Alexa
banner322

M.Halistin Kukul: Kukul: Devlet İşi Romantizmi Kaldırmaz

ÇAĞLAR- Sayın Hocam; meslek hayatınızın hemen hemen tamamı öğretmen yetiştiren yüksek okul ve fakültelerde geçti. Ayrıca; Türkiye’de, millî eğitim mes’elemize kafa yoranlardan birisiniz. Makaleleriniz, tebliğleriniz, konferanslarınız var. O hâlde, hemen soralım, umûmî vaziyeti nasıl görüyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?

KUKUL- Umûmî vaziyet karışıktır. Hattâ karmakarışık. Herkes bir beklenti içersindedir ammâ, kimse neyi beklediğini veya neyi istediğini bilememektedir. Esâsen, işe tâlib olanlar değil, tâyin edilenler de bunun nasıl olabileceğini tam kestiremiyorlar. “Andımız” gibi, bâzı “tâyinlerin yapılması” gibi, adına “proje” dedikleri faaliyetleri öne çıkarıyorlar. Bunlar, zâten, mutâd olan şeylerdir. Yapılması gereken şeylerdir.

ÇAĞLAR- Sizce, öze dâir hiçbir emâre yok mu?

KUKUL- Yuvarlak lâflarla mes’eleleri geçiştirmek çok kolaydır. Benim hedefimde hiçkimse yoktur, olmamıştır da. Şahıslarla işimiz yok. Ben, sistem arıyorum. Türk Devleti varsa ben de varım; Türk Milleti varsa ben de varım!..Sistemi ortaya koyacak ve tahakkuk ettirecek insanı ve insanları arıyorum. Elli seneye yakın zamandır bu hususta fikir üreten biriyim. Şu an için, henüz bir ışık görebilmiş değilim.

ÇAĞLAR- Sistemsiz miyiz? Ne demek istiyorsunuz? Mevzûyu biraz daha açar mısınız?

KUKUL- Siz söyleyin, sistemli miyiz? Bakınız, son on beş-on altı senede yedinci Millî Eğitim Bakanı iş başında. O da sistemden yakındığına göre, sistemliyiz diyebilir miyiz? Bir çıkış arıyor fakat yalpalıyor. Çünkü, esası bildiği hâlde oraya uzanmaktan imtinâ ediyor. Belki de bana öyle geliyor, bilemiyorum. İstemek başka, yapmak/yapabilmek başkadır!..

ÇAĞLAR- Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Bey yaptığı bir konuşmasında, ”Tanzimat’tan beri arıyoruz, artık bulalım” diyor. Demek ki bir boşluk görüyor. Yanlış mı anladım?

KUKUL- Hayır, doğru anladınız...Fakat, mes’eleye orta yerinden girilmez. Bu Devlet kurulurken, noksanlıklarıyla şöyle veya böyle bir maarif sistemi vardı. Maarif, yerinde sayan bir müessese değildir. Dâima cevvaldir, canlıdır, değişkendir...Aslında hiçbir şey yerinde saymaz. Şöyle veya böyle değişir. Biz, iyide, gelişmede değişim arıyoruz. Sistem dediğimiz şey, dâima, millî ve milletlerarası yenilikleri tâkip eder. Hataları hemen telâfi edip, gelişmeleri ilâve, takviye eder. Bizde böyle mi oldu? Hayır!..Her gelen sil baştan, dedi. Her gelen, bir öncekinin yaptıklarını yaz-boz tahtasına çevirdi.

Bu durumun farklı iktidarlarda bile olmaması gerekirken, herkesin bildiği gibi, onbeş yılda yedinci Millî Eğitim Bakanı iş başında ve o da, çâre arıyor.

ÇAĞLAR- Demek ki, yapılanlar noksan veya yetersizdi? Tanzimat’a kadar da uzanmaya gerek yok?

KUKUL- Zâten, en selâhiyetli kişi olarak Cumhurbaşkanı, “Eğitimde ve kültürde hedeflediğimiz noktaya gelemediğimizi üzülerek söylemek isterim” diyordu. Öğrencilere parasız kitap verilmesi, tahsil hayatının 4+4+4 yıllara göre bölünmesi, öğretmenlere veli ve öğrencilerin not vermesi, yaz tatillerinde ödev verilmemesi veya kılık kıyafetteki serbestlik sistem değildir. Sistemde ‘ilim’ aranır...

