Biyografi

Biyografi / Öne Çıkanlar

Biyografi / Yeni Eklenenler

ALPARSLAN TÜRKEŞ (1917-1997)
ALPARSLAN TÜRKEŞ (1917-1997)

Alparslan Türkeş, 80 yıllık cumhuriyet tarihinin son 40 yılına damgasını vuran önemli devlet adamlarından biridir. 25 Kasım 1917’de Lefkoşe’de doğan Aslen Kayserili olan Türkeş’in babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi ise Fatımatül Zehra Hanım’dır.

Alparslan Türkeş'in Büyük dedesi Arif Ağa, Kayseri’nin Pınarbaşı İlçesi’nin Yukarı Köşgerli Köyü’nden Kıbrıs’a göç etmiş ve buraya yerleşmiştir. İlk ve orta eğitimini Lefkoşe’de tamamlayan Türkeş’in, doğduğu coğrafya ve içinde bulunduğu şartlar, O’nun karakterinde önemli etkiler yapmıştır. Zira, ömrü boyunca Türkiye dışındaki Türklerin dertleriyle hemdert olan ve elindeki tüm gücü, zulüm altındaki Türklerin bağımsızlıklarını kazanmaları yolunda kullanan Türkeş’in doğduğu yer, İngilizlerin henüz üç yıl önce ilhak ettiği Türk toprağıdır. Türkeş'in Doğduğu tarih, Birinci Dünya Savaşı’nın en çetin mücadelelerinin yaşandığı zamana rastlar.

1917’dir. Osmanlı devletinin 1. Dünya Savaşı’na Almanya safında girmesinden sonra İngiltere, 5 Kasım 1914′te yayınladığı bir “Krallık Konseyi emri” ile Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve Osmanlı devleti ile yapmış olduğu 1878 anlaşmasını feshettiğini duyurmuş, yeni duruma sevinen Yunanlılar, İyonya adaları ile Girit’i kendilerine veren İngiltere’nin eninde sonunda Kıbrıs’ı da Yunanistan’a vereceğine olan imanlarını tazelemişlerdir.

Kıbrıs’ta Hıristiyan İngiliz ve Rumlarla birlikte yaşamak zorunda olan Müslüman bir Türk olarak Türkeş, milli hisler, özgürlük ve zulüm altındaki diğer Türkler konusunda hassas bir şekilde yetişmiştir.

İngiliz işgal idaresi altındaki Kıbrıs’tan ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç eder ve İstanbul’a yerleşen Türkeş, 1933’te girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nden 1939’da mezun oldu. Harp Okulu’ndaki eğitiminin ardından da orduya katıldı. Harp Akademisi’nden de mezun olarak kurmaylık hakkını elde eden Türkeş, 1940’da Isparta’da Muzaffer Hanım’la evlendi. Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarını dünyaya getiren Muzaffer Hanım’ın 1974’te vefat etmesi üzerine 1976’da Sevâl Hanım’la ikinci evliliğini yaptı. Türkeş’in, bu evliliğinden de Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu dünyaya geldi.

3 Mayıs 1944

Türkçülük davasının önder ismi Hüseyin Nihal Atsız’ın dönemin Başbakanı Saraçoğlu’na hitaben Orhun dergisinde yazdığı açık mektup, Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü başta olmak üzere tüm CHP’lileri hiddetlendirmiştir. Atsız hakkında derhal “Irkçılık-Turancılık” davası açıldı. Bu dava için Ankara’ya gelen Atsız’a destek vermek için yüzlerce üniversite öğrencisi mahkeme salonuna giremeyince Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçerler ve burada millî marşlar söyleyip komünizm aleyhine sloganlar atarlar.

Ankara’nın şahit olduğu bu ilk büyük eylemdir bu. Hükümet tarafından bastırılan bu olayda 165 üniversite öğrencisi tutuklanır. Gençliğin bu masum hareketi, devrin millî şefine bir ihtilâl olarak aktarıldı. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle dava “Irkçılık ve Turancılık” davasına dönüştü.

Alparslan Türkeş ismi, Türk siyasi hayatına ilk kez  bu tarihi olayla birlikte girer.

O tarihlerde genç bir Üsteğmen olan Alparslan Türkeş, 20 Ekim 1944′te kendisini “vatan hainliği” suçlamasıyla sorgulayan Savcı’ya “Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği suçu isnat edilmiştir. Bunu şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim” cevabını verir. Türkeş’in mahkeme sırasındaki “Efendim mesela 1917′de olduğu gibi 1965′te veya 1990′da Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir” şeklindeki sözleri de, ne kadar uzak görüşlü olduğunun ve Türkiye’nin geleceğine damga vuracağının göstergelerinden biridir. Mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve mahkeme süresince bir yıl hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Cezası daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2 numaralı mahkemede beraat eder.

