Hala Yeni Kerbelalar Yaşanıyor

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Lideri Bahçeli TBMM Grup Toplantısında: Miladi 680, Hicri 10’da Kerbela’da yaşanan vahşet, Ehli Beyt’in kanını döken, Ashab-ı Kiram’a kast eden canilik elbette unutulmayacak ve unutturulmayacaktır.” dedi.

Bahçelinin Konuşması Şöyle:

Bu haftaki Meclis grup konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Dün Hicri 1435’nci yıla girmenin ve bu kapsamda Hicri Yılbaşını kutlamanın sevincini yaşadık.

Aynı zamanda manevi hayatımızın müstesna dönemlerinden olan Muharrem Ayına da kavuştuk.

 

Muharrem Ayı ilahi lütuf ve keremle müjdelenmiş, bereket ve bollukla zenginleştirilmiştir.

 

Bu ay içinde rahmet çeşmesi oluk oluk akacak, af ve ihsan tüm müminlerin, tüm iman edenlerin üzerine olacaktır.

 

Ayrıca Muharrem Ayı, unutamayacağımız acıların, hüzünlerin, hıçkırıkların ve felaketlerin yaşandığı bir zaman dilimidir.

 

Miladi 680, Hicri 10’da Kerbela’da yaşanan vahşet, Ehli Beyt’in kanını döken, Ashab-ı Kiram’a kast eden canilik elbette unutulmayacak ve unutturulmayacaktır.

 

Muharrem Ayı mazlumların ahı ve feryadıdır.

 

Muharrem Ayı asırlarca süren matemlere, gönlümüzü yaralayan vahim olaylara sahne olmuştur.

 

Bu ayda, Efendimizin mübarek torunu Hz. Hüseyin’in ve ailesinin hunharca katledilişi hiçbir zaman aklımızdan çıkmayacaktır.

Hz. Hüseyin’in şehadeti Müslümanların ortak hüznü, asırlarca içimizi kanatan, yüreğimizi sızlatan ve yankısı da hiç azalmayan dramıdır.

 

Hz. Hüseyin ömrü boyunca haksızlığa boyun eğmemiş, tehditlere prim vermemiş, iftiralara kulak asmamıştır.

 

Tuzaklara aldırış etmemiş, saldırılardan korkmamıştır.

 

Ne pahasına olursa olsun hakkın izinden, hakikatin çizgisinden ve Allah’ın yolundan ayrılmamıştır.

 

Hz. Hüseyin; mazlumların gür sadası, garibanların içten çığlığı ve İslam’ın nurlu meşalesidir.

 

Kerbela’da yalnızca Hz. Hüseyin’in kanı dökülmemiştir.

 

Kerbela’da yalnızca Ehli Beyt’e kıyılmamıştır.

 

Hepsinden önemlisi Kerbela’da İslam’a ihanet edilmiş, Efendimiz Habibullah’ın emanetlerine lanetle andığımız şiddet reva görülmüştür.

 

İslam âlemi bu elem ve keder verici olaydan gerekli ders ve sonucu maalesef henüz alabilmiş ve çıkarabilmiş değildir.

 

Hala Yezitler, Nemrutlar, Firavunlar ve destekçileri her taraftadır.

 

Hala yeni Kerbelalar yaşanmakta, aklın ve insafın almayacağı kanlı hadiseler görülmektedir.

 

Yüce dinimizi cinayetlerine alet edenler ısrarla işbaşındadır.

 

Şu günkü tabloda, etnik ve mezhep gerilimi İslam toplumlarını esaret altına almış, geleceğini belirsizliğe itmiştir.

 

Barış ve kardeşlik ikinci plana düşmüş, kavga ve düşmanlık öne geçmiştir.

 

Şüphesiz yaşananlar Efendimizin tebliğine, Hz. Hüseyin’in duruş ve ilkelerine tamamıyla aykırıdır.

 

Cahiliye devrini aratmayan ilkellikler, kana ve ölüme doymayan vicdansızlıklar, mezhep üzerinden yürüyen kutuplaşmalar İslam coğrafyasını zifiri bir geceye mahkûm etmiştir.

 

Kutlu dinimizi terörle yana yana getiren alçak plan ve propagandalar, acılar üzerinden cepheleşmeleri yaygınlaştıran, husumetleri tırmandıran emeller tüm Müslümanları zora sokmuştur.

 

Bu karanlıktan çıkmak lazımdır.

 

İslam’ı günü birlik siyasetlerine, hainliklerine ve öfkelerine kılıf yapmaya çalışanlara tüm mümin kardeşlerim, bütün İslam dünyası tavır almalı ve engel olmalıdır.