Sistem; her seviyeli okullardaki öğrencilerinizi nasıl yönlendireceğiniz..Hangi sahaya hangi dersleri hangi müfredatla uygulayacağınızdır. Zekâyı, bilgiyi ve kaabiliyeti liyâkata dönüştürebilmenin çâreleridir. Bunları, tesadüflerden kurtarmak kaidelere bağlamaktır.

Çağın gelişme şartlarına göre, elbette noksanlıklar ve yetersizlikler olacaktır. Bizimki öyle mi? Hayır!..Bizimki, “Ben dedim, böyle olacak! Peki olmadı..O zaman silbaştan. ..”

ÇAĞLAR- Peki nasıl olmalı? Sistem dediğimiz şey bir ucûbe midir, nedir?

KUKUL- Bu işin geçmişten gelen tecrübeleri vardır. Bu tecrübeler üzerine yeni eklemeler- çıkarmalar yaparsınız. Yine, bu işe senelerini vermiş ilim adamlarımız, fikir adamlarımız, meslek mensuplarımız vardır, onları dinlersiniz...

ÇAĞLAR- Şu ana kadar bunlar yapılmadı mı, hatta şöyle diyeyim şu anda bunlar yapılmıyor mu?

KUKUL- Bilemem. Görünene, ortada olana bakarım. Öyleyse ben sorayım; sistemle ilgili böyle bir işâret var mı? Meselâ, Sayın Bakan diyor ki, “ezberi ve taklidi bırakıp tahkike geçmek için buradayız.”

“Tanzimat’tan beri sistem aranıyorsa”, onun adı konmalı. ‘Türk sistemi’, millî olmanın tek şartı değil mi? Zâten, bütün bakanlıklarımız millî değil mi? Bir de, şu “ezber” ve “taklit” kelimeleri çok can sıkıyor. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemeden nasıl hâfız olacaksınız. Târihte veya edebiyatta bir metni ezberlemeden öğrenmek mümkün mü? Fizik, kimya, astronomi, matematikte hiç mi formül ezberlenmeyececek? Şu var; elbette ki, muhakeme olacak...Düşüncede hareketlilik/serbestlik bulunacak...

Şahsen, ezberleyecek kadar geniş bir hâfızam olmasını çok isterdim. Taklid ise, bambaşka bir şeydir...Onu da iyi ele almak lâzımdır. Çırak ustaya taklid ederek yol alır. Fakat, eğer, taklid ederken şahsiyetini kaybedersen, o başka...”Kim, bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır” hadîs-i, mes’eleyi apaçık ortaya koyar. Yuvarlak ifadeler, bizi bir yere götürmez.

ÇAĞLAR- Somut şeyler mi görmek istiyorsunuz.? Benim anladığım, söylenenleri “vaziyeti kurtarmak gibi” görüyorsunuz, yanlış mı söylüyorum?

KUKUL- Estağfirullah...Asla yanlış demiyorsunuz. Sözünü ettiğiniz gibi, ben, somut yani benim lisânımla müşahhas örnekler görmek istiyorurum. Meselâ, gazetelerde şöyle bir başlık var: “Öğretmen eğitimi projeleri başlıyor”... Sayın Bakan diyor ki: “ Önümüzdeki süreçte, öğretmen eğitimleri, öğretmenlerin çok daha donanımlı, çok daha iyi yetişmiş bireyler olarak sistemimize girmesini sağlamak için büyük çaplı öğretmen eğitimi projeleri başlatacağız.” (Yeniçağ Gazetesi, 04 Eylül 2018, Sf.11)

Ben, bir türlü, şu “proje” ve “birey” kelimelerini kabullenemiyorum. Orhun Âbideleri’nde ve Yunus Dîvânı’nda kişi geçiyor. Zat, şahıs, fert kelimelerimiz de var. Birey, ne ki?) Peki, bu öğretmenler “sistemimize” denilen hangi sisteme ve hangi “donanım” ile “çok daha iyi yetişmiş bireyler olarak” gireceklerdir?

www.kapsamhaber.com’da, 10 Eylül 2018’de yayınlanan ‘Önce Öğretmen’ başlıklı yazımda da ifade ettim, Sayın Bakan’ın Millî Eğitimin Temel Unsuru olan Öğretmen Yetiştirme hakkında müşahhas bir beyanı var mıdır? Hayır!..