Uluslar arası Çapta Bir Kurmay

1948’de Genel Kurmay tarafından açılan sınavları kazanan Türkeş, Amerika’ya gönderilir. Burada Piyade Okulu ve Amerikan Harp Akademi’sinde öğrenim görür ve başarıyla mezun olur. 1955’de kurmay binbaşı olan Alparslan Türkeş Washington’da bulunan daimi gurup nezninde Türk Genelkurmayı’nın Temsil Heyeti Üyeliği’ne tayin edilir. Görevini 1957’nin sonuna kadar sürdüren Türkeş, bu süre içerisinde Üniversity of America’ya devam eder ve International Economics tahsili görür. Daha sonra yurda dönen Alparslan Türkeş, 1959’da gönderildiği Almanya Atom ve Nükleer Okulu’nu da başarıyla tamamlar. İyi derecede Fransızca ve İngilizce bilen Türkeş, 27 Mayıs 1960’a kadar Avrupa’da çeşitli NATO toplantılarında ve askeri konularda Türk Genel Kurmay Başkanlığı’nın temsilciliğini yapar.

27 Mayıs 1960 Darbesinin Kudretli Albayı

27 Mayıs 1960 ihtilalinin önde gelen simalarından olan Türkeş, bu hareketi partilerüstü ve milli birliği sağlayacak bir reform hareketi olarak düşünmektedir. Müdahaleden sonra Milli Birlik Komitesi (MBK) Üyesi olarak, Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirilen Türkeş, görevde bulunduğu 27 Mayıs 1960 ile 25 Eylül 1960 tarihleri arasında, ülke ve kültür bütünlüğü kanun tasarısını ve Devlet Planlama Teşkilatı kanun tasarısını kanunlaştırır. O dönemde hem devlet, hem de hükümet başkanı olan Gürsel’in, “Oğlum ben bunların hepsinin altından kalkamam. Sen gerekeni yap, önemli meselelerde bana bilgi ver” diyecek kadar güvendiği bir isim olan Türkeş, DP’lilerin derhal idamını isteyen ve iktidarın derhal İnönü’ye devredilmesini isteyen CHP sempatizanı MBK üyelerinin aleyhte çalışmaları sonucunda 13 arkadaşıyla birlikte by-pass edilir. 13 Kasım 1960’de 13 arkadaşı ile MBK’dan çıkarıldıktan sonra Mürtet Hava Üssü’nde hapsedilişinin ardından 19 Kasım 1960’ta hükümet müşaviri olarak Hindistan Yeni Delhi’ye sürgüne gönderilen Türkeş, Hindistan’dayken hükümet yöneticilerine mektuplarla sürekli ikazlarda bulunur.

23 Şubat 1963‘ta yurda dönen Türkeş, dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği”ni kurar. Kısa bir süre sonra Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile 21 Mayıs 1963’te tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi’nde dört ay süreyle hücreye konulur. Yargılama sonucunda beraat eden Türkeş, 5 Eylül 1963’te tahliye olur.

Siyasi Hayatı CKMP’de Başladı

31 Mart 1964’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) üye olarak Parti Genel Müfettişliği görevine getirilen Türkeş, 1 Ağustos 1965’de gerçekleştirilen kongrede parti genel başkanlığına seçildi. Partinin 8 Şubat 1969′da Adana’da yapılan kongresinde ise partinin ismi Türkeş’in teklifiyle Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilir.

1965-1969, 1969-1973, 1973-1977 ve 1977-1980 dönemlerinde Ankara ve Adana’dan milletvekilliği yapan Türkeş, 1975’den sonra kurulan birinci ve ikinci Miliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri’nde başbakan yardımcılığı görevlerinde bulunur.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklanan Türkeş, 29 Nisan 1981’de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası çerçevesinde yargılanmaya başlar. Tutuklu yargılanan Türkeş, 4.5 yıl süren tutukluluğunun ardından 9 Nisan 1985’de tahliye edilir.

1990’lı Yıllara Damgasını Vurdu

82 Anayasası gereğince diğer siyasi parti genel başkanlarıyla birlikte siyasi yasaklı duruma düşen Türkeş, bu yasakların 6 Eylül 1987’de gerçekleştirilen referandumla birlikte kaldırılmasının ardından 20 Eylül’de MÇP’ye kaydolur. MÇP’nin 4 Ekim 1987’deki olağanüstü 2. Kongresinde partinin Genel Başkanlığı’na seçilen Türkeş, 24 Eylül 1991’deki seçimlerde aday olduğu Yozgat’tan 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girer. Bu seçimlerde MÇP, RP ve IDP, seçim barajını aşabilmek amacıyla ittifak yapmışlardır. 15 Kasım 1991’de 18 arkadaşı ile ittifaktan ayrılarak bağımsız milletvekili olan Türkeş, 25 Aralık 1991’de Demokratik Hareket Partisi’ni kurar. Bu parti, Kurucular Kurulu Kararı ile kapatılır ve Türkeş, MÇP’nin 29 Aralık 1991’deki 3. Olağan Genel Kongresi’nde Genel Başkanlığa seçilir.

