Türkçemizin Bugünü ve Geleceği

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre'nin vefatının 700. yılı münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre, hem de ‘Dünyâ Dili...

23 Aralık 2021, 13:02 Oğuz Çetinoğlu
Türkçemizin Bugünü ve Geleceği

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre'nin vefatının 700. yılı münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre, hem de ‘Dünyâ Dili Türkçe’ adıyla bir faaliyetin başlatılması cihetinde adım attı. Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

M. Halistin Kukul: Bu güzel, fevkalâde ve mânalı faaliyeti takdir etmemek mümkün değildir. Ancak...

Ne Yûnus Emre ne de Türkçe böyle gelip geçici, belli bir zamanda, âdeta gösteriş için yapılan faaliyet olmalıdır. Bu tarzda yapılan faaliyetlerden de fazla bir fayda elde edildiği söylenemez. Bir defa başta üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyâtı ve Târih Bölümleri buna her an hazır olmalıdır. Yûnus Emre olmadan bir dil ve edebiyat tahsili; Orhun Kitâbeleri olmadan da ne dil ne târih ne de Türk sosyolojisi olabilir. Ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinde, Yûnus Emre okunmadan/okutulmadan Türk Dili Edebiyatı Bölümü; Orhun Kitâbeleri okunup tanınmadan da Târih Bölümü bitirilen dönemler olmuştur.

Bu; 'anatomi' dersi görmeden Tıp Fakültesi'ni bitirmek demektir. Türk kültürü; diliyle, dinî, askerî, iktisâdî, an'anevî, bediî hattâ coğrafî değerleriyle bir bütündür. Bu bütünün baş tâcı ise onun lisânı'dır ki bu da Türkçedir.

Çetinoğlu: Türkçe neden baş tâcımızdır?

Kukul: Türkçe, bir Türk’ün, tesadüfen birilerinin uyarılarıyla üzerinde durulması gereken bir lisân değil; her zaman, her yerde, her hâl ve şartta ve her coğrafyada gönül seferberliğiyle ve fakat ilimle gelecek nesillere ulaştırılması gereken en mühim ‘kültür bağımız’dır. Türkçe'nin ‘Dünyâ Dili’ olması için önce 'anavatanlarında, yâni Türkiye’de, Azerbaycan'da, Özbekistan'da, Kırgızistan'da, Türkmenistan'da, Kazakistan’da, Doğu Türkistan'da, Kuzey Kıbrıs’ta, Balkanlar'da, Kırım’da, Kerkük'te ve dîğer Türk mekânlarında ‘müştereklik’ kazanmasıyla, ilim dallarında ve bilhassâ söz san'atlarında kendini ispat etmesi gerekir. Bu 'hâkimiyet' yok mudur? Kesin olarak söylüyorum ki, vardı ve vardır ve dâima da olacaktır. Sıkıntımız şudur ki bu hususta gerekli ve yeterli mesâfeyi alabilmiş; koruma ve gelişmeyi sağlayabilmiş değiliz.

Sık sık ‘Adriyatik'ten Çin Seddi'ne’ diye telâffuz edilen/ettiğimiz tâbir elbette ki bu mesâfeyle de sınırlı değildir. Hangi ‘Adriyatik'ten Çin Seddi'ne?’ ABD'den Avustralya'ya, Almanya'dan Kuzey Afrika'ya, Arabistan'a kadar yürünen her sahada Türkçe'nin gönül sesi bulunur. Ancak biz sâdece bu konuşulan/anlaşma vâsıtası olan lisânı/Türkçeyi kastetmiyoruz: Biz; şiirde, romanda, tiyatroda, hikâyede olduğu gibi, matematikte, fizikte, biyolojide, kimyâda, astronomide, sosyolojide, hukukta, iktisatta, tıpta veya dînî ilimlerde de Türkçenin zirvede yer almasından söz ediyoruz. Çünkü dil/lisân, her sahayı ilgilendirir. Onsuz hiçbir şey olmaz; ne ilim, ne de san'at. Yâni insan hayatının yegâne olmaz/olamaz şartlarının en başta geleni de dildir; bu ise bizim için Türkçe’dir.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin ‘problemli bir dil’ olduğu söyleniyor…

Kukul: Doğrudur. Kendi iç mes'elelerini hâlletmiş bir Türkçe, 'yabancı kelime' ve ‘uydurukça'nın tesirinden uzak, aslî hüviyetinde yâni, ayrıca; bütün unsurlarını da ‘kaideleştirmiş’ bir merhaleye ulaşmalıdır. Ne yazık ki bu henüz mevcut değildir. Meselâ; ‘Türkçe'nin dilbilgisi’ -ortalama olarak- herkesin mutabık olduğu bir hâle gelebilmiş/getirilebilmiş midir? Hayır! Niçin? Çünkü; lisân/Türkçe bir türlü kendi zeminine oturtulamamıştır. Bir defa; Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerimiz hakkında mutabık olunacak kaideler mevcut değildir. Ayrıca kaidelere uygun bir türetmeyle değil uydurma kelimelerle ve yabancı kelimelere her türlü serbestliği tanıyarak bir Türkçe inşâsına gidilmiş/gidilmektedir. Seneden seneye âdeta ‘Vay be!’ denilerek düşünülmeye çalışılan bir dil kendi içindeki muzırlarla mücâdele sebebiyle korunmasını ve gelişmesini nasıl sağlayabilir? Tabiî ki sağlayamaz ve arzu edilen seviyede de sağlayamamıştır!

