Vefâtının 22. Yılında: Ahmet Yılmaz Boyunağa

M.Halistin Kukul

M.Halistin Kukul



08 Ekim 2017, 22:50

Târihî Romancımız Ahmet Yılmaz Boyunağa'nın Hayatı, Eserleri ve Edebî Hüviyeti Hakkında Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul'la Sohbet

Konuşan: Mehmet ARI

Ahmet Yılmaz Boyunağa, Cumhuriyet Dönemi Türk târihî romancılığında önemli bir yere sâhiptir. Hakkında, daha teferruatlı bilgilere ulaşabilmek için, hem mesâî arkadaşı, hem âile dostu ve hem de gönüldeşi olan şâir ve yazar M. Halistin Kukul hocamızla bir sohbet yapmak istedik. Temennim odur ki, Ahmet Yılmaz Boyunağa hocamızın vefâtının 22. yılına tekabül eden bu sohbetimiz edebiyat câmiamıza güzel bir hediye teşkil eder.

ARI- Sayın Hocam; genel bir soruyla başlamak istiyorum: Ahmet Yılmaz Boyunağa'nın hayata bakışı ve inanç dünyâsı hakkında bilgi verir misiniz?

KUKUL- Bundan memnuniyet duyarım. Sorunuz çok şümûllüdür fakat gereklidir. Çünkü; O'nun veya herhangi bir şâir veya yazarın fikir dünyâsına ulaşabilmek hattâ mümkün olduğunca girebilmek için, onların hayata bakışını ve dolayısiyle inanç dünyâsını bilmekte büyük faydalar vardır.

Yılmaz Boyunağa (Ahmet ismini sonradan kendisi almıştır), her şeyden önce, İslâmî ve millî şuûr bakımından fevkalâde yüksek bir insandı. Her şeye karşı büyük bir müsamaha taşımasına rağmen, bu değerlere yapılan en ufacık bir saldırıya karşı tahammülsüzdü ve bu hususlarda asla tâviz vermezdi. Şüphesiz ki, eserlerinde de bunun tesirleri görülecektir.

ARI- Sosyal muhtevalı eserleri yanında tarihî konulu eserlerinde de bunları sahiplenmesini görebiliyor muyuz? Bunu mu söylemek istediniz?

KUKUL- Elbette dediğiniz gibi. Netîcede, ele aldığı konular târihî konular olmasına rağmen, onlardaki fikir örgüsü ve onları takdîm tarzı, bu mizacın ürünüdür. Her yazar, kendi fikrinden hareketle, bir tarz ortaya koyar. Boyunağa'yı diğerlerinden ayıran hususiyetler de bunlardır.

ARI- Bu ayrımı nasıl yapıyorsunuz?

KUKUL- Sayın Arı, benim geniş çaplı bir makalem var: Poetikalar Çatışması. 2014 yılında, Hece Dergisi'nde yayınlandı. Burada 'poetika'dan söz ediyorum ammâ, bu durum, hikâye ve roman, tiyatro ve dîğer san'at dalları için de geçerlidir.

Zîrâ; her düşüncenin bir estetik/bediî anlayışı vardır. Bunda; dînî ve millî/örfî unsurlar çok önemli ve müessirdirler.

Necip Fâzıl'ın, Sakarya Türküsü şiirindeki: "Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;/Oluklar çift; birinden nûr akar, birinden kir!" demesi de buna işârettir.

ARI- Peki; Ahmet Yılmaz Boyunağa'yı tanıtırken daha doğrusu târîfe çalışırken, kullanabileceğiniz birkaç kelime hangileri olurdu?

KUKUL- Bu, biraz da televizyonlardaki yarışma p(u)roğramlarındaki sorular gibi. Fakat hoşuma gitti. Yılmaz Boynağa'yı, iki kelimeyle, 'dürüstlük numûnesi" olarak târîf edebilirim. Bundan sonra nezâket'i ve hoşgörüsü gelir. Tabiî ki, çok çalışkandı. Yoksa, meslekî mesâîsinin çokluğu yanında, bu kadar esere imza atmak kolay bir şey midir?

ARI- O'nun edebî ve fikrî kişiliğinin oluşumunda etkili olan bir edebiyatçı veya bir başka şahsiyet olup olmadığını bilebiliyor musunuz?