12 Eylül 1980 hareketinin kapattığı siyasi partilerin isim ve amblemlerinin kullanılma yasağının kalkmasının ardından, MHP’nin kapatıldığı dönemdeki delegelerinin katıldığı bir kongre yapılır. 27 Aralık 1992’de gerçekleştirilen kongrede, MHP’nin isim ve amblemini kullanma yetkisi, Türkeş’e devredilir. 24 Ocak 1993’deki kongrede ise, MÇP yerini MHP’ye bırakır; genel başkanlığa da Türkeş seçilir.

24 Aralık 1995 genel seçimlerinde Adana’dan milletvekilli adayı olan ancak, MHP’nin % 10’luk ülke barajını aşamaması nedeniyle Meclis’e giremeyen Türkeş, sahibi olduğu olağanüstü siyasi tecrübeyle Türk siyasi hayatının köşe taşlarından biri olmayı sürdürdü.

Gerçek Bir Lider, İnançlı Bir Müslüman, Büyük Bir Devlet Adamı

Mehmet Barlas’ın tabiriyle, “milliyetçiliği ve siyasî devletçiliği, bırakmayan; şiddet yerine hukukun, içe dönüklük yerine global rekabetin, kamplaşma yerine uzlaşmanın sözcüsü olan; bu uğurda kendi kitlesi önünde Nazım Hikmet’ten şiirini bile okuyan Türkeş, gerçek bir Başbuğ, gerçek bir lider”di. Çünkü O, Rıza Zelyut’un tabiriyle “siyasal amaçlı dinselleştirmelere karşı çıktı. Böylece ortak değerlerimizin korunmasına hep yardımcı oldu. Türkeş yalnız Türkiye ile yetinen bir insan değildi.” Çünkü O, Emin Çölaşan’ın gözünde “Din sömürüsü yoluyla oy avcılığına hiçbir zaman soyunmayan inançlı bir müslüman”, Durmuş Hocaoğlu’nun gözünde ise, “Türk milliyetçiliğinin bayrak ismi, büyük siyaset ve devlet adamı, büyük vatansever ve bilge kişi”ydi. Çünkü O, 1940’larda söyledikleri, yarım asır sonra gerçekleşen ileri görüşlü bir devlet adamıydı.

Böyle Bir Defin Herkese Nasip Olmaz

4 Nisan 1997 Cuma günü vefat eden Türkeş için 8 Nisan Salı günü düzenlenen cenaze törenine yoğun kar yağışına rağmen Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya akan 1 milyon kişi katılır. Cenaze törenine katılmak için gelenlerin çokluğu ve Nisan ayı olmasına rağmen, ani olarak bastıran kar yağışı nedeniyle 8 Nisan günü sabaha karşı Eskişehir, Samsun, Konya ve İstanbul yolları tıkanır. Cenaze töreni için ilk toplanma Türkeş’in naşının bulunduğu Bayındır Tıp Merkezi önünde olur. Buradan alınan naaş, TBMM’de düzenlenecek törene götürülmek üzere yola çıkarılır. En önünde bir partili tarafından taşınan “Türkeş”in posterinin yer aldığı kortejde bulunanlarca taşınan pankartlardaki şu ifadeler dikkat çeker:

“Ruhun Şad Olsun Türkün Gerçek Başbuğu”, “Türkeş Gibi Lider Yüzyılda Zor Çıkar”, “Başbuğlar Ölmez Yüreklerde Yaşar”, “Mekânın Cennet Olsun Bilge Başbuğ”, “Yüce Başbuğ Ülkün İle Yaşayacaksın”, “Türk Eşsiz, Türk Emsalsiz,Türk Ne Yapar Türkeşsiz”, “Türk İslâm Âleminin Başı Sağ Olsun”, “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslümanız.”

“Başbuğ Ölmedi, Kalbimizde Yaşıyor”

TBMM’deki törene dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, DSP Lideri Bülent Ecevit ve diğer partilerin üst düzey yetkilileri de katılır. Buradaki törenin ardından kortej, MHP Genel Merkezi’ne yönelir. Bu sırada getirilen tekbirlerin yanı sıra sık sık atılan “Başbuğ ölmedi, kalbimizde yaşıyor” sloganı dikkat çeker. Genel Merkez önündeki törende bir konuşma yapan MHP Genel Sekreteri Koray Aydın, “Başbuğum, Seni başbakan olarak uğurlayamadık. Bizi affet. Sana söz veriyoruz. Hepimiz birlik ve dayanışma içinde olacağız” diye konuşur.

Kocatepe Camii’nde Unutulmaz Bir Gün

Cenazenin bundan sonraki durağı Kocatepe Camiidir. Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’ın yanı sıra çok sayıda bakan, milletvekili ve bürokratın da geldiği cami avlusuna sığmayan vatandaşlar, sokakları da doldururlar. Cenaze namazını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz kıldırır. Cenaze namazının ardından kısa bir konuşma yapan Tuğrul Türkeş, babası Alparslan Türkeş’in Türk neslinin yetiştirdiği büyük devlet adamlarından, bilge liderlerden biri olduğunu ifade eder.

