Alexa

Bir “Bilge Adam”: Prof. Dr. Mehmet Kaplan

Talebeleri ve sevdikleri tarafından "Kaplan Hoca" dile anılan ve tanınan Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ı 23 Ocak 1986 târihinde, yetmişbir yaşında  ebediyete uğurladık. O; tam bir 'Türk Bilgesi' olarak düşündü, düşündürdü ve ilmiyle çevresine bilgi ve feyz saçarak yaşadı. 

Yûsuf Has Hâcib, 1069-1070'te yazdığı Kutadgu Bilig'inde diyor ki: "Bilgi, hiçbir zaman fakirliğe düşmeyen bir servettir; hırsız ve dolandırıcının ona eli erişemez ve alamaz

Kaplan Hoca'da; Yûsuf Has Hâcib bilgeliği vardı. Bilgisini, dâimâ paylaştı. 

Paylaşanlar; düşündüler, öğrendiler, hizmet yaptılar ve mes'ut oldular.  

Kaplan Hoca'nın öğrencileri Prof. Dr. Zeynep Kerman ve Prof. Dr. İnci Enginün tarafından hazırlanmış olan ve  1939 - 1953 yılları arasında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Yüksek Öğretmen Okulu'ndan sınıf arkadaşı olan Âli Ölmezoğlu'na yazdığı  mektuplarını ihtivâ eden "Âli'ye Mektuplar" adlı eser, ibret vesîkalarıyla doludur.  

24 Haziran 940 tarihli mektubunda şöyle diyor, (Bilge) Hoca'mız: "Bir meseleyi sonuna kadar götürmeğe sabretmezsem, elbette yarım kalır. Ve düşüncem de ileri gitmez...Bence, neşretmesek bile, kendimizi bilmek ve kafamızı işletmek için yazmalıyız." 
 (Bknz: Mehmet Kaplan, Âli'ye Mektuplar, Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, Sf.28)  

Düşünme'nin ve yazma'nın önemini bundan güzel nasıl ifade edebiliriz!..Yazı; düşüncenin tatbikat sahasıdır. İster şâir, ister romancı veya denemeci olsun, bir yazar için 'kalem ve kâğıt'tan daha kıymetli bir şey olabilir mi? Niye mi? Onlarsız, zihinlerde sıkışan 'fikir', bu kişilerde p(i)sikolojik huzursuzluk sebebi olur da onun için!.. 

Bu bakımdan, insan, yazmak suretiyle, zihnini rahatlatmalıdır. 

Düşünen bir beyinde, bilgi, akan su gibidir. Akıp gidince, onu, bir daha geri getirmek mümkün olmayabilir. Çünkü; insan, 'aynı ânı' ikinci defa yaşayamayabilir. 

Kaplan Hoca'nın bu hârika kitabından ilgimi çeken bâzı bölümleri daha nakletmek istiyorum: 
"Okuduğumuzu, düşündüğümüzü taze taze kaleme alırsak, terakki yolumuzu çizebiliriz; bu suretle fikirlerimiz vuzuh kesbeder ve bir egzersiz olur. Matbu yazı, daha mesuliyetli olduğundan, insan kendi kendisine daha dikkat ediyor. (Sf. 63) 

"İnsan, yazmakla kendinin zayıf taraflarını göz önüne koyuyor, vehimlerinden kurtuluyor; bu esnada biraz cesaret de alırsa, ne âlâ. Ben çok aceleciyim. Mükemmeliyet için, bir iş üzerinde yıllarca uğraşmak lâzım. Yahya Kemal'in bütün 'dehâ"sı sabrında olduğuna kaniim. Sanatkârlıkta bir nevi kendi kendine hâkimiyet oluyor. Ben henüz kendime fazla hâkim değilim. Zaafımı gördükçe belki hâkim olurum." (Sf. 80) 

     "Edebî yazı yazmaktan gittikçe çekiniyorum. Evvelce hikâye yazmayı çok düşünürdüm, romanlar tasarlardım. Şimdi nedense böyle "ilhamlar" pek nadir geliyor. Öyle zannediyorum ki, ben ne hikâyeci, ne de romancı olabileceğim. Bir münekkit, bir esseist (denemeci) belki.  Yahut romana, hikâyeye çok geç başlayacağım. 

