Alexa

Devlet Bahçeli; TBMM Grup Toplantısında Konuştu

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli; TBMM Grup Toplantısında gündeme dair geniş açıklamalarda bulundu.

Devlet Bahçeli; TBMM Grup Toplantısında Konuştu
07 Şubat 2017 Salı 12:29

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli; TBMM Grup Toplantısında gündeme dair  yaptığı konuşmada; "Ülkülerimizle devletin ve milletin varlığına baş koyduk, gerektiği yerde de baş verdik. Fakat kesinlikle baş eğmedik, zalimlere baş üstüne demedik." dedi.

MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin konuşması şöyle:

Çok şükür anılan tatilin bitimiyle yeniden buluşmanın, yeniden kavuşmanın kıvancını yaşıyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi her türlü engelleme ve karşı saldırılara rağmen milletine hizmet etmenin gururuyla yoluna devam etmektedir.

Ne var ki çıkarcılar yeniden işbaşındadır. İlkesizler bir kez daha devrededir. İradesizler azgınca faaliyettedir. Milletten korkanlar, kaçanlar ve karanlık emeller hiç olmadığı kadar faaldir. Milli iradeden umudunu kesmiş odaklar, siyaseti kavga ve kutuplaşmaya tahvil etmek isteyen oluşumlar nifak kuyruğundadır.

Bu çevreler hoplasalar da, zıplasalar da, olmadı her türlü yalan ve dedikoduyu tedavüle soksalar da Türk milletinin egemenlik haklarına asla ambargo koyamayacaklardır. Millet son karar merciidir. Millet hükmün sahibi, bağlayıcı söz ve iradenin ta kendisidir.

Milliyetçi Hareket, lobilerin, kulislerin, insanımıza tepeden bakan, değerlerimize ters yaklaşan zümre ve kaymak tabakaların partisi değil, Türklüğün kalpgahı, Müslüman Türk milletinin yürek atışıdır. Bizim yönümüz Hakk’a, yüzümüz halka dönüktür. Sözümüz millet, sevdamız devlet, sancağımız vatandır.

Devlet-i ebed müddet, millet-i ebed müddet dünden bugüne vazgeçmediğimiz, bundan sonra da vazgeçmeyeceğimiz kavlimiz ve kararlılığımızdır.

Türk-İslam ruhundan doğduk, bu ruh var oldukça hilalimizin ışığı, Milliyetçi-Ülkücü ömürlerin ümit güneşi sönmeyecektir.

Aramıza karamsarlık sokmaya çalışan, içimize kötümserlik aşılamaya çabalayan mihraklar dün olduğu gibi bugün de vardır ve bilinmektedir.

Bu nedenle 48 yıldır şeytan taşladık, 48 yıldır ihanet ve melaneti kovaladık.

Bazen içimizden devşirilenler, bazen dışımızdan derlenenler bu kutlu çatıyı dağıtıp devirmek için tüm güç ve imkânlarıyla uğraştılar.

İşbirlikçiler hiç durmadı, hazımsızlar hiç yorulmadı, Türk’e kefen biçen kokuşmuşlar hiç teklemedi, hiç de sendelemedi.

Devamlı kör bir arayış içinde oldular.

Sürekli kirli bir fırsat kolladılar.

Aralıksız, fasılasız MHP düşmanlığını diri tuttular.

Ama unuttukları, görmezden geldikleri veya göremedikleri bir gerçek vardı ki, o da şudur:

Milliyetçi Hareket Partisi Türk tarihinin canlı, coşkulu ve cesaret dolu bir simgesidir.

Üç Hilal Türk-İslam medeniyetinin inmeyecek yadigârıdır.

Milliyetçi-Ülkücü Hareket şehit ocağı, gazi yuvasıdır.

Kuyulardan parlayıp çıkan Yusuf’un mirasçılarına, balığın karnını yarıp sabrın mükâfatını bulan Yunus’un sevdalılarına, Efendimizin tebliğiyle müşerref olan iman ve ihlas ehlilerine, sorarım sizlere, kast etmek kimin harcı, kimin haddidir?

Tarih milletini arayan ülkülerle, ülkülerini kaybetmiş milletler için nice acımasız ve talihsiz olaylara sahne olmuştur.

Yine tarih devletinden olmuş milletlerle, milleti parçalanmış, ufalanmış, hatta zaman içinde silinip gitmiş birçok devlete de şahitlik etmiştir.

Hamdolsun Türk milletinin ülküleri öteden beri, tarihin başlangıcından itibaren kurduğu devletlere feyiz ve ilham vermiştir.

Biz bu yüksek ülküleri kendimize rehber yaptık.

Ülkülerimizle devletin ve milletin varlığına baş koyduk, gerektiği yerde de baş verdik. Fakat kesinlikle baş eğmedik, zalimlere baş üstüne demedik.