Türkeş’in naşı daha sonra tekbir sesleri arasında saat 14.00′te cenaze arabasına konularak Atatürk Orman Çiftliği- Emek kavşağına doğru yola çıkarılır. Yoğun kar yağışı altında yürüyen kortejdekiler, yaklaşık 7 kilometrelik mesafe boyunca tekbir getirerek,”Başbuğ Türkeş” şeklinde slogan atarlar. Bu sırada bir araçtan sürekli olarak Kur’anı Kerim okunmaktadır. Bulvar boyunca bazı binalara Türk bayrağının asıldığı görülür. Kortejin arkasından tören boyunca hiç ayrılmayan Devlet Bahçeli ve ülkücüler, saat 15.45′te anıt mezar alanına gelirler. Naaşı saat 16.03′te defnedilen Türkeş’in mezarına, Türkiye’nin tüm illerinden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden, Kırım’dan ve Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesinden getirilen topraklar konulur.

Türk Dünyası Başbuğ’una Ağladı

Türkeş için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 10 Nisan Perşembe günü gıyabî cenaze namazı kılındı. Ayrıca Londra’da Türk-İslâm Ocağı tarafından da gıyabî cenaze namazı kılındığı öğrenildi. Türkeş için Kosova’nın başkenti Priştine’de de bir tören düzenlendi. Törende bir konuşma yapan Kosova Türk Demokratik Birliği Genel Başkanı Erhan Köroğlu, Türkeş’in “Türk birliği” ülküsünün Kosova Türkleri tarafından ebediyete kadar sürdürüleceğini belirtti. Kosova Türk Demokratik Partisi Genel Başkanı Orhan Sait de, “Türk dünyasının en büyük çınarını kaybettiğini” ifade etti. Törenin ardından Priştine Merkez Camii’nde Türkeş için mevlit okutuldu.

Türkeş’in Vefatının Dünyadaki Yankıları

Azerbaycan basını MHP lideri Türkeş’in ölümüyle ilgili haberler, makale ve mesajlara birinci sayfalarda geniş yer ayırdı. Musavat Partisi’nin yayın organı Yeni Musavat gazetesi; “Türkçülüğün yücelen bayrağının inmesine izin vermeyin” başlığıyla bir yazı yayımladı. Yazıda, “Türkeş, dünyasını değiştirdi, ancak O’nun adı Türk milletinin tarihine yazıldı” denildi. Halk Cephesi Partisi’ne yakınlığı ile bilinen Azatlık gazetesi’nde de Azerbaycan’ın Millî Şairi Bahtiyar Vahabzade imzasıyla, “Büyük Türkçü” başlıklı bir yazı yer aldı. Bahtiyar Vahabzade yazısında; “6 Türk Cumhuriyetinin bağımsızlığını, Türkeş’in şaheseri” olarak niteledi. İktidara yakınlığı ile bilinen Panorama gazetesi ise “Türkeş Allah’ın huzuruna şerefli gitti” başlığı altında Türkeş’in hayatı ve siyasî çalışmalarına yer verdi. İngiliz The Guardian gazetesinin Türkeş ile ilgili haberinde de, “Türkiye’nin dalgalı politik yaşamında kitlesini sakinleştirebilen bir sesti ” görüşüne yer verildi.

Ardından Yazılanlar

Dr. Devlet Bahçeli: Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey, tarihte örneklerine pek sık rastlamayan müstesna şahsiyetlerden biridir. Karizmatik lider, bilge lider, tarihi şahsiyet gibi sıfatlar, muhterem liderimizi anlatmakta kullanılan başlıca sıfatlar olarak Türk milleti tarafından benimsenmiş ve kabul görmüştür. Tarihi geleneğimiz açısından O’nu en iyi anlatan, tanımlayan sıfat ise Başbuğ olmuştur. Türkeş Bey, Türk dünyasının Başbuğu unvanını, sahip olduğu meziyetler ve yerine getirdiği hizmetler açısından bakıldığında en çok hak eden tarihi bir şahsiyettir. Rahmetli Başbuğumuzun ömrünü yarım asrı aşkın son bölümü, Türk milliyetçiliği hareketinin yaşadığı sorunlarla, gelişmelerle paralel bir seyir takip etmiştir. Hakk’ın rahmetine kavuştuğu son ana kadar da davasına yani Türk milletine ve Türk dünyasına hizmet etmeye devam etmiştir. 1944 yılında zamanın siyasi iktidarının rüzgara göre yön değiştiren zihniyetinin bir sonucu olarak uygulanan baskı ve zulümlerden 1997 yılının Nisanına kadar uzanan kararlı milliyetçilik mücadelesi, hayatını ülkesine ve milletine adamışlığın çok önemli ve güzel örneklerini ortaya koymuş olması, Başbuğumuzun siyasi kişiliğinin en kısa ve özlü ifadesidir.

