Bana sorarsanız, çok vahim günler yaşıyoruz. Rabb'im sonumuzu hayır eylesin!..
 
Fakat duyduklarıma, gördüklerime, okuduklarıma da inanasım gelmiyor!..
 
Ne vaziyette bulunduğumuzu  da târihî  bir muhasebe ve muhakeme yaparak tahlil etmek istiyorum!..
 
Evet, târihî  muhasebe ve muhakeme...Çünkü; asırları bilemeyenlerin yılları, yılları bilemeyenin, ayları,...daha  birkaç  gün öncesini  hatırlayıp ondan hisse çıkaramayanların bugünü idrâk edebilmeleri mümkün değildir.
 
Her şeye rağmen yanılmak istiyorum!..İstiyorum ki, duyduklarım, gördüklerim ve okuduklarımda tamamen  yanlışlara gömülmüş olayım!..
 
Bir Genel Başkan çıkıp:  "Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın!" demiş.
Merak ettim;  bu "pilâv", pirinç pilâv mı, bulgur pilâvı mı? Yoksa; bizim T(ı)rabzon'da çok meşhûr olan "Tereyağlı Pilâv" mı?
 
Bu kadar büyük lâf, elbette çok mühim işler için söylenmiş olmalı diye düşünüp,  işin içinden çıkamamamın (!) zorluğunu  da göz önüne alarak bir sözlüğe bakmaya karar verdim. Benim gibi anlamayanlara kolaylık bakımından târîfi ve îzahı sunuyorum: 
 
"Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın: Bir işte sonuna kadar gidileceğini, döneklik yapılmayacağını anlatmak için söylenir." (Misalli büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı, İstanbul 2011, Sf. 995)
 
Peki, bu "sonuna kadar gidiş" ve bu "döneklik yapılmamak" , ne içindir, anlayan var mı?
 
Yok!..
 
Türkiye, hem sınırları içinde ve hem de sınırları dışında savaş hâlinde ve çepeçevre düşman ile çevrilmiş  vaziyette!..ABD'si, İngiliz'i, Rus'u, F(ı)ransız'ı, Ermeni'si, Yunan'ı, Yahudi'si...kuyumuzu kazmakla meşgûl...Biz, birbirimizle çataçat kavgadayız!..
 
Türkiye, her gün-ortalama-  ve -bilinen- beş-altı şehit cenâzesi kaldırıyor.
Ne tuhaf ki, herkes, bu "şehitlerimize" , haklarını da -bir lütuf olarak- helâl ediyor!..Nasıl iş demeyiniz, tamamen böyle!..Canını veren Onlar, fakat ne hikmetse, buna rağmen, bizim onlarda hakkımız olacağı idrâksizliği ortalığı alt-üst  ediyor!..
 
Kim, kime hakkını helâl etmeli, düşünsenize!..Şehit cenâzelerinde, birbirlerinin yüzüne bakmayanlar , Türkiye'yi güllük-gülistanlıkmış  gösterip, kendilerince espriler yapıp  milleti rehâvete daldıran  mes'uller mi? Yoksa!..
 
Bir de şu var!..Genel Başkan diyor ki: "Mahalleyi ayağa kaldırmak için bizim başkanlık sistemine olumlu baktığımızı iddia edenler acaba bu sonuca nereden ve nasıl varmışlardır. Heceleyeyim dedim anlamadılar, kara tahtayı  işaret ettim oralı olmadılar. Daha ne söyleyeyim, nasıl izah getireyim? Bunlar hangi dilden haberleşip konuşuyorlarsa bize bildirsinler ki ona göre davranalım.
 
(...) Aslında kendilerinin maskaraya döndüklerini  ise hiç anlamıyorlar. "Havet nasıl olacakmış? Türkçeyi katletmeleri bir yana, utanmadan bir de böyle sorguluyorlar..."
 
Ne kadar hisli/duygulu (!) (duygusal değil) ve heyecanlı (!) ifadeler değil mi?  
Genel Başkan; her şeyi "ap-açık" anlatıyor da, anlamayanlar, ahmaklar, aptallar biz oluyoruz!..