KUKUL- Çok okurdu. Sevmediği daha doğrusu fikirlerinde mutabık olmadığı yazarları da okurdu. Tabiî ki, daha ziyâde, konusu târih olanları...Fikir olarak, elbette ki, başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere, O'nu ve O'nu tâkip edenler birinci tercihi idi. İslâm târihine ve Türk târihine hayrandı ve bu hususlar üzerinde çalışmayı severdi. Nitekim; inceleme eserlerinde bunu apaçık bir şekilde görmekteyiz.

Şunu diyebilirim ki, 'ayırıcı' idi, Yâni; haksız olarak, Türk milletini veya İslâmî değerleri tâciz eden herkese muarız olarak bakar ve eserleriyle onlara cevap verirdi.

O'nun, şu veya bu edebiyatçı veya şahsiyetin peşinde gittiğini söyleyemem. Fakat şunu söyledim ve tekraren söyleyebilirim ki, Yılmaz Boyunağa'nın Türkçesi, târihî romancılar içersinde farklıdır ve üslûbundaki cezbedicilik/akıcılık mükemmeldir.

O'nu, dîğerlerinden farklı kılan, hem bu özellikleri ve hem de, İslâmî ve millî değerlere karşı hassasiyetidir.

ARI- Söz buraya gelmişken, eserlerini yazarken takip ettiği usûl, teknik ve üslûbu hakkında bilgi verebilir misiniz?

KUKUL- Son cümlemle başlayarak devam edeyim. Bir yazarı, şâiri veya san'atkârı başkalarında farklı kılan husus, onun, tâkip ettiği usûle/metoda/yönteme ve yazış tekniğine bağlıdır. Bunlar, topyekûn üslûbu meydana getirir. Şüphesiz ki, dili kullanması çok önemlidir. Bir defa şunu söylemeliyim ki, Boyunağa, Türkçe'yi çok seven bir yazar olarak aynı zamanda ona çok hâkimdi.

Denebilir ki, nice nice insanlar/yazarlar Türkçe'yi veya ilgi duydukları dili severler, bu yetmez. O dili, icrâ ettiği sanat dalı için kullanma mahareti, o dile hâkimiyeti, tâkip edeceği usûl ve teknikler bakımından önem taşır.

ARI- Fakat O, bir târihçi?

KUKUL- İcrâ ettiği şey hikâye veya roman... Yâni, netîcede bir san'kârdan bahsediyoruz. Kaldı ki, Türkçe'ye hâkimiyetinden başka çok önemli bir mes'ele daha vardır ki, bu da başka târihî romancılara göre onun avantajıdır. Bu, ne midir? Söyleyeyim: Yılmaz Boyunağa, aynı zamanda, İslâm Târihi'ni ve Türk Târihi'ni -sevmesi bir yana- çok iyi biliyordu. "Tebliğinden Günümüze Kadar İslâm Târihi", Peygamber Efendimiz ve İlk Müslümanlar" ile "Türklerin Müslüman Olmaları ve İslâm'a Hizmetleri" gibi ilmî eserleri vardır.

ARI- Bu, neyi gösterir?

KUKUL- Yazdığı romanlarındaki vesîkaların doğruluğunu...Hâdiseleri, yaşanan zamanlara göre tahlildeki sağlamlığı... Târih içinde, hâdiselerin geçtiği zamandaki giyim-kuşamdan, silâha, mühimmata, her türlü olay kahramanının yeme içmesine kadar örfî hâllerin gerçeğe uygunluğunu...Sosyo-kültürel mes'eleler..

Binbeşyüzlü yıllardaki haberleşme vasıtalarına cep telefonu yazılarsa, gülünç olunur, değil mi?...Bunun gibi..

Târihî hikâye veya roman, kendi hakîkatinin hâricinde gösterilemez. Bu, işin bir cephesidir. İkincisi, dili kullanma ve anlatımdır. Yılmaz Boyunağa, iyi bir gözlemci/müşahedecidir. Bu ne demektir? Bir romandaki, mekân-zaman ve şahıs irtibatı, sâdece hayâl gücüyle ifade edilemez.

Şu var ki; şâhidiyim ki, Yılmaz Boyunağa müşhiş bir hâfızaya sâhipti. Aklıma geldi, bir hâtıra olarak da söyleyeyim. Meselâ; sohbetlerimizde, bir bakardık ki, Yılmaz Ağabey, belki de kendi doğduğu yıllarda çekilmiş olan bir yerli veya yabancı filmin oyuncularının isimlerini ve rollerindeki karakterleri sayıyor. Hayret edersiniz.