Mehmet Barlas: Siyasî lider, kolay yetişmiyor. Yetiştiği zaman da, yok edilemiyor. İşte şimdi rahmetli olan Türkeş, bunun bir kanıtıdır. Düşünün ki, son dönem MHP’sinin, TBMM’de bir tane bile milletvekili yoktu. 1995′in Aralık seçimlerinde, kıl payı farkla olsa da, MHP barajı geçememişti. Ama “Türkeşli MHP”nin, Mecliste grubu olan partiler kadar ciddî bir siyasî ağırlığı yok muydu? İşte “gerçek siyasî lider”ler, bu konuma, uzun yılların, yorucu uğraşların, sevgilerin, nefretlerin, neşelerin ve kederlerin sonunda gelebiliyor. 1940′larda Türkeş’i hapse ve hücreye götüren “Turancılık”, 1997′de, devletin ve toplumun “benimsenmiş politika”sıdır. “Milliyetçilik” ise, “mikro”ları ile de, dünyada yükselen değerdir. Dağılan Sovyetler toprakları üzerinde doğan Türk cumhuriyetleri, “Türk dünyası”nın ögeleri değil midir?” “Türk kurultayları”nda, cumhurbaşkanları, başbakanlar, Ergenekon’u simgeleyen demiri örse yatırıp, çekiç vurmakta değil midir? Milliyetçiliği ve siyasî devletçiliği, bırakmadı. Ama, şiddet yerine hukukun, içe dönüklük yerine global rekabetin, kamplaşma yerine uzlaşmanın sözcüsü oldu. Nazım Hikmet’ten şiirini bile okumadı mı kendi kitlesi önünde. Beğeniriz, beğenmeyiz siyasî söylemini. Bu başka mesele. Ama Türkeş, gerçekten bir “Başbuğ”du. Yani “lider”di işte!…

Güneri Civaoğlu: Merhum Alparslan Türkeş’in ekranlarda nehir gibi akan defin töreni görüntülerini izlerken düşündüm: “27 Mayıs 1960 İhtilâli’ni yapan Millî Birik Komitesi’nin 38 üyesinden biriydi. Neden sadece o, bu tarihî görüntünün sahibi? Neden diğerleri değil?” Türkeş’in büyüsü, yaşamının her döneminde, diğerlerinden farklı olmaktı. Güçlü sezileri ile beslenen inançlarıydı. Örneğin… Daha 1944′te… Mahkemede “Türk Birliği” tartışması yapılırken, Türkeş, mahkeme başkanı hâkime şöyle diyor : “Efendim meselâ, 1917′de olduğu gibi, 1965′te veya 1990′da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur…Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir. Sovyetler Birliği’nin fiilî çöküşü, 1989′un sonu. Ve dikkat ediniz. Türkeş, Turancılık’tan yargılanırken, Sovyetler Birliği’nin çöküş tarihi olarak 1990′i telâffuz etmiş. İki ay yanılmayla aynı tarihi öngörmüş. Kişileri liderliğe taşıyan, doğasındaki bazı üstün yeteneklerdir. İnanmak ve inandırmak Ancak, gerçekten inananlar inandırıcı olabilir. Ayrıca insan ömrü, bir kronolojidir. Son yılları özellikle önemlidir. Çünkü, nihaî formasyonu ve sentezi yansıtır. Türkeş, son yıllarında bir siyaset bilgesiydi.

Y. Bülent Bakiler: Türkeş’in cenaze merasiminde ben, Bozkurtların yeniden doğrulduklarını, dirildiklerini gördüm. Yıllardan beri, Türkiye’de “Bozkurt Destanı”na diş gösterenler, hatta bu güzel efsanemize utanmadan bir de kâfirlik kaftanı giyindirenler o cenaze merasiminden sonra utanmış olmalıdırlar. Türkler Müslüman olduktan sonra o Ergenekon Bozkurtuna da İslâm’ın ışığını gösterdiler. Onunla da heyecanlandılar ve kendilerine güven duydular. Gençler, ellerini bir bozkurt kafası gibi şekillendirerek : “Ya Allah! Bismillah, Allahü ekber!” diye haykırdılar. Tekbirler çektiler. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!” dediler. Destansız, türküsüz, masalsız, şarkısız, oyunsuz, tarihsiz, sanatsız, dinsiz ve dilsiz bir millet olmaz! Türkeş’in cenaze merasiminde bizim kültür değerlerimizi yeniden canlı ve heyecanlı görmek beni sevindirdi. Bana ümit verdi. Milletimize, devletimize, vatanımıza şuurla bağlı olan bir milyon Bozkurdun doğumuna şahit olmak, benim için unutulmayacak bir ihtişamdır. Milletime hem baş sağlığı diliyorum hem de gözün aydın diyorum.