 

Doğaldır ki, adaleti, merhameti öğütleyen; sabrı, hoşgörüyü, muhabbeti vaaz eden; kardeşliği, yakınlığı ve kucaklaşmayı tavsiye eden bir dinin mensupları olarak yaşanan barbarlıklara duyarsız kalmamız, dudak bükmemiz mümkün değildir.

 

İslamiyet’i sinsi amaçlarına payanda yapmaya kalkanlara samimi Müslümanlar mani olmalı, iblis ve ortakçılarına müsaade etmemelidir.

 

İslam âlemi özeleştiriden sakınmamalı, nerede eksik ve noksan kaldığını kararlıca gözden geçirmelidir.

 

Akan Müslüman kanı acilen durmalı, sözde İslamiyet adına, hele ki, cihat hesabına vuran, kıran ve öldüren cinayet örgütlerine fırsat verilmemeli, tolerans gösterilmemelidir.

 

Ben Müslümanım diyen hiç kimse bu sorumluluktan, bu tarihi vazifeden, bu manevi görevden kaçmamalıdır.

 

Petro-dolarların üzerine kapaklanan, enerji kuyularının etrafına öbek öbek çadırlarını kuran, bunun yanında saltanatlarını sürdürebilmek için Batı’nın güdümüne giren emirler, sultanlar, krallar kendi vicdan muhasebelerini mutlaka yapmalıdır.

 

Şayet banka hesaplarını, lüks ve debdebeli hayatlarını; inatla İslam’ın geleceğine ve Müslümanların huzuruna tercih ediyorlarsa, iki cihanda da bunun hesabını veremeyecekler, ilahi cezadan kurtulamayacaklardır.

 

İslam’ı kirletmeye, karanlığa çevirmeye ve şuna buna sorgulatmaya hiçbir faninin, hiçbir bedbahtın hakkı yoktur.

 

Bu itibarla herkes kararını, safını, nerede durduğunu ve yönünü belirlemelidir.

 

Bilinmelidir ki, yerli ya da yabancı odakların, Peygamber Efendimizi ve yüce tebliğini istismar etmesi hepimize hakaret, hepimize saygısızlıktır.

 

Türkiye üzerinden kurgulanan mezhep gerilimine, en son örneğini Iğdır’da şahit olduğumuz dışlayıcı, ötekileştirici, hakaretamiz ve tehlikeli gelişmelere herkesin dikkat etmesi şarttır.

 

İslam’la kandıranlar, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını işlerine geldiği gibi kullanıp üzerinde oynayacak kadar gözü kararanlar, unutmayınız ki gerçekte Yezid’in peşi sıra gidenlerden, Ebu Cehil’in takipçilerinden, Ebu Süfyan’ın mirasçılarından başkası değildir.

 

Ve bunların hakkından gelmek bizlerin en bariz mükellefiyetleri arasındadır.

 

İdrak ettiğimiz Muharrem Ayı’nın milletimize, Türk- İslam Alemi’ne dirlik, birlik ve sükûnet getirmesini temenni ediyor; tutulan oruçların, yapılan ibadetlerin Yüce Allah tarafından kabul olunmasını niyaz ediyorum.

 

Muharrem Ayı’nın ruhuna ve manevi vecibelerine uygun bir şekilde nefes almayı Rabbim’den diliyorum.

 

Değerli Arkadaşlarım,

 

Açıkça görülüyor ki, Türkiye hem içten hem de dıştan tazyik ve taciz altındadır.

 

Komşu coğrafyalarda yaşanan belirsizliklerin ülkemize ihraç edilmesi, bir yol ve vasıtayla içimize bulaşması gittikçe belirginlik ve hız kazanmaktadır.

 

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki gerilim atmosferi ve çatışma iklimi Türkiye’yi çembere almış durumdadır.

 

Başbakan Erdoğan ve hükümeti, yanı başımızda cereyan eden olaylara milli çıkarlarımızla bağdaşmayan tepki ve refleks göstermektedir.

 

Bu meyanda, hükümetin Suriye politikası tamamen Esad karşıtlığına bağlanmış, Esad hasımlığıyla perçinlenmiştir.

 

Başbakan Erdoğan, Esad’a yüklenirken, neredeyse tüm muhalif unsurları sütten çıkmış ak kaşık gibi sunmaktadır.

 

Başbakan’ın mantık ve anlayışına göre;

 

√      Esad kötüdür, ama insan eti yiyen yamyamlar masumdur.

 

√      Esad katildir, ama kafa kesen canavarlar, terör estiren vandallar mağdurdur.