Ötüken’de 1297 yıldır dimdik ayakta duran Türk’ün yazılı şeref abideleri bizlere her zaman vazife yüklemiş, ecdadın vakarını hatırlatmıştır.

Bu muhteşem abidelerin bizzat mimar ve müellifi Türk milletidir, bu zamandaki temsilcileri de Milliyetçi-Ülkücü Hareket’tir.

Genel Merkezimizin önünde tüm haşmet ve hatırasıyla duran üç abideden yükselen muazzam çağrılar bizim beka ve birliğimizin ana fikri, ana yörüngesi, ana çatısıdır.

“Ey Türk titre ve kendine dön” seslenişini duymak istemeyen kulaklar, görmek istemeyen gözler, tarih ötesinden gelen bu kutlu sesle, inanıyorum ki uyanacak, kendine gelecektir.

Milliyetçi Hareket Partisi hürmet ve hayranlıkla andığımız ecdadımızın buyruklarına sonuna kadar bağlı ve sadıktır.

Aksini iddia edenler Türk milletinin karşısında mevzilenmiş çıbanbaşları, Türk tarihine hıyanet ve haysiyetsizlikle isimlerini kazımış rezillerin bugünkü elebaşlarıdır.

Siyasetimizin ilkeleri 48 yıldır değişmemiştir.

Fikriyatımızın kaynağı 48 yıldır dönüşmemiştir.

Ülkülerimizin omurgası 48 yıldır darbe yememiştir.

Bize dava hatırlatması yapıp geçmişimizden koptuğumuzu utanmadan söyleyenler, en başta kendilerinin nerede ve kimlerle yan yana durduğunu, ahlak ve cesaretleri varsa itiraf etmelidirler.

Eğer itiraf edemiyorlarsa, edecek kadar da yüzleri yoksa, o zaman ya önümüzden çekilecekler, ya da üzerlerine basıp geçmemizden şikayet etmeyeceklerdir.

Merhum Başbuğumuz demişti ki, “Emanet olunan davayı kucakladım. Hiç arkama bakmadan, tereddütsüz, hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum.”

Aynısını biz de yapıyoruz, yapmaya da inançla devam edeceğiz.

Tozumuzda oynayanlar, bizlere yetişip önümüze kesmek isteyenler her zaman olduğu gibi kaybedip mahcubiyet içinde kıvranmaya şimdiden mahkumdur.

Arkasına bakanın önünü göremeyeceği Türk hakanlarından bizlere kadar ulaşmış bir öğüttür.

Maksat ve muradımız açıktır.

Doğru zamanda uygulayacağımız yanlış bir siyasetin bizleri ve bize umut bağlamış milletimizi felakete götüreceğini biliyoruz.

Yanlış zamanda uygulayacağımız doğru siyasetin de bize ve bize inananlara zarar vereceğinin farkındayız.

Çarenin tükenmediği ve ışığın tamamen kaybolmadığı hiçbir ortamda "ya hep ya hiç" diyerek yol alamayız.

Bizim siyaseten ilerleyişimizin yol haritasında sabır, akıl, şuur, denge, ihtiyat, meşruiyet, demokratik ve milli ahlak yer almaktadır.

Türk Milliyetçiliği, taşınması çok ağır bir sorumluluk ve çok şerefli bir hüviyettir.

Milliyetçiliğe asıl anlamını veren, ideal ile gerçeğin, imkân ile mümkünün, olmuş ile olanın, akıl ile inancın makulde buluşturulmasıdır.

Maziden atiye devam eden uzun ve kutlu yolculuğun son 48 yılına mühür vurmuş Türk milliyetçilerinin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin öncelikli gayesi kahramanların nesilden nesile taşıdığı milli bekanın devamını sağlamaktır.

Bu hedef mukaddes bir emanetin muhafazası, her neslin diğerine devretmek zorunda olduğu baki bir mukadderatın bayraklaştırılmasıdır.

Beka, yani payidarlık, ebedi kalıcılık bize atalarımızdan intikal etmiş misak ve mirastır.

Ve bunun korunması, kollanması, gelecek kuşaklara sağ salim devri her türlü siyasi ve ideolojik aidiyetin, dünyevi ve başka heveslerin üstünde bir konudur.

Şayet bekamızda bir kayıp olursa, milli birlik ve varlığımızda bir kırılma ve kopma görülürse, biliniz ki, yüzyıllar geçse de, beşeri ve kültürel hazine olan milletimizi tekrar ayağa kaldırmak, milli bekayı yeni baştan tesis etmek mümkün olmayacaktır.

Bunun devasa faturası ise kaybolmuş devlet, mahvolmuş vatan, dağılmış millet, işgale uğramış milli namustur.