Durmuş Hocaoğlu: Türk milliyetçiliğinin bayrak ismi, büyük siyaset ve devlet adamı, büyük vatansever, bilge kişi Alparslan Türkeş ve onun siyasî mücadelesinin, yani “Ülkücülük Hareketi”nin, yakın dönem Türk tarihindeki rolünü, katkılarını ve kazanımlarını şöyle özetleyebiliriz: Türkiye’nin bir “Türk devleti” olduğu fikri kitlelere yayılmış, kitleselleşmiştir. Türk milliyetçiliğinin sadece “entelektüel bir kültür hareketi” olarak güdükleşmesi, boğulması önlenmiş, Türk milliyetçiliği siyasîleştirilmiş, siyasî bir güç olmuştur. Türkiye’de gençliğin siyasete taşınması konusunda hiç kimse Alparslan Türkeş ve ülkücü hareket ayarında başarı sağlayamamıştır. Türk milliyetçiliği’nin bütün Türkiye’de çok etkin bir ağırlığa ulaşması sağlanmıştır. Türklüğün, Anadolu coğrafyası ve Anadolu Türk tarihi ile sınırlandırılarak dejenere edilmesi önlenmiş, Anadolu’yu da kuşatan çok büyük bir coğrafyası ve çok derin bir tarihsel boyutu olduğu fikri daima canlı tutulmuştur. Bunun sonucu olarak, bütüncül ve kuşatıcı “Dünya Türklüğü” fikri canlılık kazanmış; Azerî, Türkmen, Kırgız vb. gibi isimlerin zamanla ayrı birer millet hâline inkılâp ederek Dünya Türklüğünün parçalanması gibi tarih çapında dehşetli bir felâket önlenmiştir.

Nurettin Nalbantoğlu: Türkiye’mizde Türk gençliğine sahip çıkan ve onların vatana, millete faydalı büyük bir vatan evladı, birer Türk Milliyetçisi olarak yetişmelerine en büyük önem veren iki büyük lider olmuştur: Atatürk ve Türkeş. Bunlar hayatlarının en büyük bölümünü Türk gençlerinin yetişmesine ve onların birer büyük idealist olmasına hasretmişlerdir.

Sami Kohen: 1940′ların ve 1950′lerin Turancısı ve radikali, 1960′ların darbecisi ve devrimcisi Başbuğ, 1970′lerden sonra ve özellikle son yıllarda Türk siyasal yaşamında, “akil adam(wise man)” mertebesine ulaştı. Kavgaların ve kargaşanın hâkim olduğu bir ortamda Türkeş sağduyunun, hoşgörünün, uzlaşmanın güçlü bir sesi oldu. Her türlü aşırılığa ve özellikle şiddete karşı çıktı. Atatürkçülüğü ve özellikle lâikliği büyük bir inançla savundu.

Kenan Akın: Yüz binleri arkasında sürükleyen, heyecanlandıran liderliği, ona “Başbuğ” unvanını kazandırdı. Ciddiyeti, kararlılığı, otoritesinin yanı sıra samimiyeti, dilden dile dolaşarak bütün dünyayı özellikle Türk âlemini sardı… Fırtınalı hayatında, geceyi gündüze katarak daima başarılara doğru koştu. Gerçekten de Türk âlemi, büyük bir evlâdını yitirdi.

Taha Akyol: 1944′te genç bir subay olarak “Türkçülük Davası”nda tutuklu… 27 Mayıs’ta “İhtilâlin Kudretli Albayı”, 13 Kasım 1960′ta “sürgün”, Talat Aydemir olayında “idamla yargılanan tutuklu” ve sonra mücadeleye devam! 80 yaşındaki bu insanın vefatından önceki 48 saati bile, onun inanılmaz enerjisine bir örnektir. Türkeş, bütün karizmatik liderler gibi, söylediklerinden ve yazdıklarından fazlasını esinlendirmiş ve çağrıştırmıştır.

Yılmaz Altuğ: 3 Mayıs 1944′te Sayın Türkeş’in Zeki Velidi Hocanın, Nihal Atsız’ın, Reha Oğuz Türkkan dostumun ve arkadaşlarının Turancılık suçlamasıyla tutuklanmalarıyla sarsıldık. Mahkemede Türkeş şunları söylemiştir: “Efendim mesela 1917′de olduğu gibi 1965′te veya 1990′da Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir.” Bu sözler Türkeş’in ne kadar uzak görüşlü olduğunu göstermektedir.

Gürbüz Azak: Mahzun olmayınız, telâşlanmayınız. Ve O’nu, bırakıp gitti sanmayınız. Hizmetleri devam edecektir. Ölüler dirilerden kuvvetlidir çünkü. Ölüler yorulmaz ve usanmaz. Ölüler dünyadan elini eteğini kat’iyen çekmezler. Dünyayı ölüler yönetir. Biz sadece onların gösterdiği hedeflere, istikametlere ve ideallere doğru koşarız. Albayım… Haksız mıyım?

Emin Çölaşan: Büyük bir Atatürkçü idi. Ülkücü hareketi Atatürkçülükle özdeşleşmişti. İnançlı bir Müslüman’dı ama bazıları gibi Müslümanlık tüccarı değildi. Din sömürüsü yoluyla oy avcılığına hiçbir zaman soyunmamıştı. Yaşadığı onca deneyimden sonra demokrasiden yana bir parti genel başkanı olmuştu. Alparslan Türkeş’i seversiniz veya sevmezsiniz. Taparsınız veya nefret edersiniz. Ülkesini seven bir Türk milliyetçisi idi. Ama ırkçı değildi.

