MHP'li Türkoğlu'ndan AKP'li Vekillere Mektubuyla Uyardı
 

Bu mektubu milletvekili olarak değil, Müslüman Türk Milleti’nin ülkesini seven, sorumluluk sahibi bir ferdi olarak yazıyorum. Siyasetin kısır çekişmeleri ve gündemin yoğunluğu arasında birbirimizin sesini duymakta, duygu ve düşüncelerini layıkıyla anlamakta zorlanmaktayız. Dini bir, peygamberi bir, vatanı, milleti, bayrağı ve dili bir, vatan ve millet sevgisini kendisine şiar edinmiş, aynı milli ve manevi değer ve hedefleri paylaşan ancak, sadece farklı siyasal yol ve yöntemleri benimsemiş olan bizlerin, küçük farklılıklarımızı ayrışma haline getirmemizi, birbirimize karşı sağırlaşmamızı inançlarımız ve milletimiz asla kabul etmez.

Biliyor ve inanıyoruz ki; gerçek müminler birbirlerine karşı merhametli, duyarlı ve anlayışlı olanlardır. Bunun bir sonucu olarak müminler, birbirlerine karşı, hatada uyarıcı ve doğruda teşvik edici olmak durumundadır. Hiç kimse başka bir kimsenin vasisi ya da sorumlusu değildir. Ancak siyasi kimliklerimizden sıyrılıp, sadece bu ülkede yaşayan ve gelecek nesillerinin de bu ülkede refah ve huzur içinde yaşaması gerektiğine inanan birer sorumlu fert olarak duyuracağımız bir ses, hissettireceğimiz bir nefes bizi vicdanen müsterih hale getirebilecektir.

 

Saygıdeğer Milletvekilim,

 

Son 30 yıldır ülkemizin başına musallat edilen terör belası bir yandan birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi sinsi bir kemirgen gibi iştahla kemirirken diğer yandan Türkiye’nin kendi derdine düşerek Batının kâbus gibi üzerine abandığı İslam Coğrafyasının yalnız ve sahipsiz bırakılmasına neden olmaktadır. Bu nedenle meşum Batı İttifakı’nın uluslararası taşeronu haline gelen bu bölücü örgütten ebedi olarak kurtulmamız ülkemiz ve bölgemiz için hayati bir zaruret haline gelmiştir.

 

Uluslararası bir proje olduğuna inandığım PKK bölücülüğünün bu güne kadar önlenememiş olmasında mevcut hükümet dâhil bir sorumlu arama gayreti içerisinde değilim. Meselem, eski bir Mülki İdare Amiri ve bu gün milletin omuzlarımıza yüklediği siyasal sorumluluğun bir gereği olarak tecrübe ve bilgi birikimimle bölücü terörün kökünün

kazınmasına katkı sağlamak veya bu niyetle yapılacak faaliyetlerin müspet sonuçlar getireceğine inandıklarıma destek verip, menfi neticeler doğuracağına inandığım hususlarda da siz değerli arkadaşlarıma ikaz ve hatırlatmalarda bulunmaktır.

 

Yaklaşık 30 yıldır bölücü terörü bitirmek konusunda ciddi bir mesafe katedilememiştir. Ancak bu, bizleri umutsuzluğa, bıkkınlığa ve yılgınlığa sevk etmemelidir. Terörün ara hedeflerinden birisi toplumda ve karar alıcı iktidarlar üzerinde umutsuzluk ve bıkkınlık yaratarak taleplerini kabul ettirmektir. “Vur kurtul yöntemiyle çözemedik verip kurtulalım bari” psikolojisini topluma yaymaktır. Başta siyasal iktidar olmak üzere aziz milletimizin temsilcileri olan bizler bu kirli ve kanlı stratejiye karşı hazırlıklı ve uyanık olmak zorundayız.

 

Bugün masum gibi görünen birçok Bölücü Kürtçü talep iyi niyetle sırf bu beladan kurtulalım diye karşılanmak durumunda kalınmıştır. Asli unsur olarak aziz milletimiz, çoğunluk olmanın verdiği özgüven ve hoşgörüye dayanarak bu taleplere aşırı sert bir direnç göstermemiştir. Hükümetlerimizin sorun çözme niyetlerine ve Devletimizin birlik ve beraberliğimizi koruma konusundaki kararlılığına hep inanmış ve güvenmiştir.

Farklı dili konuşan kardeşlerimizin devlete, vatana ve millete olan bağlılıklarını yeniden tesis etmek, bu mübarek topraklarda etnik odaklı bir nifakın yeşermesini önlemek adına birçok dayatma hoşgörüyle karşılanmıştır. Meseleye hep “istedikleri çok bir şey değil, biz büyük bir milletiz, bu istekler birliğimize halel getirmez” şeklinde bakılmıştır. Ancak tanıdığımız haklar ve gösterdiğimiz iyi niyet bölücü terör örgütü tarafından silahla kazanılmış birer mevzi ve bağımsız Kürdistan yoluna döşenmiş birer taş gibi değerlendirilerek hep suiistimal edilmiştir.

 

Bu süreçte birçok iyi niyetli ama bir o kadar da riskli adımlar atılmıştır. Sözde şiddet içermeyen bölücülük serbest hale getirilmiş, yerel yönetimler yarı otonom iktidar odakları yapılmış ama yetmemiştir, Kürtçe enstitüsü kurulmuş, yine yetmemiştir. Devlet eliyle Kürtçe televizyon yayını başlatılmış, Kürtçe seçmeli ders haline getirilip Milli Eğitim Sistemimiz içerisine sokulmuştur. Bütün bunların bölücü fitneyi tatmin etmesi bir yana,

verilen her tavizin silahların gölgesinde elde edildiği düşünülerek daha çok şiddete ve silaha müracaat edilmiştir. Şiddet arttıkça toplumun muvazenesi ve soğukkanlılığı kaybedilip yeni tavizlere sarılmak zorunda kalınmıştır.