Uyarılarımızın nedeni budur.

Israrla üzerinde titreyip paylaştığımız kaygılarımızın merkezinde bu tehlikeler vardır.

Özellikle anayasa değişikliği kapsamındaki değerlendirme ve tercihlerimizde ve evet kararımızın ağırlık merkezinde yoğunlaşan, sıklaşan, hatta kuşatmayı şiddetlendiren yakın tehditler bütünüyle hâkim ve belirleyicidir.

Milliyetçi Hareket Partisi meselelere zamanlar üstü bir düşünce ve kavrayış derinliğiyle yaklaşmaktadır.

Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben felsefemizin özü de budur.

Başkaları gibi sorumsuz davranamayız.

Başkaları gibi günü birlik yaşayamayız.

Tarihin yanlış yerinde durmaz, duramayız.

İstismara bel bağlayamaz, aldatma ve kandırmaya heves edemeyiz.

Akıntının karşısında kürek çekmek yerine, yön ve istikamet vermenin akıllıca olduğuna inanır, bunu yaparız.

Çünkü biz Milliyetçi Hareket Partisi’yiz.

Çünkü biz nereden gelip nereye gitmek istediğini bilen, bunu özümseyen ve hatta damarlarına kadar hisseden Türk-İslam ülküsünün çelikten bileği tunç yürekli Türkleriz.

Yarın ve daha sonraki gün, yani 8-9 Şubat’ta idrak edeceğimiz partimizin 48. kuruluş yıldönümünde elbette yaşanmışlıkları, hepimizi duygulandıran hatıralarımızı iftiharla anacağız.

Bunu yaparken diyeceğiz ki, bizim kimseye diyet borcumuz yoktur.

Bizden akçeli veya değil alacaklı olan da yoktur.

Pazarlık, arka kapı siyaseti, al-ver anlaşması, siyasi menfaat beklentisi bize yabancı ve uzaktır.

Tersini iddia edenler ahlaksızlığın sembolü, yalan ve riyanın çukurudur.

Ardımızda ecdadımızın hayır duası, yanımızda milletimizin alicenap desteği, gönlümüzde şehitlerimizin mübarek hatırası, gözümüzde Türklüğün gür meşalesi, üzerimizde Yüce Allah’ın himayesi vardır, inşallah da ilelebet var olacaktır.

Bu hareket dualıdır ve bu büyük dava hainlere sur çekmiş, fitnecilere dur demiş ve bizlere de şuur vererek geleceğin yüksek ülkülerini nurlandırmıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin milli ve demokratik mücadelesinden ürken, çekinen, adeta öcü gibi görenler, bundan böyle de huzur ve rahat yüzü göremeyeceklerdir.

Zira tarih boyunca fikrimiz vardı, şimdi fiziken ve vicdanen varız, fitnekolikler bilsinler ki, her zaman da var olacağız.

Bunu örselemeye, öğütmeye hiçbir fani ve ihanet fedaisinin gücü yetmeyecektir.

Unutmayınız ki,

Bu kadar haklı olan,

Bu kadar haklı çıkan,

Ancak, bu kadar da hakkı yenmiş bir dava olmamıştır.

İşte biz, bu hakkın sonuna kadar peşindeyiz.

Türk Milliyetçileri mağdur olmuştur, sıkıntıya düşmüştür. Ama hiçbir zaman mağlûp olmamışlardır.

Allah’ın izniyle bundan sonra da olmayacağız, pes ettiğimizi, teslim olduğumuzu en azından dünya dönerken hiç kimse göremeyecektir.

Partimizin kuruluşunun 48.yılı vesilesiyle, Türklüğü yaşatmak uğruna hayatlarını feda eden kahraman ecdadımızı; bugün bölücülükle mücadele ederken şehit düşen kahraman güvenlik güçlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnet duygularımla yâd ediyorum.

Bir ülkü etrafında toplanmak için bizlere liderlik etmiş, yol göstermiş, bizleri yetiştirmiş olan, ömrünü Türk-İslam ülküsüne adamış Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey’e, aziz şehitlerimize, ebediyete intikal etmiş bütün dava arkadaşlarımıza Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli Milletvekilleri,

TBMM’de kabul edilen on sekiz maddelik anayasa değişiklik teklifi 2 Şubat’ta Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulmuştur.

Ve beklenen onayın Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla birlikte referandum günü de belli olacaktır.

Türk milleti sandıkta kararını verecektir.

Demokrasi karşıtı cephe ne yaparsa yapsın, millet anayasa değişikliğine damgasını vuracaktır.

Millet ve memleket için son derece faydalı ve olumlu olan değişiklik teklifinin milli iradeyle tescili, ümit ediyorum ki, ülkenin önünü açacaktır.