Peki, öğretmen okulları/liseleri topyekûn kapatılmış bir memlekette hangi temele dayanarak öğretmen yetiştireceksiniz? Ve “donanımlı” öğretmene ulaşacaksınız?

ÇAĞLAR- Öğretmen yetiştirmek bu kadar mı önemli? Bunca Eğitim Fakültelerimiz var?

KUKUL- Dünyayı iyi okumak lâzım...Elbette Eğitim Fakültelerimiz var..Senelerdir hizmet veriyorlar. Peki, bulunduğumuz, yani dünya ölçüsündeki yerimiz neresidir? PİSA’daki durumumuz vahim!..Üniversiteler arasında ilk dört yüze giren üniversitemiz yok. O hâlde, mes’eleye kökünden girmek gerekir.İnsan yetiştiren insanı çok iyi yetiştirmemiz gerekir.Gelişigüzel/rastgele değil, hakîkî mânâda...

ÇAĞLAR- Yani, günü kurtarmak veya gelip geçici tedbirler istemiyorsunuz, öyle mi?

KUKUL- Tamamen öyle!...Yaşadığımız çağda, çağlara hükmedebilecek insanını yetiştirmek hedefimiz olmalıdır. Meselâ, Sayın Bakan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Türkiye’nin eğitimde kıyameti koparması lâzım...Bizim sivri akıllara ihtiyacımız var” (Türkiye Gazetesi, 09 Eylül 2018, Sf.11)

Peki, iyi de, nasıl? Bizde bunun cevabını arıyoruz: Nasıl? Ve hattâ, bu “sivri akıllıları” nasıl keşfedecek, teşvik edecek ve takdirlere sunacağız? Nasıl?

ÇAĞLAR-Bunların keşfi için “önce insan yetiştiren insan” diyorsunuz ve bunda ısrar ediyorsunuz?

KUKUL- İlk hamle budur!..Doktoru, mühendisi, imamı, hâkimi ...yetiştirecek insanın yani öğretmenlerin köklü müesseselerde tahsil görmesi şarttır. “En güzel” ve “en şerefli” yaratılan varlık olan insanın yetiştirilmesi, onun bu vasıflarına uygun ve lâyık olmalıdır.

Ben, şahsen, Sayın Bakan’ın ilk beyânı olarak, “Öğretmen okullarını/liselerini tekrar açıyoruz” demesini beklerdim. Çünkü bu okullar, ismi, ister Öğretmen Fakültesi, ister Yüksek Öğretmen Okulu olsun, temel teşkil etmelidir.

ÇAĞLAR-Bir de müfedat mes’elesi var, bu hususta ne dersiniz?

KUKUL- Müfredattan önce bir hususu daha dile getirmeliyim. “Köy okulları” da âcilen açılmalıdır. Taşımalı/dolmuşçu sistem hem çocukları, hem velileri ve hem de okul idârelerini bunaltmıştır, bunaltmaktadır. Çocuklar, köylerinden, kendi muhitlerinden kopmuştur. Sabahın karanlığında evinden çıkıp, akşam karanlığında evine gelebilmekte ve yorgun-bitkin vaziyette, ailesiyle, ancak bir-iki saat geçirebilmektedir. Bu, sosyal bir dengesizliğin başlangıcı olarak çocuk p(i)sikolojisi üzerinde olumsuzluk meydana getirmektedir.

Müfredat, her ders için ayrı ayrı düşünülmesi gereken bir husustur. Temel dînî, millî ve ahlâkî kaideleri esas alınarak, ilmî mevzûlar, çağın icaplarına göre tanzim edilmelidir. PİSA sonuçlarında, matematik ve fen sahalarındaki başarısızlığımız bir yana, anadilimiz Türkçe’de bile başarılı değiliz, vahameti görebiliyor musunuz? Peki, mes’uliyeti üzerine alan birini gördünüz mü? Hayır!..Peki, niçin??? Cevap yok, değil mi?

Kitaplarımızın hepsi ‘hantal’dır. Bu hususta, daha önce yazdığım birkaç makalem vardır. Onlara bakılabilir.

ÇAĞLAR- Sanıyorum, okul kitaplarındaki Türkçe hakkında da îkazlarınız oldu. Bu hususta neler söylersiniz?