Denebilir ki her dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de Allahü Teâlâ'nın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz insanlara sunduğu büyük bir nimettir. Hâdisenin İlmî, siyâsî ve içtimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan kaçırılmaktadır.

Çünkü Rûm Sûresi'nin 22. âyetinde Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin/ lisânlarınızın ve renklerinizin çeşit çeşit/ türlü türlü/farklı farklı/değişik oluşu da yine onun delillerinden/derslerinden/âyetlerinden/ibretlerindendir.’

O hâlde; Bizim mes'elemiz; hem 'dînî bir emir' ve hem de 'millî bir şuûr' olarak mensubu bulunduğumuz Türkçe'nin dünyâ dilleri arasındaki mevkisinin ne olduğunu tespittir. Buna rağmen bu dil ilmi/lisâniyyât, bizde arzu edilen seviyede gelişememiştir. Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına rağmen, bunların giderilebilmesi bir yana neler oldukları tespit edilip müşterek kanaate varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve edilmelerine sebebiyet verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkçe’nin ‘hakîki mânâda dünya dili olabilmesi için yapılması gereken daha çok şey var’ mı diyorsunuz?

Kukul: Evet! Bir dilin cihânşümûl olabilmesinin şüphesiz ki belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok kişi tarafından konuşurluluk, târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması ve bir diğeri de mekân/coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında kullanılmasıdır. Bu cihetlerden bakıldığında Türkçe; takriben üç yüz milyon kişi tarafından konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir ucundan bir ucuna geniş mekânlarda/vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir mükemmel lisândır.

Nihad Sâmi Banarlı ‘Türkçenin Sırları’ adlı eserinde şu hususlara dikkat çekerek dünyâ dili olmanın âdeta şartlarını ortaya koyar:

“Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre türlü araştırmalara mevzû olmuştur.’ Fakat dillerin bir de milletlerin târîhine, târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre bizzat târih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır. Buna göre bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller umûmiyetle bir vatanda -hattâ küçük bir vatanda- işlenirler.

Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş, hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller, pek tabiî olarak, medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin, büyük diller’dir. Bir başka söyleyişle bunlar alelâde devlet dilleri değil imparatorluk dilleri'dir. (...) Dünyâ târîhinde hem askerî ve hem de idârî imparatorluk hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş milletler azdır. Bu saydığımız vasıflara şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk dilleri denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir. Bu dillerin hiçbiri özdil değildir. Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât etmemiştir.”

Çetinoğlu: Merhum Banarlı’nın bu cümlelerini nasıl yorumluyorsunuz?

Kukul: Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir "sentetik/sunî/yapma dildir ne de bir kabîle dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve medeniyet dilidir. Kaldı ki Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime vermiştir. Bu kelime alış-verişleri dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa fazla diyecek bir şey yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ vahîmdir.

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumuna da bakabilir miyiz?

Kukul: Türkçemiz, bugün, senelerdir yapılan yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle zor günler yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique (lengüistik) yâni dil ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi (morphologie/morfoloji) gerek menşe ilmi (etymologie/etimoloji) ve gerekse ses bilgisi (phonetique/fonetik) belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde sunulamamıştır. Böyle bir lisânın sözdizimi olarak adlandırılan syntaxe (sentaks) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir?

Çetinoğlu: Mevzunun uzağında olanlar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için misâllendirmeniz mümkün müdür?

Kukul: Hâlâ, t(i)ren mi diyelim yoksa tren mi, Kur'ân mı diyelim Kuran mı, sür'at mı diyelim sürat mı, mesele mi doğru yoksa mes'ele mi, k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji mi... tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes'elesi de mevcuttur. Dilimize dâir değişmez bir kaide vardır: ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dildir. O hâlde; Trabzon yazıp onu nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz? Trakya yazıp onu nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp niçin pilân okuyoruz; laik yazıp niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım yoksa bıranş mı? Ne dersiniz? Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur? Gaazi mi, gâzi mi yoksa gazi mi demeliyiz? Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı, galiba mı doğrudur?

