğraştığım halde o sesi duyamadım.

Ya şu mısralara ne demeli?

Kayadan indim düze

At bağladım nergize

Konuşurken hemen öyle söylenivermiş gibi... Bir sehl-i mümtenî örneği. Bu iki mısrada ne var diyeceksiniz. Beş altı kelime ile çizilmiş lâtif bir tablo var. Bir minyatür sanki. Stilize edilmiş bir incelik, bir zarâfet. Kayalardan düze inen bir atlı. "Yüce dağların başında/Tek atlı gezdiğin var mı?" mısralarındaki gibi dörtnala, gümbür gümbür... Kayalarla büyüyen, nergislerle incelen bir yiğit. Öylesine kibar ki, atını ancak nergise bağlar. Veya, öylesine stilize edilmiş bir resim ki, o düzlükte nergisten gayri nesne yoktur. Burada Mona Lisa'nın tebessümünü çevreleyen vahşi kayalıkları hatırlamadan edemiyoruz. Bundan sonraki mısralarda:

Yedi yıl hizmet ettim

Bir elâ gözlü kıza

sözleri ile tablo tamamlanıyor. Anlıyoruz ki, arkada kayalıklar ve önde nergislerle dolu ova, atını nergise bağlayacak kadar zarif bir atlı ile yedi yıl hizmet edilen elâ gözlü bir güzel için hazırlanmıştır."

Nevzat Kösoğlu'nun, özellikle türkülerdeki, tefarrautı ayıklayan, bir minyatür gibi yalın ve stilize edilmiş söyleyiş ilgisini çekmişti.

Geçen yıl yanına uğradığımda, tam otuz yıl sonra, "Arkadaş, senin türkülerle ilgili bir yazın vardı; oradaki tespitlerin çok önemliydi, arkasını getirmedin." dedi.

Ezgi ve sözün birlikte hayat verdiği türküler, milletimizin tarih içindeki duygularını yüklediği bir arşiv niteliğindedir. Milletimizin nabzı türkülerde atar. Çoğu isimsiz bir halk sanatçısı tarafından yaratıldıktan sonra, yüz yıllar boyu halk denilen büyük ustanın tashih ve tezhibinden geçen türküler, milletimizin büyük tecrübesini sese ve söze bürünmüş birer mucize olarak önümüze sererler. Aşkı, acıyı, ayrılığı, gurbeti, sılayı nasıl algılamamız gerektiğini bize türküler öğretir. Yemen'in feryadı, Çanakkale'nin çığlığı onlarda saklıdır.

Bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür diyen Shakspeare ne kadar haklı.

Dil, ortaya çıkışı ve sistematiği bakımından nasıl gizemli, metafizik bir özellik taşırsa, türkü ile simgeleştirilen müziğimiz de tıpkı öyledir. Bizleri, bir tespihin ipine dizer gibi Türkçenin etrafında toplayan güç, aynı zamanda türkülerin de etrafında toplamıştır. 

Biz bu Türkçenin ve türkülerin çocuklarıyız. "Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim milliyetimdendir." diyen Nevzat Kösoğlu, türkülerin millet hayatındaki bu önemli işlevine işaret eder. Gençlere, sürekli birlikte türkü söylemelerini öğütler. Türkü kardeşliğini pekiştirmelerini ister. Müziğin, dil gibi, din gibi, milleti bir birine bağlayan bir üst dil olduğuna inanır. Mahşerde, Peygamberin huzurunda bile birbirimizi türkülerimizden tanıyacağımızı söyler. O da Muzaffer Sarısözen gibi, milli birliğimiz bağlamanın telleri arasında olduğunu düşünür.

O, türküleri milletimizin kutsal metinleri gibi anlar, dinler. Son yolculuğunda da çok sevdiği türküler ona eşlik eder.

Mustafa Çalık, son günlerinde Hacettepe Onkoloji'de yatarken ziyaretine gider. "Ağabey, Kubilay Dökmetaş'ı çağırtıp bir 'Huma Kuşu' söyleteyim ister misin?" diye sorar. Önceleri zaman zaman Çalık ve Dökmetaş'la bir araya gelip geç vakitlere kadar türkü söyledikleri olurmuş. Yorgun ve bitkin olan Nevzat Kösoğlu'nun gözleri parlar, çok iyi olur der. Bunun üzerine Çalık,  hastaneye önceden getirdiği Dökmetaş'ı içeriye çağırır. Nevzat Kösoğlu, kapıları pencereleri kapattırır, 'Şöyle bağıra bağıra bir söyle!' der. Dökmetaş Huma Kuşu'nu söylerken hem kendisi, hem de odada bulunanlar gözyaşlarını tutamazlar...

Huma kuşu yükseklerden seslenir

Yar koynunda bir çift suna beslenir

Sen ağlama kirpiklerin ıslanır

Ben ağlim ki belki gönül uslanır

Ben ağlim ki gülüm eylen eylen eylen

Belki gönül uslanır

Sen bağ ol ki ben bahçende gül olim

Layık mıdır yanim yanim kül olim

Sen efendim ben kapında kul olim

Koy desinler bu da bunun kuludur

Koy desinler gülüm eylen eylen eylen

    Bu da bunun kuludur


Prof. Dr. Cemal KURNAZ


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211