İnsanlar yaşadıkça, toplumun ihtiyaçları değişip karmaşıklaştıkça, dahası insanlık değerleri geliştikçe anayasaların da değişmesi kaçınılmazdır.

Elbette ki bizim Anayasamız da değişecektir.

Demokrasi ile yönetilen her ülkenin bir anayasası vardır.

Evrensel benzerlikler ülkelerin anayasalarını bazı hususlarda birbirine yaklaştırırken, toplumların milli özellikleri farklılıkları doğurmaktadır.

Doğru ve doğal olanı da budur.

Aslında bir demokratik toplumu yine demokratik olan bir diğerinden ayıran en önemli özellik de bu milli nitelikli ve kendine özgü yapı ve farklarda aranmalıdır.

Aksi halde başka toplumları demokratik ve özgürlükçü yapan bir anayasanın, bir diğer toplumu ayrışmaya kadar götürmesi bilinen ve beklenen gelişmelerdendir.

Yakın tarihimiz dayatmacı, kopyacı ve taklitçi özgürlük ve rejim hayranlarının bize özgü milli niteliklerimizi ihmallerinin sonucu, yabancı başkentlerden taşınan formüllerin bir ülkeyi nasıl felakete götürebileceğinin en belirgin misalidir.

Elbette ki Osmanlı’nın çöküşündeki tek nedeni Tanzimat’ı ilan eden Mustafa Reşit Paşa’da, Avrupa ile işbirliğine açık Mithat Paşa’da ve hatta sömürgecilerle el ele veren Damat Ferit Paşa’da arayamayız.

Ancak bu çözülmenin bir süreç içinde gerçekleştiğini;

Yaklaşık yetmiş sene içinde batılı dayatmalara teslim olan elitlerin,

Hatta bu dayatmaları bir sevda olarak yorumlayan idarecilerin,

Yabancılarla işbirliği yapılmasını bir ideoloji haline getiren aydınların kusurunun ve körlüğünün eseri olduğunu da söyleyebiliriz.

1839'da Gülhane'de heyecan içinde ferman okuyan aciz devlet adamı, hayatta bile olmadığı 1920'lere gelindiğinde ülkesinin yıkılacağını muhtemelen beklemiyordu da, öngörmüyordu da.

Elbette ki, sözde özgürlük, eşitlik ve adalet gibi önemli kavramların peşine takılmış olanlar mesela on sene sonra devletin ortada kalmayacağını hesaba katmıyorlardı.

Ama biz her ihtimali değerlendirmek zorundayız. Nitekim öyle de yapıyoruz.

Osmanlı’nın son dönem yöneticileri, yaptıkları veya yapamadıklarıyla altı yüzyıllık koca bir imparatorluğun dağılacağını, etnik kimliklerin dirileceğini, kaynakların sömürüleceğini ve yüzyıl içinde toplumların birer birer ayrılarak, devleti Anadolu’ya hapsedeceğini istemiyorlar ve hatta beklemiyorlardı.

Geride kalan yüzyıllarda başımıza nelerin geldiğini bilerek yine aynı karanlık yollara sapmak isteyenleri bugün tanımlayacağımız tek kavram kalmıştır: O da ihanettir.

19. yüzyıldaki sapma ve körlüğün ağır sonucunu Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına kadar çekilerek ödedik.

Bir millet bu zillete bir kere düşer, bir devlet bu hatayı bir kere yapar ve aydın ise bu şuursuzluğu şayet ders çıkarmışsa tekrarlamaz.

Yıkımın yenisine ne Türkiye’nin, ne de Türk milletinin tahammülü vardır.

Dikkat ediniz, yaklaşık iki asır önce ivme kazanan çözülmenin bütün aktörleri bugün de karşımızdadır:

Dayatmalara teslim olmuş siyasetçiler,

İşbirlikçi basın mensupları ve lobiler,

Batı’ya tapınan yabancı hayranı yerli misyonerler,

Çareyi dışarıda arayan çağdaş muhip cemiyetleri,

Geri kalmış olmayı milletine vehmeden taklitçiler,

Paris’te, Londra’da olanı kullanarak, takarak, giyerek gelişeceğimizi zanneden ahmaklar,

Kalkınmayı yalnızca parlamento, gelişmeyi yalnızca demokrasi, zenginliği lüks semtlerdeki vitrinlerden ibaret görenler,

Yabancıların denetim ve kontrolüne geçmiş kesimler,

Kurtuluşu ve çözümü dış dünyanın vizyonunda arayanlar ile,

Nihayet o gün ülkemizi çöküşe elbirliğiyle, ama bilerek ama bilmeden götürenlerin tamamı bugün de mevcuttur.

Dışarı çıktığınızda etrafınıza bakınız, o günkü aktörlerin hepsi istisnasız şimdi de vardır.