 

Başbakan Erdoğan için Suriye’de izlenecek orta yol kalmamış, iki cinayet makinesinden birisine taraf olmak kaçınılmaz olmuştur.

 

Hükümetin Suriye politikası milli gerçeklerden, milli hedeflerden ve jeo-politik çerçeveden bütünüyle soyutlanmış ve kopmuştur.

 

Kabul ediyoruz ki, Suriye’de perişanlık ve acımasızlık diz boyudur.

 

Tüm taraflar silaha ve bombaya sırtını dayamış, öldürmeye ve yok etmeye programlanmıştır.

 

İnsanlık Suriye topraklarının dışına sürülmüş, sağduyu, akıl ve teenni çoktan kaybolmuştur.

 

Şimdiye kadar 130 bine yakın insan hayatını kaybetmiştir.

 

Suriye’den atılan mermiler, isabet eden toplar sınırın bu yakasında periyodik olarak suçsuz, günahsız insanlarımızın vefatına neden olmaktadır.

 

Bu haliyle sınır hattımız belirsizlikler içinde olup, vatandaşlarımızın can ve mal kayıpları ciğerimizi dağlamaktadır.

 

Milyonlarca Suriyeli evini, barkını ve sevdiklerini geride bırakarak ülkesini terke mecbur kalmıştır.

 

Şiddetin yanı sıra, açlık, yoksulluk ve sefalet bu ülkeyi kasıp kavurmaktadır.

 

Hali hazırda ülkemizin değişik yörelerine 200 bini çadır kentte, 300 bini farklı şekillerde olmak üzere 500 bini aşan Suriyeli mülteci yerleşmiştir.

 

Ve bu sayı gittikçe artış göstermekte, gittikçe de kabarmaktadır.

 

Elbette muhtaç olanların, yardım isteyenlerin imdadına yetişmek milletimizin asil niteliklerindendir.

 

Ali cenap milletimiz gerekirse ekmeğini bölüşmekten, sofrasını paylaşmaktan hiçbir zaman kaçınmamış ve kaçınmayacaktır.

 

Zorda kalanların elinden tutmak bizim inançlarımızın gereğidir.

 

Ancak kontrol altına alınamayan, önüne geçilemeyen, makul sınırı çoktan aşan mülteci yığılması sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel açmaz ve sorunlara da sebebiyet vermektedir.

 

İnkâr edilemez bir gerçektir ki, Suriyeli sığınmacılar sınır il, ilçe ve kasabalarımız başta olmak üzere, milletimize ilave külfetlere yol açmaktadır.

 

Bu çerçevede suç ve suçlu sayısı artış göstermekte, asayişsizlik vakalarında gözle görülür bir yükselme görülmektedir.

 

Başbakan ve hükümeti, muhaliflere ve mültecilere millet kesesinden bol bol harcama yapmaktadır.

 

Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde, bugüne kadar yapılan harcamaların iki milyar doları bulduğunu açıklamıştır.

 

Türkiye’nin ekonomik şartlarını dikkate aldığımızda, bütçe imkânlarını masaya koyduğumuzda, bu tutar bize göre çok fazladır.

 

Milletimizin alın teri, insanımızın el emeği Başbakan ve hükümeti tarafından çarçur ve heba edilmektedir.

 

Başbakan Erdoğan taahhüt edilen yardımları alamamış, tutulmayan sözlerin altında kalmış ve milletimizin sırtına yeni ve büyük bir fatura yüklemiştir.

 

Hükümetin düşünmesi ve menfaatine uygun hareket etmesi gereken öncelikle aziz Türk milletidir.

 

Milyonlarca yoksulumuz ve işsizimiz varken, yardımlarla güç bela, kıt kanaat geçinenlerimiz bulunuyorken, devlet hazinesini küresel kanlı planların emrine havale etmek, önüne gelen ulufe gibi dağıtmak bir defa akılsızlık ve düşüncesizliktir.

 

Bizi en çok rahatsız eden Esad muhalifi terör gruplarının desteklenip ödüllendirilmesidir.

 

El Kaide, El Nusra, PYD ve diğer muhalif unsurların sırf Esad düşmanlığından dolayı besiye çekilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, gizli müzakerelerle taltif edilmesi anlaşılır, kabul edilir ve normal karşılanır gibi değildir.

 

Başbakan Erdoğan Suriye’ye bakışını geçtiğimiz hafta sonunda, partisinin “21. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı”nda bir kez daha ortaya koymuştur.

 

“Bitaraf olan bertaraf olur” diyerek sanal bahanelere sığınan, boş avunmalardan medet uman Başbakan, taraf tuttuğunu, kim ya da kimlerin çıkarına pozisyon aldığını tüm yönleriyle ispatlamıştır.