Böyle bir hâfıza ve geniş bir muhayyile, ilmî bilgilerle techiz edilirse, şüphesiz ki ortaya mükemmel eserler çıkar..Ve çıktı!..

Ve meselâ; hiç kimse bilmez ve ben de ilk defa söylüyorum. Yılmaz Boyunağa'yı, çok defa, Tommiks, Teksas veya Karaoğlan gibi çizgi roman kitaplara göz atarken gördüm. Gördüm, tabiî ki, lâfın gelişi. Hayatının son yirmi yılında hep beraberdik. Bu tür çizgi romanlar, mevzû olarak değil, hâdise olarak, yazara, çeşitlilik kazandırıyor. Bu, asla, bir tesir değildir.

Hikâyede, romanda ve tiyatro eserinde, yazar/anlatıcı, hâdiseleri murakabesi altına alabilmelidir. Öyle durumlar vardır ki, yazar/anlatıcı/hikâyeci-romancı,

hâdisenin bizzat içinde de bulunabilir. Bu bakımdan, Yılmaz Boyunağa, ister hâdisenin içinde olsun, ister dışında/uzağında, hâdise, dâima O'nun inisiyatifinde gelişir.

Yâni O, aynı zamanda, iyi bir 'anlatıcı' yâni belli bir üslûba sâhip bir 'romancı'dır.

ARI- Dil meselesine tekrar dönebilir miyiz? Çünkü, romanlarında, hemen hemen yabancı kelimeye hiç yer vermiyor.

KUKUL- Önemli bir tespittir bu!..Türkçe'yi, bugüne kadar iki şey perîşân etmiştir. Birincisi; yabancı kelime hayranlığı; ikincisi, Türkçe karşılığı varken, bunun yerine kelime uydurmak...Yâni, uydurukçacılık!..

Bakınız, vefâtından sonra yayınlanan bir kitabı var..Şeyh Şamil'le ilgili. Benim de, Türkiye Diyânet Vakfı tarafından 1992'de yayınlanan Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı adlı bir kitabım vardır. Yılmaz Ağabey, bu kitabını yazmadan önce, bana, aynen şöyle dedi: "Kardeş, Şeyh Şamil hakkında bir roman yazmayı düşünüyorum. Acaba, senin kitabına bir engel teşkil eder mi?"

Bu, arkadaşlığın ötesinde, bir nezâketti..."Niçin olsun!" dedim, Sizinki roman, benimki şiir!.."

Bu kitabı, vefâtından sonra yayınlandı. İsmi ne biliyor musunuz? "Özgürlük Savaşçısı (Şeyh Şamil)"..

Yılmaz Boyunağa, hayatının hiçbir döneminde "özgürlük" kelimesini kullanmamıştır. Hattâ, bu uydurma kelimenin, "hürriyet" gibi bir pırlanta kelimenin yerine kullanılmasına kat'iyyen rızâ göstermezdi...

ARI- O'nun, elinden düşürmediği veya çok etkilendiği bir eser veya kişi var mıydı?

KUKUL- Bağlı bulunduğu değerleri ifade ettim. Bu değerlere sâdık her düşüncenin dostuydu. Fakat, dediğim gibi, okumak bahsi farklıdır. Bir şâir veya yazar, mümkün olduğunca her şeye ulaşma, onu okuma ve tahlil edebilme isteğinde olur, olmalıdır. Fakat her şeyin okunması da mümkün değil ki!..Dîğer bir husus, Seyid Ahmet Arvasî'yle Balıkesir Eğitim Enstitüsü'nde berâber çalışmışlar. Kendisi, Samsun'a tâyin olunca, O da, İstanbul Eğitim Enstitüsü'ne tâyin olmuştu. O'nu çok severdi. Telefonlaşırlar ve görüşürlerdi. Hattâ, bir defasında, O'na selâmımı söyleyince, Arvasî Hoca, benim için: "Yazıyor, değil mi?" demiş; Yılmaz Ağabey de:"Yazıyor!..Yazıyor!.." diye mukabele etmiş. Bunun üzerine, Arvasî Hoca:" Devam etsin!" buyurmuş.

ARI- O'nunla ilgili, daha önce anlatılmamış bir hatıranız var mıdır?