Ama ne mutlu ki, o gün bu yıkım yaşanırken olmayan tek güç bugün mevcuttur.

Milletimizin talihidir ki, o şartlarda olmayan kuvvet bugün vardır ve iftiharla söylüyorum ki buradadır. Bu muazzam kudretin adı Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Türk tarihi açısından önemimiz ve varlık nedenimiz de budur.

O gün bu uyarıları yapacak, gidişata engel olacak bir siyasal duruş mümkün olabilseydi tarihin çehresi değişecek, milletimizin talihi dönüşecekti.

Bu açıdan, partimizin milletimizin bekası açısından ne anlama geldiğinin hala fark etmemiş olanlar var ise onlara diyeceğim şudur:

Bugün partimizin hiç olmadığını, Üç Hilalin hiç parlamadığını düşünün,

Ülkemizin en ücra köşelerinde bile bize gönül vermiş arkadaşlarımızın hiç bulunmadığını varsayın,

Ve Türkiye’nin, nelere gebe olacağını, hangi akıbetlerle, hangi musibetlerle yüz yüze geleceğini, meydanı boş bulanların nasıl at koşturacaklarını da hesaba katın ve kendinizle gurur duyun, kendinize güvenin.

Ne tuhaf ve hazindir ki, bugünkü malum şer ve kriz ittifakı emel ve hedef birliği etmiş ve anayasa değişikliği konusundaki tutumumuzu eleştiriyor.

11 Ekim 2016’dan bu tarafa sadece bize vuruyorlar, bizi çekiştirip bizi eleştiriyorlar.

CHP, HDP, FETÖ, PKK, DHKP-C, ÖDP, EMEP, Türkiye Komünist Partisi, eli kanlı aydınlıkçılar, sözcüler, fitne çağcılar, Cumhuriyetten geçinen fesat yuvaları, kendilerine milliyetçi diyen dar ve güdük bir grup ağız birliği etmişçesine MHP’ye bindiriyor, MHP’ye saldırıyor.

Niye evet diyormuşuz. Biz de diyoruz ki, size ne, size mi soracaktık?

Anayasa değişikliğine niye ihtiyaç duymuşuz. Ne yani, izin ve icazeti sizden mi alacaktık?

Başkanlık sistemine neden tamam demişiz. Bu iftiraya cevap yetiştirmeye niyetlenmek bile zaman israfıdır.

AKP’nin ve Cumhurbaşkanı’nın nasıl olurda peşine takılıyormuşuz. Kimsenin peşine takıldığımız yoktur, ancak Kandil ve Pensilvanya’nın yoklama kaçaklarının tepesine binip enselerinden tutacağımız günler yakındır.

Dün söylediklerimizle bugünküleri arasındaki çelişkileri görmüyormuşuz. Aslında bu isnat sahipleri çelişkiler içinde bocaladıklarını yine kendileri fark etmiyor, bir de yüzsüzce tezvirat yapıyorlar.

Elbette aleyhimize kurulan karanlık kampanyaya düzeneğine temel teşkil eden bu sorgulama ve yargılama listesi uzayıp gitmektedir.

Herkes MHP’deki sözde kaynamaya yorum getirmektedir.

Neymiş, partimize oy verenlerin üçte biri hayır, üçte biri evet, üçte biri de kararsızmış.

Kameraların karşısına geçen ne idüğü belirsiz yarım uzmanlar, gazete köşelerinden ahkâm kesen kalem yobazları partimiz hakkında hüküm verirken, partililerimizin ne yapacağını konuşmaktadır.

Bugün ekran ekran gezerek MHP bilirkişisi olmaya soyunanların, dün karşımızda hıyanet kusanlar olduğunu biz gayet iyi biliriz.

Neden başka hiçbir konuda bizleri önemsemiyorken, konu anayasa değişikliğiyle ilgili kararımıza gelince birden bire bizim gibi görünmeye çalıştıklarını da gözden kaçırmaz, aklımızdan çıkarmayız.

Dün halklara özgürlük diyerek, oraç çekiçle poz vererek ülkücülere kurşun sıkan, pusu kuran Perinçgiller; şimdi kalkmışlar neredeyse bize davamızı öğretip ülkücülük anlatacaklar.

Bu ne arsızlık, bu ne densizlik, bu ne ahlaksızlıktır?

48 yılımızın hiçbir diliminde olmamak şöyle dursun, en ağır hakaret ve saldırılarla üzerimize gelenler, sanki hidayete ermiş gibi, Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in ne yapacağını haykırmaktadır.

Anayasa değişikliğine evet diyoruz ya, sıkıntıları, açmazları, ağrı ve sancıları bundandır.