 

Başbakan Erdoğan kendi halkını bombalayan, kendi insanını öldüren Esad’ın karşısında, sınırlarımızın hemen öbür tarafını mesken tutan insanlık müsveddesi cellatların, kiralık tetikçilerin tarafındadır.

 

Nedense Başbakan’ın, Türkmen kardeşlerimizin arkası arkasına canı alınırken, Türkmen kentleri yağmalanıp, yıkılıp peş peşe bombalanırken taraf olmak hiç hatırına gelmemiştir.

 

Nedense Başbakan, söz konusu Türkiye ve Türk milleti olunca tarafsız kalmayı benimsemiş, bunu da alışkanlık edinmiştir.

 

Türkiye’yi iki ölüm kutbundan birisine mecbur bırakan, iç sosyal ve siyasi dengemizi hiç hesaba katmadan terör gruplarının ardı sıra giden Başbakan büyük bir hatanın içindedir.

 

Şunu da biliyoruz ki, Başbakan Erdoğan her zaman tarafını belli etmiş, bitaraf kalmamıştır.

 

Türk milletini 36 etnik parçaya ayırmaya teşebbüs ederken bölücülerin tarafındadır.

 

İmralı canisiyle pazarlık yaparken PKK’nın yolundadır.

 

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da BOP’un hizasındadır.

 

Trablus’ta NATO’nun, Roma’da Katolik Kilisesi’nin, Madrid’de Medeniyetler İttifakı’nın yanındadır.

 

Mısır’da Mursi’nin, Irak’ta Barzani’nin, Ermenistan’da Sarkisyan’ın, Filistin’de Hamas’ın, Ege’de Yunanistan’ın, Akdeniz’de de Rumların dibindedir.

 

Başbakan tarihte isyancılarla kol kola, bugünlerde milli ve manevi değer inkârcılarıyla yanak yanağadır.

 

Türklüğü asimile etmek, sindirmek ve silmek isteyen ahlaksızlarla, ciğeri beş para etmez Sevr müdavimleriyle ve kalbi katrana dönmüş parçalanma elçileriyle sırt sırtadır.

 

Ne üzücüdür ki, bu zihniyet Yezid’i sadece Şam’da görmekte, burada aramaktadır.

 

Oysa Yezid’in hası; kıtalar gezmekte, coğrafyalar parsellemekte, bölünme senaryolarını kabullendirmeye çalışmaktadır.

 

Başbakan da 21. asrın zalimleriyle emel ve hedef birlikteliği yapmaktadır.

 

“Şam’daki Yezid yerden ve gökten ölüm gönderiyor” diyen Başbakan’a bu kürsüden soruyorum:

 

Bağdat’ta, Kerkük’te, Musul’da, Telafer’de, Kabil’de, Beyrut’ta, Mogadişu’da, Sana’da, Nairobi’de yerden ve gökten acaba yağan nedir ve bunun müsebbipleri kimlerdir?

 

Irak ve Afganistan’da; kadınlara, yaşlılara, gençlere, körpe yavrulara, Türk ve İslam’ın her tarafına namlu çevirip ölüm kusanlardan hiç mi malumatın olmadı? Bunlarla hiç mi karşılaşmadın?

 

Devri iktidar yıllarında bir kere de olsa, Eşbaşkanlık görevini aldığın çevrelere; durun, yapmayın diyerek önlerine geçmek, kendini feda etmek hiç mi aklının ucuna gelmedi?

 

Bunun da ötesinde, yıllarca Kato’da, Tendürek’te, Cudi’de, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Bingöl’de ve hatta Ankara’da, İstanbul’da ölüm yağdıranlar, insanımızı, çocuklarımızı, gencecik kızlarımızı, Mehmetçiklerimizi, polislerimizi şehit edenler kimlerdir?

 

Başbakan Erdoğan Şam’daki Yezid’ten önce, İmralı’daki, Kandil’deki Yezid’lere bakmalı, bunlara kafayı takmalıdır.

 

Sayın Başbakan, bugün Yezid diye mimlediklerine geçmişte kardeşim diyordun; dün ise, “döktükleri kanda boğulacaklar” dediklerinle bugün çözüm ve barış konuşuyorsun.

 

Bu nasıl bir iştir? Böylesi bir çelişkiyi senin zihnin ve miden nasıl kaldırabilmektedir?

 

Başbakan Erdoğan her sözüyle çürük tahtaya basmaktadır.

 

Her açıklamasında falso yapmakta, derin açıklar vermektedir.