KUKUL- Son dönem okul kitaplarındaki Türkçe, maalesef, İstanbul Türkçesi değil...Benim, yazılarımda ortaya koyduğum bir hedefim var: Türk Dünyası Türkçesi!..Buna hazırlanmamızın vakti neredeyse geçti...Okul kitaplarımızda öyle bir Türkçe var ki, ben, onu, 1940’ların, 1978-1978’ların ve 2001’lerin uydurukçasıyla emsâl görüyorum. Hattâ, daha da ileri!..Yabancı kelimelere ise, hiç dokunulmamış.

ÇAĞLAR- Bâzı örnekler verebilir misiniz?

KUKUL- Bakınız, halk arasında ve bütün Türk Dünyâsı’nda kullanılan (hür, hürriyet, hayat, tabiat, tabiî, şart, millet, millî, kişi/şahıs/zat/fert, hâtıra, medenî, medeniyet, mısra, nutuk, tecrübe, hikâye, eser, kelime, meselâ...) kelimelerinin yerine, yaygın olarak,( özgür, özgürlük, yaşam, doğa, doğal, ulus, ulusal, birey, anı, uygar, uygarlık, dize, söylev, deneyim, öykü, yapıt, sözcük, örneğin...) gibi kelimeler her kitabın değişmezi durumundadır. Yazıktır...Millî kültürün temeli dildir. Türkçe, bu kadar tahrip edilmemelidir!..

Kaldı ki, editör, faktör, problem, plan, karakter, sembol, etik, komisyon...baş köşede!..

Meselâ; “Enformasyon Etiği-Meslek Etiği- Bilgi Etiği- Çevre Etiği-Biyo Etik- Siyaset Etiği” (Ortaöğretim Felsefe/9, Sf. 127) Ne demektir?

Meselâ; “Düşünme eylemi aklın doğal bir ürünüdür” (Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Kitabı/9, Sf. 11) Yani; “Düşünme hareketi, aklın tabiî bir mahsulüdür.” Öyle mi?

Meselâ; “Eğitim Materyalleri Geliştirme Editörleri” (Ortaöğretim Fizik Kitabı/9) Ne demektir?

ÇAĞLAR- Sizin “Askerî Lise” mezunu olduğunuzu, mahkemede beraat ettiğiniz hâlde 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan atıldığınızı ve sonradan üniversiteyi bitirdiğinizi biliyorum. Yani, öğretmen yetiştiren kuruluşlarda hiç okumayan biri olarak, öğretmenliği bu kadar sahiplenmenizin ve öne almanızın sebebini bilmek istiyorum?

KUKUL- Millet ve memleket mes’eleleri bunu gerektiriyor. Çünkü; hakîkî mânâda öğretmenlik böyle bir meslektir!..Dîğer taraftan, öğretmenlikle subaylık birbirine en yakın iki meslektir. İkisinde de, temelde, bu memleketin gençlerinin eğitimi vardır. Ordusuz bir milletin ayakta durması mümkün müdür? Hayır!..Maarif ordusu başarılı olmayan bir millet ayakta durabilir mi? Hayır!..

Nasıl ki, ‘Askerî Lise’ Harbiye’ye öğrenci yetiştirmesi gerekirse, Öğretmen Lisesi/Okulu da Öğretmen Fakültesi’ne öğrenci hazırlamalıdır. Bu, İmam-Hatip-İlâhiyat Fakültesi geçişinde de böyle olmalıdır.

Bir husus daha var: Ülkemizde her çeşit lise bulunmaktadır. Aşçılık Lisesi, Ticâret Lisesi vs. Bütün Öğretmen Liseleri kaldırılıp Fen Lisesi yapıldı. Tabiî ki yapılsın...Fakat, öğretmen liselerinin ‘hepsini’ niçin kapatıyorsunuz?..Sonra...Bir tane olsun EDEBİYAT LİSESİ niçin açmazsınız? Ben, Edebiyat Lisesi açılması teklifimi yapalı otuz sene oluyor. Dünyada yokmuş...Ne güzel işte, bir tane bizde olsun da numûne teşkil etsin!..Hadi, sistemi kurunuz ve ona bir tane de ‘Edebiyat Lisesi’ ekleyiniz...Herkes, onu, bizde görsün, fena mı olur!..

