Alexa

SOĞANLA ÖZDEŞLEŞEN HİKÂYELERİM

Karısını Almanya’ya gönderip bir daha haber alamayan garibanın türküsü vardı bir zamanlar:

“… soğan ekmek yiyelim, dön gel Zeynep’im” Ali Ercan’ın bu plâğı ne çok satış yapmıştı.

“Zeynep’im Almanya’nın yolunu tuttu

Ayşe’yle Fatma’nın boynunu büktü

Altı aylık Ahmet’ini nasıl unuttun

Yavan ekmek yiyelim dön gel

Zeynep’im,  Zeynep’im

Seninle kavlimiz böyle miydi?

Zeynep’im,  Zeynep’im…”

Soğan ekmek yemeye Almanya’dan Zeynep çağıran feryadı anlamazdım.

Gülerdim.

Bu türküden mi etkilendim bilemem, pervasızlığımı, bağımsız ve bağlantısız olduğumu, dik duruşumu anlatmak için:

-Param yoksa ekmek yerim, varsa soğan ekmek, demişim hep.

“Kasaptaki ete soğan doğrayanları” hiç sevmedim.

Soğanı ele doğratıp köfteyi löpür löpür götürenlerden hiç hoşlanmadım hayat boyu.

Garibanın “Zengin olsan ne yerdin” sorusuna, “Soğanın cücüğünü” demesi acı acı burkar içimi. Burkar da soğanın asil insanların başyemeği olduğunu düşünürüm hep…

Yıllardır pazar yerinde aynı kişiden alırım soğanı. 12. aydan sonra hep sorardım:

-Soğan beş lira olmadı mı hâlâ, diye. Gülerdi:

-Yok, henüz oralara çıkmadı…

Bu yıl soğan adından çok söz ettirdi. Beş liranın çok üstünde anlı şanlı dolaştı.

Geçen yeni soğan gördüm bir yerde. Yedi buçuk liraya aldım bir kilo. Vardım baktım ki eski soğanı yedi liradan satıyor soğancı.

-Yedi liradan soğan mı satılır?... Bak yedi buçuk liradan aldım, hem de taze…

Müşteriler bir tuhaf baktı bana…

Soğancım, çıktı tezgâhtan, inceledi aldığım soğanı.

-İyi almışsın, dedi.

-Soğan pahalı olacak ki seven sevmeyen belli olsun. Soğanın tadını bilmeyene bedava versen yemez, dediğimde birkaç hanımın “ne tuhaf adam bu” der gibi baktığını görünce içimden gülüverdim kıs kıs…

Bir ara gençlerle sohbetimde DÜM’den bahsettim, anlamadılar. Sordular:

-DÜM nedir Hocam, diye.

-Dedikodu Üretim Merkezi demektir, dedim. Öyle insanlar vardır ki asla sırrınızı açmayın, anında duymayan kalmaz.  Demem o ki duyulmasını istemediğiniz konularda susun, herkesin duymasını istediğiniz şeyleri:

-Aramızda kalsın, kimseye söyleme… diye anlatın, gerisine karışmayın…

Sonra aklıma soğan geldi.

-On beş gün içinde benim ne kadar soğan yediğim anlatılacak etrafta. Bu akşam bu kadar yeter. Görüşmek üzere…

Günlerden cuma idi. Pazar ve perşembe günleri pazar kurulurdu o semtte.

İlk denemeyi pazar günü yaptım. Ali Abi’nin her zamanki gibi pazarın girişinde durarak herkesi sorgulayacağını ve öğrendiklerini kahvede herkese anlatacağını iyi biliyordum.

Baktım yerini almış. Selam verdim:

-Hoca nereye, diye sordu. Oradan ancak pazara girilirdi.

-Dur Ali abi, beni eyleme. Pazarda soğan kalmaz sonra, dedim hızla yürüdüm.

Perşembe günü selamsız sabahsız:

-Varıp soğanımı alayım. Ya pazarda soğan tükenirse… deyip yürüdüm.

Sonraki Pazar günü, sessizce yaklaşırken uzaktan o meşhur gülmesiyle:

-Hocam, yine soğan mı alacaksın yoksa, dedi.

-Biliyorsun ya, deyip uzaklaştım. Planın büyük bir kısmını tamamlamıştım.

Artık beklemek gerekiyordu. Aradan birkaç gün geçti, geçmedi, baktım gençlerden biri gülerek geliyor:

-Hocam, herkes sizin ne kadar çok soğan yediğinizden bahsediyor artık…

Siz, siz olun, bazı konularda özellikle bazı insanlara karşı çok açık olmayın.

Ayrıntıları anlatmayın herkese. Pazara gittiğinizi söyleseniz bile ne alacağınızı anlatmak zorunda değilsiniz en azından.

Soğan yemek, soğanı çok sevmek ayıp bir şey değil aslında. Bunu bazılarının bilmesini sağlamak ya akıllıca bir testtir ya ahmakçadır.

Soğanı tadını çıkara çıkara yemeli ama bundan bazılarının haberi olmamalıdır.

YORUM EKLE