Buradan söylüyorum, bu vesileyle herkese açık açık duyuruyorum; eğer Doğu Perinçek ve hayırcı yoldaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle ve istinasız Sayın Erdoğan’ı tercih edeceğimizi herkes bilmeli ve kafasına sokmalıdır.

Bunlar çılgına dönüp kudursalar da; millet için evet, devlet için evet, Cumhuriyet için evet, Türklüğün bekası için evet diyeceğiz.

Milliyetçi Hareket Partisi, dünkü sözlerini çiğnememiş, inkar etmemiştir.

Konuşmamın başından beri vurguladığım beka meselesi için, ki birileri için beka bir vadinin adı olabilir, inisiyatif üstlendik, devlet ve milletin geleceği için sorumluluk altına girdik.

Bu kararımızın altında yatan üç kritik dönemeç vardır.

İlk olarak, 21 Ekim 2007 tarihinde anayasa değişikliği referandumuyla Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar verilmesidir.

Bu yolu açanlar 367 tıkacının fail ve fanatik tetikçileridir.

Buna neden olanlar TBMM’de Cumhurbaşkanının seçilmesine direnip ülkeyi erken seçime götüren CHP’nin başını çektiği kaos çetesidir.

Ve o tarihlerde TBMM’deki tıkanmışlığı açan, demokrasinin çarkını döndüren de Milliyetçi Hareket Partisi olmuştur.

Bu tarihi duruş ve irademizden dolayı bizi eleştirenlerin alayı birden bugün yine karşımızdadır.

İkinci olarak, 10 Ağustos 2014’de yapılan Cumhurbaşkanı seçimidir.

İlk kez bir Cumhurbaşkanı millet tarafından doğrudan doğruya belirlenmiş, yeni ve zorlu bir dönemin rotası çizilmiştir.

Ve ne kadar itiraz edip ne denli karşı çıksak da, siyasi güç ilişkisinden doğan fiili durum ülke yönetimini tepeden tırnağa sarsmış ve sarmıştır.

Sayın Erdoğan, bizatihi ve aracısız millet tarafından seçildiğinden hareketle, alışılmış ve sembolik bir Cumhurbaşkanı olmayacağını defalarca dile getirmiştir.

Bu durum yeni şartları ve farklı bir yönetim yapısını meydana çıkarmıştır.

Her fırsatta Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarından taşmaması gerektiğini vurgulamamız herhangi bir cevap bulmamış, Türkiye adı konmamış, yani fiilen uygulanan partili Cumhurbaşkanlığı sistemine zoraki de olsa dümen kırmıştır.

Kaldı ki, Sayın Cumhurbaşkanı sistemin fiilen değiştiğini 14 Ağustos 2015 tarihinde Rize’de ilan etmiştir.

Bir yanda milletten direkt yetki alan bir iktidar partisi ve başbakan, diğer yanda yine milletin doğrudan seçtiği Cumhurbaşkanı Türkiye’nin ikili siyasi ve yönetim yapısını ortaya çıkarmıştır.

Bırakınız siyasi köklerinin ayrı olmasını, aynı partiye dayanan Cumhurbaşkanı ve başbakan arasında bile gerilim ve anlaşmazlıkların çıkabileceğini, bunun da sistemik ve rejim krizlerine dönüşebileceğini mutlaka bilmek, öngörmek şarttır.

Ve de bunun örnekleri görülmüş, yaşanmıştır.

Üçüncü ve en önemlisi olarak, 15 Temmuz FETÖ darbe kalkışmasının toplumsal ve siyasal alana yüklediği mecburi durum muhasebesi ve tarihi sorumluluklardır.

Siyasetin kulvarı 15 Temmuzla birlikte değişmiş, siyasi aktör ve kurumların hanesine yeni ve ertelenemez mükellefiyetler yazılmıştır.

FETÖ darbe teşebbüsü milattır; tavrımız, tarzımız, siyasetimizin üslup ve mesajları bu ihanetin öncesi ve sonrasıyla elbette aynı olmayacaktır.

15 Temmuz’da gördük ki, ikinci Sevr yanı başımızdadır.

15 Temmuz’dan çıkardık ki, vatan, devlet ve istiklal kaybı an meselesidir.

İşgalin eşiğinden döndük.

Parçalanmanın kıyısında durduk.

Milli mukavemet olmasa, millet müdahale etmese felaket son yurdumuzu kasıp kavuracak, hepimizi yiyip bitirecekti.

Son iki yüzyıllık darbeler tarihimizdeki örneklerden en vahşisini, en şiddetlisini, en gözü kararmışını yaşadık.

Açıktır ki, bazı feci olay ve dönüm noktaları toplum ve milletlerin zihni doku ve donamında değişimlere yol açmaktadır.

Böyle zamanlarda sistemsel düzeltme, değişim ve yeni denge arayışları normaldir, beklenmelidir.