 

Türk milleti Başbakan ve hükümetinin maksadını anlamış, oyunlarını fark etmiştir.

 

İnşallah bu oyun bozulacaktır.

 

İnşallah Türk milleti gafletle arasına çizgi çekecek, kötü giden talihi tersine çevirecektir.

 

Muhterem Milletvekilleri,

 

Türk siyasi hayatında, iki gün önce karşıladığımız 3 Kasım’ın ayrı bir önem ve yeri olduğu kuşkusuzdur.

 

Adalet ve Kalkınma Partisi, 4 bin 21 gün önce yapılan 3 Kasım 2002 seçimlerinden başarıyla çıkarak iktidara ulaşmış ve 18 Kasım 2002 tarihinde 58. Cumhuriyet Hükümeti’ni kurmuştur.

 

AKP; 10 yıl, 11 ay, 9 gün ya da 131 ay 19 gün önce iktidara geldiğinde yeni doğan bir çocuk, bugün 11 yaşını bitirmek üzeredir.

 

Bu kadar uzun bir hükümet etme fırsatı her partiye nasip olmamıştır.

 

İktidar zihniyeti Hakk’a ve halka hizmet diyerek göreve gelmiş, ancak haramzadelere, hırsızlara ve hainlere ülkemizi ikram ederek tüm güvenlik duvarlarını zedelemiştir.

 

Ufak- tefek iyileşmeler, bazı olum gelişmeler olsa da, AKP’yle geçen 11 yıllık dönem hakikaten de zor ve çilelidir.

 

AKP’yle geçen 11 yıllık dönem millet ve devlet hayatı için hüsranla ve envai çeşit hezimetle doludur.

 

AKP’nin 11 yıllık iktidarı sözden eyleme, kuvveden fiile bir türlü geçememiştir.

 

2002’den bu tarafa, yükselen ümitsizlik dalgaları milletimizin huzurunu gölgelemiş, varlığını riske sokmuştur.

 

Türkiye 11 yıldır kriz, kargaşa, kaos, korku, kutuplaşma, kavga ve karanlıkla boğuşmaktadır.

 

Türkiye 11 yıldır mahcubiyet, mağduriyet ve mahkûmiyet yaşamaktadır.

 

Türkiye 11 yıldır eziyet ve baskı altındadır.

 

Yoksulluk, yolsuzluk, yasak ve yozlaşma kaygı verici şekilde yükselmiş, yayılmış ve yoğunlaşmıştır.

 

İşsizlik giderek fazlalaşmış, gelir dağılımı adaleti felç olmuş, iç ve dış borçlar fırlamış, cari açık ekonominin kâbusu haline gelmiştir.

 

11 yıldır esnafımız kahredici problemlerin kıskacındadır.

 

11 yıldır emeklimiz, çiftçimiz, memurumuz, işçimiz, fakir fukaramız bıktırıcı sorunların odağındadır.

 

AKP’li iktidar yıllarında;

 

√      Milli ve manevi değerler hiçe sayılmıştır.

 

√      Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aşınmış ve ufalanmıştır.

 

√      Toplumsal ahlak, sosyal barış, siyasi seviye, ekonomik refah hasar almıştır.

 

√      Dışarıda teslimiyet, içeride acziyet kurumsallaşmıştır.

 

√      Devlet ve millet hayatı kuşatılmış ve saldırıya uğramıştır

 

√      Asayişsizlik egemen olmuş, imtiyazlı çevreler terfi almış, yandaşlar malı götürmüştür.

 

Kadına yönelik şiddet, boşanma ve aile içi anlaşmazlıklar AKP döneminde fecaat boyutuna ulaşmıştır.

 

Demokrasi 11 yıldır kesintiye uğramış, bireysel hak ve özgürlük arayışları bu kadar yıldır komaya girmiştir.

 

Başbakan Gezi Parkı’ndan ODTÜ’ye kadar gençlerle uğraşmış, cepheleşmeleri derinleştirmiştir.

 

AKP’nin yönetimi altında Türkiye; önce durgunluğa, sonra da çöküş patikasına girmiştir.

 

Bize göre, Başbakan Erdoğan’ın, “siyasetin yerleşik tüm teorilerini alt-üst ettik” demesi bir yanıyla doğru, diğer yanıyla eksiktir.

 

Çünkü bu zihniyet, hem siyasetin hem de ülkenin altını üstüne getirmekle kalmamış, tüm denge ve ayarları mahvetmiştir.

 

AKP’li iktidar yılları demokrasiye perde çekmiş, milli iradeyi yanlış yorumlamış, hukuk devleti anlayışını linç etmiştir.