Birkaç hikâye mevzuu tasarladığını yazıyorsun. Benim fikrimi sorarsan bunları mümkün olduğu kadar çabuk kaleme al. Kafada çok bekleyen mevzu çürüyor. Onu düşüne düşüne bitiriyoruz." (Sf. 107) 
Kaplan Hoca; muhakeme adamıdır. Fikrî disiplini mükemmeldir. Teşhis ve tespitlerini de hâl çârelerini de ap-açık ortaya koyar. Pürüzsüzdür. 

Üniversite hocalığının yanında, O'na en büyük hayranlığım, çok yazmasıydı. Her ne kadar "aceleciyim" diyorsa da, bu durum, O'nun yazdıklarındaki üstün seviyeden hiçbir şey kaybettirmemiştir. Çünkü; O'ndaki birikim, artık, bunların, başkalarıyla paylaşılmasını, âdetâ, O'na emrediyordu.  

Kaplan Hoca'nın, "aceleciyim" demesi elbette doğrudur. Ancak; düşünmelidir ki, şuûr altı, ondan, kafasında toplanan bunca 'fikrin' bir an önce ilgililerine ulaştırılmasını istiyordu ki,  yapması gereken tek iş, onları, kâğıda dökmekten / yazmaktan başka bir şey olamazdı. 

Her ay, dört beş dergi veya gazetede makalesinin yayınlandığına ve herbirinin, esası 'dil ve kültür' olmasına rağmen farklı mes'eleleri işlediğine şâhidim. 

O; bir makalesinde, memleketin "en mühim kültür dâvâsı"nı da şöyle açıklar: "Türkiye'nin, en mühim kültür dâvası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O, bütün davaların başında gelir. Onu hal etmedikçe, kültürle alâkalı diğer meseleleri hal etmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duyguları nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder. İnsanoğlu, dil vasıtasile, dile dayanarak düşünür; dil vasıtasile bilgi edinir; millî ve içtimâî tesanüt dil ile olur. 

Bir milletin dilini bozdunuz mu, onun bütün kültür faaliyetini aksatmış, mazi ile olan alâkalarını kesmiş, halihazırda cereyan eden fikir hareketlerini tam bir karışıklık içine düşürmüş olursunuz. " 

(Bknz: Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, Hareket yayınları, İstanbul 1970, Sf. 150) 
O'nun bir başka tespiti daha var ki, bu da, hâlâ şâhidi bulunduğumuz ve hâlâ hâlletmemiz gereken, âdetâ an'anevî olmuş çok ciddî bir durumdur: 

"Bir insan belli bir sahada ihtisas yaptığı için, o sahada bütün bilgilere ve en ileri maharete sahip olabilir de, kültür bakımından tamamıyla cahil ve boş bulunabilir. Türkiye'de bugün Batı dillerini bilen, belli sahalarda ihtisas yapmış binlerce insan vardır. Fakat bunların pek azı, Türk milletinin tarihine, edebiyatına, musikisine veya mimarisine karşı ilgi duyar."  
 (Bknz: Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982, Sf. 7-8) 

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, ömrü boyunca, durmadan, 'bilge'liğini, Türk milleti adına değerlendiren, kelimenin tam mânâsiyle bir ilim adamıdır. Mensubu bulunduğu milletin dili olarak Türkçe'nin korunması ve geliştirilmesini ve onun, millî varlığımızın esasını teşkil ettiğini yılmadan, usanmadan söyleyip yazmaktadır. Bu husustaki bir başka tespiti de şöyledir: 

"Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı ona büyük ehemmiyet vermek gerekir. 

Aynı dili konuşan insanlar "millet" denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan  kurtararak, aralarında "duygu ve düşünce birliği" olan bir cemiyet, yâni "millet" hâline getirir." 
 (Bknz: Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültürel Değerleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1977, Sf. 12) 

Sâdece yaşadığı dönemde değil, mâzîyi de kavrayarak geleceğe tesirli eserler bırakabilen insanlar, hâlâ aramızdadırlar demektir. Kaplan Hoca da,Türk milletinin her zaman iftihar edilecek  böyle 'bilge' bir kıymetidir.  
ÇAĞRI DERGİSİ, OCAK 2016, Sf.6 - 7 
   
      
     
 
         
        

YORUM EKLE