Çetinoğlu: Bu mesele Cumhuriyet öncesinde halledilmişti…

Kukul: Evet! 1911 yılında Ömer Seyfettin'in Genç Kalemler Dergisi'nde yazdığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle başlayan Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp'in yürüttüğü Millî Edebiyat akımı/hareketi ile. Bu mes'elenin alevlenmesi 12 Temmuz 1932 'de Mustafa Kemal'in tâlîmâtıyla kurulan ve daha sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti'nin faaliyetleriyle devam etti. Bu dönemin bir hulâsasını Yavuz Bülent Bâkiler'in kaleminden naklediyorum:

“Atatürk'ün Türkçe konusunda birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır...

Atatürk 1932-1934 arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren, yerleşen ve herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça kelimeleri, Türkiye'mizden yasakladı. ‘Şey kelimesini kullanmayacaksınız.’ dedi. Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu hatasından kendisi vazgeçti. 1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan uzaklaştı. ‘Türkçeleşen Türkçedir’ dedi. Bu çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim. 1935-1938 yılları arasında, Güneş Dil Nazariyesine kayarak iddia etti ki: ‘ilk insan Türk'tür, ilk lisan Türkçedir. Dünyadaki bütün diller Türkçe'den doğmuştur.’ Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Faküitesi'ndeki Güneş-Dil Nazariyesini anlatan dersi yasakladı. Elbette doğru yaptı.” 

Bâkiler’in bu tarafsız/ilmî tespit ve bakışına rağmen Türkiye’deki dil münâkaşası, ilmî faaliyet ve hareketten ziyâde siyâsî bir tartışma hâlinde sürüp  devam edip gitti ve hâlen de sürüp  devam edip  gitmektedir. Bir kısım zevât; Atatürk'ün, 1934-1935 yıllarındaki görüşünü değil de 1932-1934 yılları arasındaki, reddettiği birinci ‘tasfiyecilik/arı dilcilik/öz Türkçecilik/uydurmacılık’ görüşünü ısrarla tâkip ederek, Türkçe'yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular. Güneş-Dil Nazariyesi’ni (Teorisi’ni) artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.

Türk Dil Kurumu Yazmanlarından Ömer Asım Aksoy; Cumhuriyetin 50. Yılında Gelişen ve Özleşen Dilimiz’ adlı kitabında ‘Dilin Layikliği’ başlıklı yazısında şöyle diyor:

‘Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır. Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili sayılan Arapça, Türkçeyi yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen, kullanılmasından utanılan bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına, unutulmasına yol açmıştır. Bu durum dilin ulusallığı ilkesine de bağımsızlığı ilkesine de devletin layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı dilde din dilinin egemenliği bulunmamalıdır.’

‘Utanılan bir dil’ nasıl olur? Sâdece bunu bilmek isterim! Kaldı ki; iddiasına göre, Aksoy, en azından "din, kabul, devlet, ters" kelimelerini kullanmamalıydı.

Bahtiyar Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992 târihleri arasında Ankara'da toplanan Türk Dünyası 1. Yazarlar Kurultayı'nda yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

“Biz, bütün bu zulüm ve çile rejimine, diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen dilimizden kopmadık. Ama şimdi ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı göklerde dalgalanan Türkiye Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i, ‘kitap’ı atıp nasıl zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi?”

Yine Ömer Asım Aksoy'a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve, çile, rejim, dikta, alfabe, rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu kadar değil!..

Bahtiyar Vahabzade'den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları yazıyordu:

“(...) Türkçe'nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle okudum. Benim Azerbaycan'daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye'de dil kurumunun yarattığı  uyduruk sözler (eser-yapıt, millî-ulusal, hikaye-öykü gibi) Türkiye Türkleri'ni Türk Dünyası halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz, öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz. Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme Sınavı’ adlı makaleniz benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili olarak sizinle karşı karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse dertlerimizi, fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz...’

Türk Dünyâsı Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Birçok makalemde sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ hedef ilke olmadıktan sonra bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam edip gidecektir. Türk Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili çalışmasının mevcut şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği kanaatini taşımıyorum. Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu mes'eleye yaklaşmaması ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı ki; biraz endîşe taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk saate ulaşırsa, siz varın garabeti seyredin.

Çetinoğlu: Türkçe konulu bilgi şölenlerinde yapılan Türkçe hatâları dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı târihteki bütün İstanbul gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber naklediyorum:

‘26-27 Nisan 2001 tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul'da yapıldı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve Özbekistan Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sahibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer idi.  Türkiye ve Azerbaycan Cumhurbaşkanları ancak TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul Türkçesi ile ortak alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye, maalesef, endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002'de Türkmenistan'da (Aşkabat'ta) yapılacak.’

Bugün ne değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi, hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir. Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını, ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam ettirmelidir.

Bir üniversite mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki: “Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı, ifade hürriyeti kısıtlanıyor.’ diye haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve ‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların arasında kıvranan ‘özgürlüğü’ kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta zorlandım!?

Türk Dünyâsı Türkçesi; Dünya Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil, yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize övgüler düzer, bocalar dururuz!

www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/19.12.2021

Yorumlar (0)