 
"Heceleyeyim dedim anlamadılar" diyor. Neyi hecelediğini bir bilse!..
Meselâ biz, 1999'da, sizin yüzünüze karşı "Eli kanlı kaatillerle hükümet kurulmasını içimize sindiremeyiz" dendiği zaman da, hecelemiştiniz, anlayamamıştık.
 
Meselâ biz, 2001'de, Ali Güngör'ü ihrâç ettiğiniz zaman da, hecelemiştiniz,  anlayamamıştık.
 
Meselâ biz, 2002'de, ortaklarınıza "rest" çekip, "3 Kasım 2002'de erken seçim yapılmazsa hükümetten çekiliriz" dediğiniz zaman da, hecelemiştiniz,  anlayamamıştık.
 
Meselâ biz; 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra, baraj altında kaldığınızda, yeni bir seçim ve yeni bir genel başkan vaadiyle, "Sorumluluk şahsıma aittir" dediğiniz zaman da, hecelemiştiniz,  anlayamamıştık.
 
Meselâ biz; Sadi Somuncuoğlu'nun, Cumhurbaşkanı adaylığının engellenmesi için yapılan taşkınlığı da anlayamamıştık.
Ve meselâ,  biz, seksen milletvekili kazanmanın heyecan, kibir  ve gururu ile, 8 Haziran 2015 akşamı: "En erken seçim ne zaman olacaksa o zamanda seçim olur" diye kükrediğiniz zaman da, anlayamamıştık.
 
Velhâsıl, anlamadığımız, anlayamadığımız o kadar çok şey var ki, insan, size, haklısınız demeden de edemiyor.  Zorla değil ya, anlamıyoruz, anlayamıyoruz!..Bu sebeple; biraz daha heceleyiniz, biraz daha, biraz daha, biraz daha....
 
Haklısınız, dedim; çünkü,  bâzıları, kolejlerde tahsil görürken, ben ve benim gibiler, altmış sonrasının gençliği olarak, mâzîden kuvvet alarak, bu dâvâya  temel olabilecek taşları döşemeye çalışıyorduk. Ne önümüzde rehber olabilecek çok kişi, ne de arkamızda bize destek verecek çok el vardı. Fakat; önümüzdeki ve arkamızdaki  o az kişide 'gönül' vardı; aşk vardı, heyecan vardı, birbirine itimat vardı , fedâkârlık vardı.
 
Kibir yoktu, bananecilik yoktu, sananecilik yoktu, benlikçilik yoktu, senlikçilik yoktu...Bizlikçilik vardı!..
 
Meselâ; bir Millî Yol Dergisi vardı. Onu;  ufacık harçlıklarımızdan biriktirdiklerimizle dağıtmaya çalışırken, sözünü ettiğim o bâzıları, şatafat içersinde çocukluklarını yaşıyorlardı.  
 
Biz; bunu da, hâlâ anlamıyoruz/anlayamıyoruz!..
 
18 yıldır konuşuyorsunuz...Allah ömür versin de  daha nice yıllar konuşun!..Yeter ki,  konuşun!..Haftadan haftaya değil,  günlük konuşun, anlık konuşun!..Yeter ki, doğru  konuşun da, biz anlamayalım!.. Ve hecelemeyin!..
 
Ve lütfen, anlayabildiklerimizle iktifâ ediniz!..Çünkü; dört-beş ay içersinde seksen milletvekilini kırka indirmek kolay iş değildir!.. Biz, onu da anlamıyoruz...Çünkü, bunu anlayabilmek zor iştir!..
 
Meselâ; ben, şahsen, şu siyah çantanın sırrını da hâlâ anlayabilmiş değilim!..Ne müthiş bir hâl ki, onu da,  bir tek  siz anlayabiliyorsunuz!..
 
Ne saâdet!..
 
İnanınız; 2018'de,  20 Şubat 2016 târihinde  bizzat makamınıza gönderdiğim ve 22 Şubat 2016 tarihinde www.kapsamhaber.com'da yayınlanan yazımda da ifade ettiğim gibi, elde kalan kırkı da bulmanız  mümkün  olmayacak ve yine siz anlayacak, biz anlamayacak/anlayamayacağız!...
 