 

Nitekim tahrip edilmedik bir şey bırakılmamıştır.

 

Hedef alınmadık bir şey kalmamıştır.

 

Geçmişten bugüne 11 yıllık mizana bakıldığında karşımıza; iftiradan, dedikodudan, art niyetlilikten, kötümserlikten, karanlık oyunlardan, bölücülükten, son kullanım tarihi dolmuş kumpaslardan, şeytanın bile aklına gelmeyecek provokasyonlardan başka bir şey çıkmayacaktır.

 

AKP 11 yılda tel tel dökülmüş, her alanda başarısızlığa uğramıştır.

 

Başbakan Erdoğan milletimizin lehine, yararına ve yarınına dönük hiçbir değerli icraat yapamamış, hiçbir katkı sağlayamamıştır.

 

Başbakan Dünyayı kurtaran adam olmaya talip olmuş, aslında herkesi kendisine güldürmüştür.

 

Bol ve kabarık harcırahlı seyahatlerle fellik fellik dolaşmış, Türkiye’yi pazarlamaya soyunmuş, pazarlamada, pazarlıkçılıkta statü atlamış, kıdem almıştır.

 

PKK’yla pazarlıklarda ne denli beceri sahibi olduğunu bu sayede kanıtlamıştır.

 

Başbakan Erdoğan’ın çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemleri Türkiye için yıkım ve çözülmenin ara durakları olmuştur.

 

Türkiyelilik zırvasını sahiplenen ve Türk kimliğini kazımaya kalkan birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

“Ateşle sorun çözülmez, katı defans dağa çıkarır, silahlar sussun fikirler konuşsun” sözleriyle PKK’ya göz kırpan ve müzakere masasına davet eden birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Büyük Ortadoğu Projesine hizmetkâr olmakla övünen, Haçlı seferlerini öven, Hıristiyanlar ve Museviler öyle istiyor diye İmar Kanunlarından cami ibaresini çıkaran, yol için cami yıkmayı kafaya koyan birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Milliyetçi Ülkücü Harekete, ırkçı, kafatasçı, morg bekçileri, Fatiha bilmeyenler diye saldıran birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Şehide kelle katile sayın diyen, vatan görevini yapan Mehmetçikleri küçümseyip “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözlerini kullanan birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Çiftçimize “ananı da al git” sözleriyle sataşan, öğretmenimizi “o oy senin olsun” ifadeleriyle aşağılayan birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Habur’da terörist karşılama törenleri düzenleyen, süreç ihaneti çerçevesinde PKK’lıların sözde sınır ötesine çıkmalarını sessizce izleyen, terörle müzakere edip, Türk askeriyle mücadele eden birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

İmralı canisine itibar kazandırıp, Diyarbakır’da bayrağı indirenleri alkışlayan birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

“Bizim fetretimiz milletimizin fetretidir” diyerek, demokratik nezakete ket vuran, milli iradeye ipotek koyan, diktatörlerin izinden giden birisi bu ülkede Başbakan olmuştur.

 

Türklüğe kin duyan, Türk milletini inkar eden, adımızı ve andımızı yok sayan birisi ne yazık ki bu ülkede Başbakanlık koltuğuna kurulmuştur.

 

Başbakan Erdoğan gayri milli oluşumların ustasıdır.

 

Başbakan Erdoğan milliyetsizlerin, vatansızların ve milliyetçilikten nefret duyanların umudu olarak çıraklıktan ustalığa aşama aşama yükselmiştir.

 

Bu siyaset anlayışı Davos tezgâhıyla şişirilen, ancak Mavi Marmara Gemisi’ne düzenlenen saldırıyla patlatılan koca bir balondur.

 

Başbakan Erdoğan’ın sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, kendilerini Türkiye partisi olmak kesmemiştir.

 

Sözüm ona AKP, sınırları aşan bir Dünya partisi haline gelmiştir.

 

Doğrudur, küresel cinayet projelerine mihmandarlık ve Eşbaşkanlık; Dünya partisi olmaktan, daha doğru bir deyimle kıtalar arası işbirlikçilikten geçmektedir.

 

Gerçek şudur ki, Başbakan Erdoğan’ın Türk milletinin partisi olmadan sınır ötesine gözünü dikmesi, küresel platformda iddialarda bulunması tam bir akıl tutulması ve mantık garabetidir.

 

Şu bir gerçektir ki; AKP konjonktürel, gelip geçici, kökü ve kimliği olmayan, derleme ve toplama bir siyaset kümesidir.

 

Bunun yanında; menfaat birlikteliği, ikbal müşterekliği, nefsi ve dünyevi arzuların merkez üssü ve nirengi noktasıdır.