Allah muhafaza, 15 Temmuz ihaneti başarılı olsaydı; 1992 Bosna, 1994 Ruanda, 1977’den 1999’a kadar Kongo’da yaşanan dram ve iç savaş şartları vasat bulacaktı.

1989’dan 2003’e kadar aralıklarla devam Liberya iç savaşındaki vahşet, 1980’li yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Uganda iç kaosu, Darfur, Çad, Irak, Suriye, Libya ve daha birçok ülkedeki dehşet sahneleri Türkiye’de de vuku bulacaktı.

Ülkemizi terörle köşeye sıkıştırmak, darbeyle son vuruşu yapmak istediler. Fırat Kalkanı Harekatıyla cevap verdik.

PKK, PYD-YPG, IŞİD, FETÖ, DHKP-C bu çerçevede maşa olarak kullanıldı. Tek sesle, tek nefesle, milli şuurla karşı durduk.

Komşu ülkelerdeki yangın da giderek büyüdü, ülkemize birinci derecede tesir etmeye başladı.

Emperyalizm bilhassa Suriye’de tüm kanlı ve acımasız hünerlerini gösterdi.

Terör örgütleri milli bekamıza arka arkaya suikast düzenlediler, nihayetinde buna da devam ediyorlar.

15 Temmuz bize göstermiştir ki, anlamsız tartışma, söz düellosu, sert kutuplaşma bitmeli; siyaset milli ülkü ve hedeflerde buluşmalıdır.

Demem odur ki, Türk devletinin tarihi ve ebedi sürekliliği milli uzlaşma, anlaşma, ittifak ve kucaklaşmaya bağlıdır.

Biz de bunu yaptık, bunda karar kıldık.

Devletin süratle anayasal yörüngeye çekilmesi, hukukun üstünlüğünün hakim kılınması, devlet-millet uyumunun temin ve tahkim edilmesi hepimizin milli görevidir.

Biz parti olarak, küçük hesapların ardına takılıp, büyük hesapların oyuncağı olmayacağız.

Önce, oyunu yukarıdan, kaynağından, yedi düvelin bitmeyen hesaplarından bozacağız.

Küresel güçlerin bölgemizdeki kanlı tezgahlarını milletle dayanışma halinde, devletle birlikte olarak dağıtacağız.

Milliyetçi Hareket Partili olmanın tarihi sorumluluğu da buradadır.

Bu nedenle, bizleri yıkıma, çöküşe götüren katara, bir sonraki istasyonda inmek üzere binmeyeceğiz.

Ve bu nedenle referandumda milletimizin sesini duyacak, tarihimizin hükmüne uyacak, Evet diyeceğiz.

İçine haklı ve masum gelişmeler olarak sinsice yerleştirilmiş hilelere takılmayacak, hayırsızların, hayır kuşağında buluşmuş Türkiye muhaliflerinin dedikodularını çürümeye bırakacağız ve Evet diyeceğiz.

Mekruh ile mubahın bir arada olmayacağını idrak edip, Evet diyeceğiz.

Zemzem ile zehri birleştirip altın kasede içirmeye çalışanların Cumhuriyet elden gidiyor, diktatörlük geliyor gürültülerine bakmayacak, Evet diyeceğiz.

Sandıkta milli beka için Evet mührünü vuracağız.

Biz başkanlığa değil, Cumhurbaşkanı hükümet sistemine Evet diyoruz.

Biz Türkiye’nin diriliş ve toparlanmasına Evet diyoruz.

Biz Türk ve Türkiye düşmanlarının bozgunu için Evet diyoruz.

Rejim değişikliği diye kızılca kıyameti koparan CHP ve yanında hizalanmış terör ve bölücülük konsorsiyumunun yalanlarını boşa çıkarıp sistemsel yenilenme için güçlü bir Evet diyoruz.

Milletimizin kararından korkup fildişi kulelerinden Türkiye’ye ayar vermeye kalkışan kiralık gazeteci ve aydınlara hadlerini bildirip Evet diyeceğiz.

Lafa gelince millete büyük, aziz, kahraman; icraata gelince bidon kafalı, göbeğini kaşıyanlar, makarnacılar diyen nankörleri sandığa gömmek için Evet diyeceğiz.

Evet’i; Sevr, Ortaçağ, kulluk, kelle, Derviş Mehmet, haram, Damat Ferit, cehalet, yalan, yalaka şaklaban, nefret diye tevil edip hayırı; Lozan, Hasan Tahsin, Kubilay, şehit, hukuk, doğruluk, ilim, aydınlık, sevgi diye takdim eden çürümüşleri şaşkına çevirmek için Evet diyeceğiz.

Bizim gönlümüzde evet veya hayır iradesine sahip her vatan evladı değerli, yeri dolmaz, bir ve eşittir.