Ahmet Kabaklı: Düşünce âlemi, duyguları ve eylemleriyle kâmil bir “alperen” dediğim Türkeş’i, milyonların uğurlama gününde… Türkeş’in o her zaman ki ferah ve mutlu gönlüyle Rabbimize teslim olacağı; milletini sevip hizmet edenlerin Allah katında dahi makbul olacağı şüphesizdir. İşte sanki onun cennet yolculuğunu kolaylaştırmak için, kabrinin üzerine Mekke ve Medine’den birer avuç misk-ü amber gibi Peygamber kokusu getirmişler. Dikkat ettiniz mi: 8 Nisan Salı günü bütün Ankara (bugüne kadar hiçbir gün olmadığı ölçülerde) bir büyük mabet hüviyetine büründü. Karlar serpen gökyüzü bir heybetli kubbe idi. Oğuz Han’ın, bütün kıtalarıyla yeryüzünü kaplamış hâlde gördüğü o Türk yapısı kubbenin altında her taraf Kur’an sesi idi, tekbirdi, salâvattı, mevlitti, beş vakit namazdı.

Ayhan Katırcıkara: Eğer 1980 Askerî Müdâhalesi olmasaydı 1981 yılındaki normal seçimlerde MHP’nin muhtemel bir koalisyonun büyük ortağı olması siyasî gözlemcilerin bir yorumu, bir iddiası. Dün Alparslan Türkeş Ankara’da defnedildi. Kar rahmeti de durmak bilmedi. Ankara belki de bu yıl en yağışlı gününü geçirdi. Peki Türkeş’e olan bu ilginin altında yatan ne? Üstelik ne cumhurbaşkanı ne de başbakan. Yetiştirdiği insana; devletin değil, halkının sahip çıkmasının anlamı çok daha fazla derin. Türkiye başkente akmamıştı sadece. Avrupa’daki ve Avustralya’daki işçilerimizin, talebelerimizin temsilcilerinin yanında, Türk cumhuriyetlerinin bağımsız olanı da, özerk olanı da. Sürekli Türk bayrağı ve üç hilâlli MHP flâmaları tarihi hatırlatarak dalgalandı.

Abdurrahman Küçük: 4.4.1997 Cuma günü, Rahmeti Rahmana kavuşan Alparslan Türkeş’i tanımak günümüz insanı için bir meziyettir, şereftir. Çünkü o, sabır, sebat, fikir, ülkü ve “dava adamlığı” yönüyle eşine az rastlanır bir liderdi. Hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçmişti. Devlet adamı, “Dava Adamı” tavrını daima korumuştu. Ülkenin ve milletin menfaatini her şeyin üzerinde tutmuştu. “Uzlaşmacı yolu” temel felsefe yapmıştı. Örnek bir şahsiyet ve dava adamıydı.

Yalçın Özer:

Büyük Türk milletinin, cenazesinin arkasından gözyaşı dökerek yürüdüğü, böylesine kaç lider vardır? Alparslan Türkeş, gençliğe kin ve intikam duyguları aşılamadı. Davasını kendi şahsî konularına hapsetmedi. Eğer öyle yapsaydı 1970′li yıllardan sonra kendisini tasfiye eden; Ülkücü gençliği yok etmeye kararlı milliyet düşmanları, bu ülkede yaşayamazlardı. Eğer Türkeş, Türk milliyetçiliğini, bir büyük mefkûre olarak değil, kafatasına ve kan asaletine bağlayan bir yol tutsaydı, bu ülkede Türk-Kürt çatışması kaçınılmaz hâle gelirdi. Türkeş’i suçlayanlar, işte bu demokrat ve barışçı tutumu iyi düşünüp incelemeliler.

Yılmaz Öztuna: Fikir bazında Türk milliyetçiliği Ziya Gökalp tarafından sistemleştirildi. Akımı Nihal Atsız sürdürdü. Milliyetçi fikri eylem ve hareket hâline getiren şüphesiz Alparslan Türkeş’tir. Atsız ekolünden yetişti. Ancak Türkeş milliyetçiliği epey yeni faktör getirdi. Atsız milliyetçiliğinde din unsuru çok zayıftır. Türkeş’te bu eksik tamamlanmıştır.

Ömer Öztürkmen: O, her zaman büyük bir ümit oldu. Irkçılık ve Turancılık davasında da bir ümitti, 27 Mayıs İhtilâli’nde de. Siyasî hayatımızdaki gerginliği yumuşatan, temaslarıyla liderleri sükûnete ve sağduyuya davet eden yine o idi. Türkeş, bir barış, bir uzlaşma sembolü olmuştu. O’nun bize miras olarak bıraktığı en büyük ümit, bu davaya baş koyan milyonlarca ülkücü oldu. Toplum hayatımızın huzur ve geleceği onların varlığı ile daha sağlam temellere oturdu. O bir ümitti. O ümitler şimdi gerçek oldu. Nur içinde yat sevgili Başbuğ.