 

Bunca iktidar yıllarına rağmen AKP’nin kalıcılığı yoktur.

 

Gün gelecek, siyasi tarihimizde benzerlerine çok rastlandığı üzere, kurumuş yaprak gibi uçup gidecek, geriye de teröristlerle nasıl içli dışlı olduğu gerçeğinden başka hiçbir şey kalmayacaktır.

 

Şunu samimiyetle söyleyebilirim ki, AKP yorgun ve bitkindir.

 

Dermanı, hevesi ve heyecanı uzun süre önce bitmiştir.

 

İktidar partisi yıpranmış, modası geçmiş, krediyi tüketmiştir.

 

AKP kendisini tekrara başlamış, ezberlerden fayda ummuş, yalan ve uydurmalara saplanmıştır.

 

Bu da ister istemez AKP içindeki sancıları, kafa karışıklıklarını ve anlaşmazlıkları gün yüzüne çıkarmaktadır.

 

Başbakan’ın Kızılcahamam’daki konuşması aslında kendi parti içindeki kaynamaların, kaymaların ve rahatsızlıkların işaretlerini vermektedir.

 

Görünen odur ki, Başbakan’ı korku almıştır.

 

Başbakan’ı endişe sarmıştır.

 

Kendisi ve hükümeti için geri sayım başlamış, çözülme emareleri çoğalmıştır.

 

11 yıllık sanal başarı hikâyesine artık kimse inanmamaktadır.

 

Dünya partisi olduk diyen Başbakan’ın, Kandil ve İmralı’nın temsilciliğine soyunması, yaygınlaşan meselelerin üstesinden gelemeyişi duyarlı, milli hassasiyetleri olan AKP’ye oy vermiş kardeşlerimde şikâyete ve kırgınlıklara neden olmaktadır.

 

Başbakan Erdoğan’ın şu sözleri çaresizliğin ve şuursuzluğun aldığı boyutu göstermesi bakımından ibretliktir:

 

“Yüreğinde Ahmet Kaya’nın gurbette ölümünü hissetmeyenler, Cem Karaca’nın gurbette hüküm giymesi noktasında sızısı olmayanlar bizi anlayamazlar.”

 

Anlaşılan AKP’yi anlamak, bilmek ve tanımak için Kandil’den icazet almak gerekli ve yeterlidir.

 

Başbakan Erdoğan’a göre PKK’yı anlamayan kendilerini anlamayacaktır.

 

Dikkatlerinizi çekiyorum, Başbakan’ı anlamak için PKK’yı bilmek ve idrak etmek lazımdır.

 

Bu en başta AKP’ye oy veren kardeşlerimize hakaretin zirvesidir.

 

Öyle ki, sözlerinin başka bir manaya gelmesi ve çekilmesi şu haliyle mümkün değildir.

 

Sayın Başbakan sen PKK’lıları anlamak için bölücü mesaine devam edebilirsin.

 

Biz ise Türk milletini topyekûn anlayacak, sahiplenecek ve bağrımıza basacak engin gönüllüğü ve muhabbeti her zaman gösteririz.

 

Sen PKK’lılarla kendini bir ve özdeş görebilir, birbirinizi anlamak için orada burada pazarlık masaları kurabilirsiniz.

 

Ama biz vatan ve millet sevdalılarıyla yan yana olmaktan vazgeçmeyecek, Türkiye demekten an be an geri durmayacak, Türk milletini namus gibi kabul etmekten ayrılmayacağız.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

 

Cumhuriyetimizin 90. Yıldönümünü kutladığımız 29 Ekim günü “Gebze-Halkalı Demiryolu İyileştirme ve Boğaz Tüp Geçiş Projesi” hayata geçmiş, yani Marmaray’ın açılışı yapılmıştır.

 

Bu projenin yapımında emeği ve katkısı bulunan herkese partim adına teşekkür ediyorum.

 

İktidarda hangi parti bulunursa bulunsun, Türkiye’nin hayrına kim taş üstüne taş koyarsa tebrik etmekten kaçınmayız.

 

Zira bizim kompleksimiz ve utanacağımız bir şey yoktur.

 

Milletimizin razı olduğu her şeyden biz de razı olur ve arkasında dururuz.

 

Bu sözlerimin altında milliyetçiliğin ilkeleri yatmaktadır.

 

Ne var ki, şu gerçeklerin altını çizmeden de geçmek istemiyorum.

 

Doğrudur, Marmaray 153 yıllık bir rüyadır.

 

Kabul edilmelidir ki, hayal gerçeğin ilk safhası, ilk kapısıdır.