 

Giderek şımaran bölücü Kürtçülük, Kandil’den gelen PKK militanlarını hacdan dönen hacılar gibi karşılamış, şehirlerde bombalar patlatmış, molotoflarla evlatlarımız yakılmış, askerimizi, polisimizi şehit etmeye devam etmiş, bütün iyi niyetli çabalarımızı boşa çıkarmıştır.

 

Bu gelişmeler karşısında artık hepimizin elimizi vicdanımıza koyarak yeniden düşünmemiz gerekmektedir. Sürekli bir şeyler verdiğimiz, hatta teröristle masaya oturmaya dahi razı olduğumuz halde, neden terör olayları bir nebze durmamakta, toplumda barış ve huzur tesis edilememektedir?

 

Bu durum bize bir şey göstermiştir. Terör örgütünün taleplerini karşılayarak terörü sonlandıramıyoruz. Keşke verdiklerimizle ya da bölünmeden vereceklerimizle bu beladan kurtulabilseydik. Ancak dünyada yaşanan olaylar göstermiştir ki; etnik mücadele ateşi bir kez yandı mı, bunu söndürecek tek reçete “bağımsız devlet kurmak” olmaktadır. Dolayısıyla bölücü terör örgütünün taleplerini masum ve insani birer talep kabul ederek iyi niyetle attığımız her adım, Türkiye’nin fiziken olmasa da zihnen bölünmesine ve parçalanmasına, milletimizin birlik ve kardeşliğinin bozulmasına, farklılıklarımızın giderek derinleşmesine, toplumsal ayrışma ve çatışmalara zemin oluşturmasına katkı sağlamaktan öteye geçmemiştir.

 

Ana dilde savunma hakkı ise bu güne kadar verdiğimiz tavizlerin kurumsallaşmasını sağlayacak en önemli adım olacaktır. Mahkemelerde Kürtçe savunma hakkının tanınması Kürtçeye devlet katında statü ve geçerlik kazandıracaktır. Bu yolun geriye dönüşü de olmayacaktır. Bu düzenlemenin mevcut sorunu çözmek yerine milli birlik ve beraberliğimizi hırpalayarak bizi çok dilli, çok milletli ve çok devletli bir sürece sokacağını bu günden görmek zorundayız. Belçika’nın, Yugoslavya’nın düştüğü hatalardan ibret almalıyız. Bu bizim

hem geçmişimize hem de gelecek nesillerimize karşı dini, tarihi, milli, vicdani ve ahlaki sorumluluğumuzdur.

 

Yüce Allah (cc) Âl-i İmrân Sûresinin 105. Ayetinde “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”, Zuhruf Sûresinin 65. Ayetinde ise “Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline!” buyurmaktadır.

 

Kur’an’ın rehberliğinde 500 yıl Allah’ın dininin hadimi ve sancaktarlığını yapmış bir “necip millet” olarak bu gün birlik ve beraberliğe, birbirimize sarılıp, gerektiğinde uyarıcı ve hoşgörülü olmaya en fazla ihtiyacımız olan bir döneme girmiş bulunmaktayız.

 

Gazi Alparslan’ın, Hz. Fatih’in, Yavuz’un, Gazi Mustafa Kemal’in kısaca Türk-İslam’ın topraklarında fitne, uç vermeye, hayat bulmaya çalışmaktadır. Farklı siyasi partilere mensup olsa da vatan ve millet sevdalısı hiçbir milletvekili arkadaşımın buna müsaade etmeyeceğine yürekten inanıyorum. Cenab-ı Allah’a ve onun mübarek Peygamberine iman etmiş birer Müslüman-Türk olarak üzerimize düşen görev; bütün siyasi beklenti ve hesaplardan arınarak bu fitneyi, mümkünse elimizle, değilse dilimizle, onu da yapamıyorsak kalbimizden buğzederek durdurmaya çalışmaktır. Anadilde savunma hakkına ilişkin düzenlemeye karşı göstereceğimiz milli tavır, bölücü terörün talepler silsilesini durdurmak, cesaret ve cüretini kırmak için önemli bir fırsattır.

 

Hiçbir iktidar milletvekilinden, tasarı Meclis Genel Kurulu’na getirildiğinde alenen karşı çıkmasını, ya da açıkça karşı oy kullanmasını isteyemem. Ancak vatan ve millet sevdalısı bir milletvekili olarak en azından kalbinizden buğzederek milletimizin kaderine etki edecek böyle bir kötülüğe ortak olmamanızı beklemek, milletimizin sizin üzerinizdeki en tabii hakkıdır. Bu yüzden tasarıya karşı çıkamıyorsanız da en azından lehte oy vermemeniz veya oylamaya katılmamanız yüksek vicdanınızın ve milli sorumluluğunuzun bir gereğidir diye değerlendirmekteyim.

 

Meselenin ciddiyetine daha net bir biçimde vakıf olmanız için, kuruluşunda üniter bir devlet olan Belçika’nın önce otonom bölgelere, sonra federasyona, daha sonra da dağılma noktasına nasıl geldiğini kronolojik olarak anlatan bir metni ekte sunarken, siz değerli Milletvekili arkadaşlarıma siyasi hayatında başarı ve sağlıklar diler, saygılar sunarım.

 

 

Hasan Hüseyin TÜRKOĞLU

Osmaniye Milletvekili



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211