KUKUL- Şu anda yazıp söylemediğim başka bir hâtıra aklıma gelmiyor. Az önce, ister istemez bâzılarını söyledim. Fakat şunu da söyleyeyim ki; 1973'ün sonlarında, O, Balıkesir Eğitim Enstitüsü'nden, bense Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'nden Samsun Eğitim Enstitüsü'ne tâyin edildik. Bilhassa, benim geldiğim okul çok hâdiseliydi. Geldiğimiz okul ise, kız eğitim enstitüsüydü ve hâdise yok denecek kadar azdı. O yıllarda birbirimizle tanıştık ve birbirimize ısındık. Bizim için, ilk büyük darbe, 1978-1979 yıllarıydı ki, o dönemin hükûmeti, sorgusuz sualsiz, idâreci ve öğretmen, bizleri, otuz beş kişiyi yurdun değişik yerlerine sürgün etti.

İşte o günlerde, Yılmaz Boyunağa, hepimizi sükûnete dâvet ediyor ve: "Arkadaşlar, bu sıkıntılarımız da geçecek, zulüm hiçbir zaman payidâr olmamıştır. Rabb'imiz yardımcımızdır" diye teskin ediyordu. Çok çetin iki yıldı, o..Çok!..

ARI- Nasıl bir baba, nasıl bir hoca, nasıl bir arkadaştı?

KUKUL- Bu "nasıl"lara, bir 'nasıl' da ben ekleyeyim: Nasıl bir dede idi? Az önce de söylediğim gibi, Yılmaz Boyunağa'nın kibar tavrı hiç kimseye karşı değişmezdi. Evlâtlarına nasıl davranıyorsa, öğrencilerine de öyle davranıyordu. Arkadaşlık münâsebetlerinde samimîydi, aynıydı. Boş lâfı sevmezdi.

Tabiî ki, dede olmak başka bir şeydir. O'ndan birkaç sene sonra da, ben, dede oldum. O, benden sekiz yaş büyüktür. İşte, burada bir hâtırası daha aklıma geldi. Bunu, pek çok kişi bilir.

Bir gün, âilece bir arada bulunduğumuz bir sırada anlatmıştı. Mâlûmunuzdur, son yıllarını hastalıkla geçirmişti. O günlerin iyi zamanlarındaydık. Çocuklardan torunlardan söz ediliyordu. O sırada iki torunu vardı. Şimdilerde üniversite bitirip evlendiler tabiî ..."Kardeş, torun çok seviliyor. Peygamber Efendimiz de torunlarını çok severdi. Hakîkaten öyle, çok seviliyorlar. Gelmelerini dört gözle bekliyorum. Fakat geldiklerinde de yerlerinde durmuyorlar, her şeyi altüst ediyorlar. Hani, gitmelerini istemiyor da değilim!.." der, ardından da gülerdi.

ARI- Hayata bakışı ve edebî anlayışı, bâzı yönlerden bana Âkif'i hatırlatıyor, yanılıyor muyum?

KUKUL- Elbette ki, benzedikleri yönler vardır. Bir defa, fikir ve inanç irtibatlı olarak aynı iz üzerinde bulunuyorlar. Âkif'in yaşadığı dönem ile, bizlerin yaşadığı dönemin şartları apayrıdır. Hattâ, bizim yaşadığımız dönem ile, bizden onbeş yirmi sene sonrakiler aynı mı?

Düşününüz; üniversitede hocayız. Yıl 1982. Oturmak ve çalışmak için müstakil bir odamız yok. Birkaç kişi bir arada oturuyoruz, buna rağmen ısınmamız yetersiz. Birkaç kişiye bir daktilo düşüyor. Düşüyor da, yazabilmek için böyle bir

mekân uygun mudur? Bu benzeyişler, târih boyunca görülmüştür. Ancak, hiçbir benzeyiş birbiriyle çok da mutabık olmamıştır.

Sâdece Âkif'te değil, o dönemin bütün şâir ve yazarlarında büyük sıkıntılar var. İçte karmaşa, dış tehdit ve tehlike hat safhada..Meselâ, aralarında yirmi yaş farkı var ammâ Ali Fuat Başgil Birinci Cihân Harbi'nde dörtbuçuk sene fiilî askerlik yaptı. Kolay mı? Ondan sonra da ilim tahsil edip ordinaryüs p(u)rofesör oldu!..

ARI- Yılmaz Hoca'nın en büyük hayâli veya hedefi neydi?

KUKUL- Bahsettiğim gibi çok çalışırdı. Bir yerde daha söyledim. Bir gün, kendisine dedim ki, "Bunca şiir ve makale yazıyorum. Bunları bir türlü kitap hâline getiremedim."