Emin Pazarcı: O, yakın siyasî tarihimize damgasını vurmuştu. O, kendisini destekleyenler için tek kelime ile bir “efsane”ydi. O, örnek bir milliyetçiydi. Eşi zor bulunur bir ideal adamıydı. Hayatı, hep mücadelelerle geçti. Hiçbir zaman yılmadı, yıkılmadı. Geçmişte savunduklarından hiçbir zaman vazgeçmedi. Geçen zaman, Türkeş’in haklılığını gösterdi. 1944 ve 1980′de tutukluluğuna yol açan fikirler, bugün bir övünç kaynağı. Artık “Turancılık” suçlamaları yok. Tersine herkes gözünü Orta Asya Türk cumhuriyetlerine çevirdi. Herkes, Türk dünyası ile ilişkileri geliştirmek için birbiri ile yarışta.

Refik Sönmezsoy: Sosyal demokrat ve solcu geçinen siyasî liderlerin işçilere ve de sendikalara yaklaşımı onlardan oy çalmak olduğu hâlde Türkeş samimî bir sosyal adaletçi kimliğini sürdürmüştür. Üstelik kız kardeşi 25 yıl boyunca sendikacı olan başka bir siyasî lider de yoktur. Kaldı ki “9 Işık” Doktrini’nde işçileri çalıştıkları fabrikalara ortak yapan bir görüşü savunan Türkeş gerçek bir sosyal adalet savunucusudur.

Tayyar Şafak: Türkeş 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra hem MBK üyesi, hem de Başbakanlık Müsteşarı’ydı. Hem devlet, hem de hükümet başkanı olan Gürsel bir gün Türkeş’e, “Oğlum ben bunların hepsinin altından kalkamam. Sen gerekeni yap, önemli meselelerde bana bilgi ver” dedi. Türkeş de fiilen başbakan gibi çalışmaya başladı. “İhtilâlin Kudretli Albayı” lâfı oradan… Komitedeki fikir ayrılıkları ilk aylarda başladı. Bir grup baskın seçimle iktidarı hemen İsmet Paşa’ya devretmek istiyordu. Türkeş karşı çıkanlardandı. Türkeş, “Ortalık yatışıncaya kadar Demokrat Parti yöneticilerini yurt dışına gönderelim…” diyordu. Karşısındakilerse lâfa darağacından başlıyorlardı.

Rıza Zelyut: Alparslan Türkeş, siyasal amaçlı dinselleştirmelere karşı çıktı. Böylece ortak değerlerimizin korunmasına hep yardımcı oldu. Türkeş yalnız Türkiye ile yetinen bir insan değildi. Türk toplumunun yaşadığı bütün kardeş ülkelerde onun etkisi vardı. Azerbaycan’dan Tacikistan’a kadar her Türk ilinde onun havasını yakalamak mümkündü.

TÜRKEŞ’TEN SEÇME SÖZLER

* Bir fikre, bir ideolojiye, kendisinden daha üstün bir fikirle karşı çıkılır. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez

* Milliyetçilik; reaksiyon değil, aksiyondur. Dinamiktir.

* Dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar tayin eder.

* Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur.

* Mülkiyetin, başkalarını sömürme, ezme aracı olarak kullanılmasına karşıyız.

* Milliyetçilik ülküsü, ideolojisi her türlü sınıf sistemlerine karşıdır.

* Fikir, iman, ülkü aşkı … İnsanları güçlü yapan bunlardır.

* Biz ne başkalarına uşaklık etmek, ne de başkalarını uşak olarak kullanmak istemeyiz.

* Dokuz Işık Doktrini, derin bir insan sevgisi ve insan haysiyetine saygı ile bağlı olma isteğini içerisinde taşır.

* Dokuz ışık demek, Türk ülküsü demektir.

* İnsanlık aleminin en şerefli bir ailesi Türk Milletidir.

* Türk Töresi, Türk Ülküsünün ayrılmaz bir parçasıdır.

* Ülküsüz insan, çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.

* Ahlakçılık anlayışımız, Türk Ahlakı ve Müslümanlık inancından meydana gelmiştir.

* İslamiyet’i ele alıp Türklüğü inkar etmek ihanettir. Bunun tersi de aynı derecede gaflet ve ihanettir.

* Türkün en önemli vasfı teşkilatçılığıdır.

* İnsanlar, yoksulluğa, açlığa, susuzluğa tahammül ederler. Fakat adaletsizliğe, hor görülmeye aşağılanmaya asla müsaade, müsamaha etmezler.

* Hepiniz birer Türk Bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin.

* Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun, siyasi kazanç mücadelesi değil, ahlâk ve fazilet mücadelesidir. Bu mücadelenin karakteri yıkıcı değil, yapıcı olmaktır.

* Türk milliyetçiliği meşru savunma, yüksek insanlık duyguları ve Türk Milletinin kendi tabii haklarının savunulması, korunması duygusu ve iradesinin, şuurunun bir ifadesidir.

* Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.

* Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar, başkasının boyunduruğu altına düşerler.

* Milletler, yabancı kuvvetlerin ordularınca yok edilmeden önce, manevi ve fikri güçleri tarafından esaret altına alınırlar.

* Türkiye’nin yükselişi ithal fikirle olmaz. Hiç bir yabancı, Türkün menfaatlerini Türk Milletinin kendisi kadar düşünemez.

* Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.