"Tragi-comique" / T(ı)raji-komik değil mi?
 
Diyorsunuz ki,  "Türkçeyi katletmeleri bir yana, utanmadan bir de böyle sorguluyorlar."

 
"Katletmek" mi? "Utanmak" mı? Sâdece "vah" derim!..Ne haddimize, biz kim, sizi "sorgulamak" ne?
 
Siz emredersiniz, herkes "Başüstüne!" der, gider. Çünkü; sizlerin,  şu Türkçe bahsinde biraz  idrâkiniz bulunsa, susar da oturursunuz.  Önce, biz soralım:

Ülkücü adam, ağzına "don lâstiğini" alır mı?
 
Ülkücü biri, demokratik haklarını kullanmak isteyen  ülküdaşlerine, nasıl "neseb-i gayri sahih" diyebilir?
 
Bir ülkücü,  bütün varını bu uğurda harcayan arkadaşları için, nasıl: "sahte kahraman, lejyoner, bedbaht, işbirlikçi, virüs, ucube, fırıldak, devşirme, müfteri, rezil, alçak, Truva atı, densiz, kepaze, mandacı, provakatör, haçlı şövalyesi..."diyebilir?
 
Sizce, Türkçe'yi katletmemek ve utanmak  bu mudur?
 
Peki, bunlar yetmemiş gibi, şu tafralar neyin nesidir? "Mahşer Midillisi, zırvalıyorlar, maskaraya döndüklerini hiç anlamıyorlar, kaos elçileri, kriz çığırtkanları, darbe şakşakçıları, Nato kafa Nato mermer..."
 
Tekrar söylüyorum: Bu mudur  düzgün, güzel ve katledilmeyen Türkçe?
 
Rabb'ime çok şükür, biri üniversite mezunu, biri üniversite öğrencisi ve dîğeri de lise öğrencisi olan üç torunum var.  Ve yine binlerce şükür ki, sizin kullandığınız bu kelimelerin hiçbirini  örnek almıyorlar!..
 
Her kelimenizde, hiçbir incelik ve cezbedicilik olmadığı gibi, aksine, iticilik, hükmedicilik ve baskıcılık/tahakkümcülük hâkim vaziyettedir. Sokaktaki insanımızı bırakın, dâvâ arkadaşına böyle hitap edene kim yâr olur?
 
Bu kelimelerde hangi estetik duruş ve hangi ahlâkî yapı bulunmaktadır?
Daha önce de yazdım. Bir bölümünü tekrar nakledeyim:
 
"Gaflet basan yerde, hareket olmaz"
 
 (...) Zarûret, faaliyeti meşrû kılmıştır. Değişim şarttır ve o gün bugündür!..O ân, bu ândır!..
 
Zaman, iftar sofralarında esip gürlemek, kalpazan lâflarla ortalığı velveleye vermek değil; nezâket ve zarâfetle hakîkati işâret ederek, istişâreye müracaat etmektir.
 
"Bizimle yürü Türkiye" demek yetmez!..Önce, kendin yürüyeceksin ki, millet de yürüsün!..
 
Kendi arkadaşlarına "köstebek" diyenler, arkadaşlarıyla yürüyemeyenler, Türkiye ile yürüyemezler ve Türkiye'yi yürütemezler."   (Yazının devamı, M. Halistin Kukul, Bu Öfke, Bu kin ve Bu Hırs Niyedir?, www.kapsamhaber, 01 Temmuz 2016 okunabilir)
 
Peki; Sadi Somuncuoğlu ile, Prof. Dr. Enis Öksüz ile, Prof. Dr. Abdülhâlûk Çay ile, Namık Kemal Zeybek ile, Yavuz Bülent Bâkiler ile, merhûm Ali Güngör ile, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ile, Muharrem Şemsek ile, Prof. Dr. Ümit Özdağ ile, Sinan Oğan ile, Koray Aydın ile, Meral Akşener ile, Prof. Dr. Eyüp Aktepe ile, Dr. Agah Oktay Güner ile, Em. Org. Engin Alan ile, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile, Prof. Dr. İskender Öksüz, yazar  Emine Işınsu Öksüz ile...ve daha  nice yüzlerce , binlerce, milyonca kişi ile, niye yürüyemediniz? 
 