Bana, ümit aşılayarak dedi ki: "Sen, yeter ki, yaz. Bunlar hiçbir zaman zâyi olmaz." Hakîkaten; bunları söyledikten bir süre sonra, hikâye, tiyatro ve şiir kitaplarım yayınlanmaya başlandı. Diyeceğim o ki, en büyük hedefi, ümitsizliğe kapılmadan çalışmaktı. Tabiî ki, bir de, Türk-İslâm dünyasının ve insanlığın huzura kavuşması..O, buydu!..

ARI- Ahmet yılmaz Boyunağa'nın çocuk kitaplarında işlediği belli başlı konular nelerdir? Ve niçin, çocuklara hitap eden eserler yazma ihtiyacı hissetmiştir?

KUKUL- Bu sorunuza sathî bir cevap vermemiz mümkündür. Çünkü, teferruat için, mes'eleye araştırmacı gözüyle bakmak lâzımdır. Peşpeşe iki soruyu müşterek cevaplamamız da iyi olur.

Günlük hayatında çocukları (daha doğrusu bütün insanları) çok sevdiği için, eserlerinde, çocuklara vermek istediği şuûr, İslâmî bilgi, millî kahramanlık duyguları, âilenin önemi ve târih zevkidir.

Ecdâdımızı tanımak, geleceğimiz için bir teminattır. Onların başarıları ve başarısızlıkları, yeni nesiller için ibret teşkil eder. Bu sebepledir ki, Yılmaz Boyunağa, bu bilgilerin edebî üslûp şartıyla dâima doğru olarak nakledilmesini arzulamış ve istemiştir. Bu çok önemli bir husustur.

Dolayısiyle; bu şuûr; bir edebî hüviyet içersinde çocuklara ikrâm edilirse, başarı sağlanır. O da, bu yapmak istedi.

ARI- Ahmet Yılmaz Boyunağa'nın üslûbu hakkında neler söylersiniz?

KUKUL- Üslûp mes'elesi, her şâir ve yazarın vazgeçilmezi'dir. Okunan bir eserde, nasıl ki, bir şarkı için bu ses falancanındır denilebiliyor, bu yazı veya şiir de filâncanındır denebilen'dir.

Boyunağa; az önce söylediğim gibi, Türkçe'yi seven ve onu, târihî güzelliğine bağlı kalarak kullanan bir romancımızdır. Üslûp mes'elesinde, en önemli unsur dili kullanabilme maharetidir. Bu bakımdan, konuşulan/yaygın yâni benim sık sık ifadeye çalıştığım 'Türk Dünyası Türkçesi', O'nun da esas aldığı Türkçe'dir.

Bu hususta, şunu diyebilirim ki, hakîkaten akıcı/sürükleyici/kesintisiz bir üslûba sâhiptir.

ARI- Sizce, romanlarında, didaktik unsurları öne çıkarması doğru mudur? Yâni; birinci derecede öğretmek mi yoksa edebî zevki öne çıkarmak mı önemlidir?Yoksa; her ikisi bir terkip hâlinde sunulmuş mudur, ne dersiniz?

KUKUL- Belki de, edebî bakımdan, üzerinde en çok durmamız gereken husus budur. Bunu, kendisiyle çok defa istişâre etmişizdir. O'nun bütün endîşesi şuydu: Yerli veya yabancı târihî romancıların veya ilim adamlarının maksatlı olarak veya bilmeyerek yaptığı yanlışları, bu yolla ortaya koymak ve düzeltmek.

Edebî eserde, elbette fikir ileri sürülecektir. Fakat, bunun fazla olması bediî cihetten zayıflatıcı olmaktadır. İlmî eserle, edebî eserin ayırıcı özelliği budur.

Gerçi; bu durum, her fikir siteminin mensupları tarafından da yapılmaktadır. Ayrıca; şiirde, tiyatroda didaktik unsurların öne çıkarıldığı onlarca örnek bulunmaktadır. Ben, mâdemki edebî eserdir, bediî tarafı çok daha önde olması taraftarıyım. Ve daha ziyâde bu görüş çerçevesinde, bu tür bilgilerin kıvrak ve mecâzî ifadelerle zihinlere nakşedilmesini teklif ederdim. O ise; düşünür fakat bir türlü o ısrarından vazgeçmezdi ve vazgeçmedi.

Netîcede, bu tarz bir târihî roman ortaya çıktı. Gayet mükemmel de oldu.