 

Hayalsiz hiç bir şey olmayacağı gibi, başarı da gerçekleşmeyecektir.

 

Marmaray Projesi, İstanbul’un iki yakasını denizin altından birleştirmiş ve buluşturmuştur.

 

Hürmet ve rahmetle andığımız aziz ecdadımızın bu vizyonu 1,5 asır evvel gösterebilmesi hakikaten takdire şayandır.

 

Ancak bu projenin bugünkü noktaya gelmesinde partimizin hükümet ortağı olduğu ve siyasi sorumluluk taşıdığı 57.Cumhuriyet Hükümeti’nin büyük bir payı vardır.

 

Bilhassa Ulaştırma Bakanlığının partimizin görev sahasında olmasından dolayı, bu projenin olgunlaşmasında bizim katkımız asla ihmal edilemeyecektir.

 

AKP iktidara gelmeden söz konusu projenin edüt, fizibilite, mühendislik ve ön inşaat ihalesini zaten yapmış ve bu konudaki kararlılığımızı göstermiştik.

 

Marmaray Projesi için lazım gelen krediyi biz temin etmiş ve 25 Temmuz 2002 tarihinde de ihaleye çıkmıştık.

 

İktidar süremiz yetmediği için doğal olarak bu projenin açılışını yapmak bize nasip olmamıştır.

 

Buradan Marmaray Projesi’nde emeği geçen ve 57. Cumhuriyet Hükümeti’nde partimizi temsilen görev alan Ulaştırma Bakanlarımız Sayın Enis Öksüz’e ve Sayın Oktay Vural’a, bizden önceki hükümetlere ve bürokratlarımıza teşekkür ediyorum.

 

Ve bugün Boğaz’ın iki yanı demir ağlarla bir araya gelmişse, İstanbulluların trafik çilesini çözmek için güzel bir adım atılmışsa; bunda emeğimiz, dahlimiz ve gayretimiz çok fazladır.

 

Başbakan Erdoğan’ın inkârcı, vefasız ve yok sayan zihniyeti burada da kendisini göstermiştir.

 

Marmaray Projesi’ni kendisine ve hükümetine mal eden Başbakan Erdoğan dürüst ve ahlaklı konuşmamaktadır.

 

Bizim vizyonumuzu sorgulayan Başbakan’a hatırlatmak isterim ki, şu anda iftihar ettiği hangi proje ve hangi hedef varsa altında Milliyetçi Hareket’in alın teri, çalışkanlığı ve yüksek ufku bulunmaktadır.

 

Biliniz ki, Başbakan bizim vizyonumuzun tozuna bile yetişemeyecektir.

 

Bugün hızlı tren mesafeleri kısaltıyorsa, şeref payesi Milliyetçi Hareket’tedir.

 

Başbakan ve hükümeti tarafından çalınan, siyasi kapkaççılığa kurban giden ve Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını hedefleyen 2023 vizyonunun gerçek sahibi de Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

 

Partimiz reformcudur, gelişmeye açıktır, proje tabanlıdır, yenilikleri takip etmekte, değişen ve karmaşıklaşan ihtiyaçlara cevap vermek için geceyi gündüze katmaktadır.

 

Başbakan Erdoğan’a tavsiyemiz, bizimle vizyon yarışına girerken kılı kırk yarması, ince eleyip sık dokumasıdır.

 

Aksi halde çok mahcup olacak, utanması kaldıysa kızarmış yüzle dolaşmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

 

Değerli Milletvekilleri,

 

Türkiye’nin dokuz bölgesinde, “Milli Değerleri Koru ve Yaşat” adı altında planladığımız açık hava toplantılarımızın dokuzuncusunu önümüzdeki Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanı’nda ‘Türkiye’ temasıyla gerçekleştireceğiz.

 

Yüreğinde vatan ve millet sevgisi bulunan tüm vatandaşlarımı 9 Kasım 2013 günü ellerinde bayraklarla Tandoğan’a davet ediyor, Türkiye’ye sahip çıkmalarını bekliyorum.

 

İnanıyorum ki, Türk milleti 9 Kasım günü Tandoğan’da tarih yazacak, ebedi yurdumuzda payidar olacağımızı, bir ve kardeşçe yaşayacağımızı dosta da, düşmana da gösterecektir.

 

Cenab-ı Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

 

Ve mücadelemizde bize şevk; zalimlerle, müzakerecilerle, fitnecilerle başa çıkabilmek için de güç versin.

 

Sözlerimin sonunda hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi Yüce Allah’tan diliyorum.

 

Sağ olun, var olun.

 



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211