ÇAĞLAR- Hocam, bir de, durmadan, “millî bir eğitim modeli” meydana getirememekten söz ediliyor. Deniliyor da, bir çerçeve çizilmiyor, bir muhtevâ verilmiyor, sizce nedir bu?

KUKUL- Kısaca diyeyim: Oyalamadır...Herkes diyor, mırıldanıyor ve hâlâ yapamıyorsa, oyalama’dır!..Bir defa ‘millî’ nedir onu ortaya koyalım, onda anlaşalım ve ardından, içinin ve dışının nasıl olacağına karar verilim. Gerekiyor ise, ona, hâriçten/ecnebîden bir şeyler katalım...Nedir millî?

Kültür bozulması ileri safhadadır ki, özgelimi/sözgelişi/faraza/meselâ, siz ‘millî’ dediğiniz anda, karşınıza bir “ulusal” çıkıveriyor ki, ardından, “evrensellik” mi, “hümanistlik” mi...kimseye söz bırakmıyorlar. Tekrar soralım: Nedir millî?

‘Türk’ demekten imtinâ edilen bir yerde nedir millî? ‘Müslüman’ denildiğinde yüz buruşturulan bir yerde nedir millî?

Almanya’ya göre Alman-Hıristiyan, İngiltere’ye göre İngiliz-Hıristiyan, Amerika’ya göre Amerikan-Hıristiyan v.s. peki bize göre nedir bu?

Türkiyeli Mİ?

Tabiî ki Türkiyeli’yiz, tabiî ki, Türkelili, Türkistanlı’yız...Ancak, Türkiyeli diye bir kültür olur mu? Coğrafyanın kültüre tesiri vardır ammâ coğrafyaya mahsus bir kültür olabilir mi?

O hâlde; millîlik, Türklüğü, Türk kültürünü benimsemekle/kabûllenmekle, hazmetle başlar.

Târihî /örfî/lisânî hususiyetleriyle dînî/İslâmî mânevî kıymetlerinin kaynaşmasından hâsıl olur ve cihânşümûle doğru yürür.

Böylece, Türk millî eğitimi, aynı cihânşümûl “ilmî” değerlerle hâlleşerek, kaynaşarak, kendisine mekân tutar. Az önce de ifade etttim, tarihte, Türk adıyla ikinci defa bir devletin kurulması bile bu millî hareketin varlığını gösterir. Bundan sapma olursa, gelinen nokta işte burasıdır.

ÇAĞLAR- Dînî ve millî büyük şahsiyetlerimizi tanımak, onlardan örnek almak da bu bahisten değil midir Hocam?

KUKUL- Çok mühim bir hususu ifade buyurdunuz: Başta, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem olmak üzere İmam-ı Âzam’ı, İmam-ı Matûrîdî’yi, İmâm-ı Gazalî’yi, Mimar Sinan’ı, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’yi, Hacı Bektâş-ı Velî’yi, Yûnus Emre’yi, Yusuf Has Hacib’i, Kaşgarlı Mahmud’u, Molla Ferani’yi, Akşemseddin’i, Ali Kuşçu’yu, Uluğ Bey’i, İmam-ı Rabbanî’yi, Oğuz Han’ı, Bilge Kağan’ı, Alp-Arslan’ı, Fâtih Sultan Mehmed’i, Nasreddin Hoca’yı, Süleyman Çelebi’yi, İsa Yusuf Alptekin’i, Necip Fâzıl’ı, Yahya Kemal’i, Peyami Safa’yı...ve daha nicelerini yakından tanımamız tanıtmamız gerekir.

ÇAĞLAR- Son olarak bir diyeceğiniz, ilâve edeceğiniz bir şey var mı Hocam?

KUKUL- Eğitim mes’elesi asla bitmeyen ve üzerinde devamlı düşünülmesi gereken bir husustur. Çünkü, esâsı insan’dır. Türk milleti olarak, istikbâlimiz onun geliştirilmesine bağlıdır. Herkes, bu husustaki düşüncelerini, kanaatlerini söylemelidir. Devlet işi, asla romantizme gelmez, romantizmi kaldırmaz. Böyle bir istikamet üzerinde ciddîyetle hedefe yürümemiz lâzımdır.

Bu vesîleyle, böyle bir imkânı ve fırsatı sağladığınız içinde size teşekkür ediyorum, varolun, sağolun!..