ARI- Yazdığı çocuk hikâyelerinde, hep bilinen kişileri ele almış; acaba, niçin, hayâlî bir kahraman meydana çıkarıp, onun üzerinden vermek istediği mesajları aktarma yoluna gitmemiştir? İlgi çekici böyle bir kahramanla hâdiseleri nakletse daha değişik bir olmaz mıydı?

KUKUL- Hakîkî kahraman, hayâlî kahramandan daha önemli olmalıdır. Çocuklarımıza, gerçekleri, yaşanmışlıkla göstermeliyiz. Elbette ki, hayâlî kahramanlar da olabilirdi. Edebiyat buna müsaittir. Zîra, olmuş veya olması mümkün olayları nakil ise, bu da olabilirdi. Fakat, şunu ısrarla tekrarlamamız ve üzerinde ısrarla durmamız gerekir ki, Türk târihi, hiçbir milletin tarihine benzemez.

Bâzılarının, Türk tarihi olmamış olsa, dünya tarihi tarihsiz kalabilecek kadar zayıflardı, görüşüne katılırım. Bizim, öyle yiğit alplerimiz , erenlerimiz, alp-erenlerimiz var ki, hiçbir millet, hattâ birkaçı bir araya gelse bu seviyeyi yakalayamaz.

Ne var ki, bütün bunlara rağmen, tarihimizin hikâyesini, romanını, tiyatrosunu, şiirini veya filmini arzu ettiğimizi seviyede işleyememekteyiz...Bu değerlerden uzağız...Tembeliz..

ARI- Bilhassa, yaşadığımız cemiyetin olaylarını işlediği çocuk hikâyelerinde hep yoksul kesimden kişilerin hayatını ele almıştır. Bu durum tabiî bir seyir icabı mı yoksa bir kurgu mudur?

KUKUL- Her ikisi de mümkündür. Bu, şudur; bu da budur demem mümkün değildir. Ancak şunu diyebilirim ki, yakın şâhidi olarak, Yılmaz Boyunağa, günlük hayatında senin-benim gibidir. Herhangi bir vatandaş nasıl pazara gidip domates patlıcan alıyorsa/alıyorsak, o da, hayatının her safhasında böyle yaşamıştır.

Böyle olunca, hayatın içinden çıkan mevzûları elbette ağırlıkta olacaktır. Gerek cemiyet hayatı içersinde ve gerekse meslekî hayatında, hep çetin şartlarla beraberdir ve bu çetin şartları yaşayan öğrenciler ve âilelerle hemhâldir. Yılmaz Boyunağa; keyif adamı, masa başı adamı değildir. Kahvehâne veya şu mekânda lüks hayat süren bir kişi de değildir. O'nun fildişi kulesi yoktur.

ARI- Peygamberlerle ilgili yazmış olduğu hikâye kitaplarında, hikâyeden çok, bilgi nakletmeyi hedeflediği anlaşılıyor. Bilhassa Tufan ve Kuyudaki Çocuk kitaplarındaki hikâyeleri böyle. Bu durumu hiç konuştunuz mu?

KUKUL- Bir evvelki bahiste yâni romanlarıyla ilgili sorularınızda da ifade ettim, Boyunağa'nın hem romanlarında ve hem de hikâyelerinde 'didaktik/öğretici' unsur önde hatta ileri safhadadır. Bu durum, onun için âdeta kaçınılmaz/vazgeçilmez bir hâldir, bir üslûp özelliğidir.

ARI- Türk çocuk edebiyatında Yılmaz Boyunağa'ya nasıl bir yer verirsiniz?

KUKUL- Bizde, çocuk edebiyatı yeni değildir. Şiir, hikâye, roman, tiyatro dallarında şâir ve yazarlarımız vardır. Kaldı ki, Yılmaz Boyunağa, daha ziyâde , ağırlıklı olarak târihî konuları seçmiştir. Ömer Seyfettin'den Kemalettin Tuğcu'ya kadar, birçok hikâyecimiz vardır. Biz, burada, genel olarak çocuk edebiyatı üzerinde durmuyoruz. Sâdece çocuk hikâyeleri diyoruz ve bir de, bunu, "târihî" olarak ayırarak değerlendiriyoruz. Bu hususa dikkat etmek gerekir.

Yaptığı hizmetlerin büyüklüğünü takdir etmeliyiz. Bu vesîleyle; O'nu, bir kez daha rahmetle anıyorum.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.