Bu kişiler, size, -yardım etmekten başka- ne yaptılar?
 
Hangi ilim ve san'at adamıyla muhatapsınız? Bana, herbirinden birer kişi sayabilir misiniz?
 
Yanıbaşınızda, dünyayı okuyan, hangi şâir, romancı, hikâyeci, tiyatro yazarı, bestekâr, futbolcu, güreşçi, tıpçı, iktisatçı, sinema-tiyatro san'atçısı, senarist, hattat, ses san'atçısı...bulunmaktadır?
 
Meselâ; bir ülkücünün Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan veya Bakan  olmasının ne mahzûru vardır?
 
Diyorsunuz ki: "Meslis'te evet dersek, milletin huzurunda da evet deriz!"
Meclis'te evet demenizi anlarım da, "milletin huzurunda" nasıl "evet" diyeceksiniz?
 
Bak; "anlamıyorlar" dediniz ya, demek ki, geç de olsa, biz de anlamaya başladık ve soruyoruz: "Milletin huzurunda",  nasıl "evet" diyeceksiniz?  Lütfen, cevap veriniz!..Bekliyorum!..

 
Meselâ; Türkiye, fiili bir savaş hâli yaşarken, buna dâir bir çözüm teklifiniz mevcut mu?
 
Meselâ; Türkiye, bir ahlâk buhranı, bir kültür tahribatı yaşarken, buna dâir bir çözüm teklifiniz var mı?
 
Meselâ; Türkiye'nin hâlâ özüne nüfûz edilememiş bir maarif dâvâsı varken ve çöküntü yaşarken, sizin, buna dâir, ufacık bir düşünce kırıntınız bulunmakta mıdır?
 
Meselâ; Türkiye'de, Türkçe, en haşîn hücûmlara uğradığı bu günlerde, sizin, Türkçe'ye dâir,  bir görüşünüz  mevcut mudur?
 
Meselâ;  umûmî dış politikamız hakkındaki bakışınızı söyler misiniz? Çıkış yolu nedir?
 
Meselâ; tükenmek üzere bulunan hayvancılığımızın ve ziraatimizin - bunlara bağlı olarak iç ve dış ticâretimizin- gelişmesi için "milletin huzuruna" hangi çâreleri sundunuz?
 
Meselâ; Türk lirasının değer kaybına dâir ne gibi bir tasavvurunuz vardır?
Meselâ; fındıktan, pamuğa, pirince kadar, dış ve iç ticâret sahasında yürüdüğünüz bir yol, aldığınız bir menzil var mıdır?
 
Meselâ; her türlü teröre karşı, siyâsî, askerî, kültürel, sosyal, p(i)sikolojik...ne gibi tedbirler  hayâl ettiniz?
 
Meselâ;  cemiyet düzenini zedelemekle kalmayıp tahrip eden adam kayırma, rüşvet gibi gayri ahlâkî  hususlardaki kanaatiniz nedir?
 
Meselâ; Türk gençliğinin yetiştirilmesindeki aksaklıklar ve buna dâir çözüm yollarınız var mıdır?
Meselâ; Türkiye'deki genel asayişsizlik -bilhassa kadın cinâyetleri- hakkında bir tedbir düşündünüz mü ve bir çâre arayışınız oldu mu?
 
Meselâ; Türk Dünyâsı'nın, Türkiye ile, ve dünya ile irtibatı bakımından neler yapılması gerektiğine dâir  bir p(i)lânınız, bir s(ı)tratejiniz var mı?
 
Belki, kâğıt üzerinde her şey tamamdır!..İnandım!!!Dostlar alış-verişte görsün!!!
Hep iç çekişme, hep iç didişme...Boşa enerji kaybı...Hebâ olan zaman...Nereye kadar?
 
Yazık ediyorsunuz, hem kendinize, hem çevrenize ve hem de Türkiye'ye!.. Benden söylemesi!..
 
Fakat; kanaatim odur ki, bu gidişle, masanızın üzerinde, ne  "pilâv" kalacaktır ve ne de elinizde bir tahta "kaşık"!..
 

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211