Ve hepsinin kararına sonsuz hürmetimiz vardır.

Ancak bozguncuları, Anadolu’nun tozlu yollarını bilmeyen, milletin yağız evlatlarını hissetmeyen, bunlara üstten bakan kibirli ve kinli sonradan görmeleri, tufeyli ve mukallit çevreleri bir evetle susturacak, saltanatlarına son vereceğiz.

Diyoruz ki; devlet, millet, cumhuriyet görüşümüz Evet.

Biz şahsa değil, sistemin bakiliğine evet diyoruz.

Biz bir partiye, ideolojiye, bir kesim ve düşünceye değil Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve kurtuluş yıllarının anısına ve adına evet diyoruz.

Evet dedik, Çanakkale’de doğrulduk; yine evet deyip Ankara’dan geleceğe koşacağız.

Evet dedik, Sakarya ve Dumlupınar’da ayağa kalktık, yine evet deyip bölücü, yıkıcı düşmanlara, tüm terör örgütlerine ortak bir mücadele azmi ve iradesiyle dünyayı dar edeceğiz.

Biz milletimizin kararına güveniyoruz, en doğrusu neyse yapacağını biliyoruz.

Biliniz ki, Cumhuriyetimiz daha sağlam temellere oturacaktır.

Türkiye’yi Alman Başbakanı’na şikayet etme küstahlığını gösteren CHP zihniyeti milletten bir kez daha şamarı yiyecek, yakın hısmı HDP’yle birlikte rüzgar ekerken fırtınayla karşılaşıp sandığın dibine tortu gibi çökecektir.

Evetle Türkiye kazanacak, millet kazançlı çıkacak, Türklüğün gurur ve şuuru, İslam’ın ahlak ve fazileti yeni bir ruhla Türkiye’nin prangalarını sökecektir.

PKK hayır diyormuş, varsın desin, bunu kendilerini Türk milliyetçisi sanan, yine toplanıp toplanıp dağılan, tutunacak demir parmaklık arayan, aslında dalından kopmuş kurumuş yaprak gibi savrulan zavallılar düşünsün.

Milliyetçi-Ülkücü Hareket gönüldaşlarıyla, sevdalılarıyla, ülküdaşlarıyla, oy veren vermeyen milyonlarca kardeşiyle bir ve beraberdir, bunu karartmaya hiçbir çapsız ve çamur zihniyetin ömrü yetmeyecektir.

FETÖ’cülerin, bunların kuklalarının entrika ve algı oyunları tutmayacaktır.

Millete sırt dönen, milletten ödü patlayan, milleti hasolar memolar şeklinde gören, adında halk olup halkla hiçbir bağı olmayanlar Türkiye’nin gücü karşısında şok olacaklar, referandum sonrası kaçacak delik arayacaklardır.

Millet hakim ve hakem, biz ise hadimiz.

“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözümüz milletimizin tercümanı ve tarihe geçmiş milli beyanı ve beka duruşudur.

Tekrar söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti adıyla ve üniter devlet çatısı altında, Türk milleti kimliği ile beraberce yaşayabilmemizin asgari kuralları 29 Ekim 1923 tarihinde Atatürk ve kurucu kahramanlar tarafından konulmuştur.

Başkentimizin Ankara, dilimizin Türkçe, bayrağımızın ay yıldızlı al bayrak, milli marşımızın İstiklal Marşı olduğu belirlenmiş ve Anayasamız tarafından da güvence altına alınmıştır. Bundan geri dönüş yoktur.

Anayasanın ilk dört maddesi üzerinde kim ya da kimlerin hasmane hesabı varsa önce bizi aşmak, bizim bedenlerimizi berhava etmek durumundadır.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi hak ve hukukuna can pahasına sahip çıkacaktır.

Türkiye Devleti bir Cumhuriyet olup ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür

Türk milleti tarihi ve kültürel kökleri itibariyle ayrılık kabul etmeyen bir cevherdir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, istiklâl ve bağımsızlık mücadelemizin taçlandırılmasıdır.

Milli birlik ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temeller tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak ve tek dil ülküsüdür.

Milliyetçi Hareket, bu kutlu değerleri ve kutsal emanetleri, gösterecekleri yüksek fedakârlık, kararlılık, milli şuur ve millet sevgisi ile korumaya yeminlidir.

Bunlar, bizim varlık ve yaşama nedenlerimizdir, bu kutlu siyasi hareketin kırmızıçizgileridir.

Sözlerime son verirken, muhterem heyetinizi bir kez daha saygı ve sevgilerimle selamlıyor, özellikle milletvekili arkadaşlarıma Meclis çalışmalarında başarılar diliyor, hepinize sağlık ve afiyetler temenni ediyorum.

Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.


Kaynak: KAPSAMHABER



İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.