Alexa
banner322

M.Halistin Kukul: YENİ DÜNYADA TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASI

Şâir- Yazar M. Halistin Kukul’la Bir Durum Muhakemesi:

ÇAĞLAR- Değerli Hocam; dünyaya, şöyle bir kuşbakışı bakalım, dünyayı bir dolaşalım, tâbiri câizse kolaçan edelim: Milyonlarca senelik bu coğrafyaların size telkin ettiği düşünceler nelerdir?

KUKUL- Sayın Çağlar, bu coğrafyaları, kâinat sistemi içersinde kavrayabilmek lâzımdır. Sathî bir bakışla, sâdece varlıkların dış cephelerini ve beşerî inşâları keşfederiz. Halbuki, bu dünya değil, topyekûn kâinat, biz insanlara ‘okunmak’ için sunulmuştur. Zeminiyle, kendisini ihâta eden fezâyla ve için yapısıyla, keşfedilmek üzere önümüze serilmiştir.

Sözünü ettiğiniz telkîn, bu “okuma” sistematiğiyle, ilmî inkişafların habercisi olmalıdır. Kimilerinin küçülen dünya dediği bu coğrafya, bütün bu sözlere rağmen, milyarlarca insan ve canlının beslediği yerdir ve öyle olacaktır. Öyle ki, araştırmakla da, yiyip sarfetmekle de tükenmiyor. Ancak, bu demek değildir ki, onu, saçıp savuralım!..

Bir bakıyorsunuz binlerce acayip tertipsizlik, bir bakıyorsunuz, bütün tertipsizlikleri aynı pota içersinde eriten muazzam bir âhenk/uyum/tertip nizâmı...

ÇAĞLAR- Sözünü ettiğiniz bu nizam içersinde Türkiye ve buna bağlı olarak Türk Dünyası’nın yeri ve üstlendiği beşerî vazife nedir?

KUKUL- İnsanlık âlemi, kendi yaratılış maksadını bilmelidir. Biz, Türk milleti olarak, kendi kültür değerlerimizle, önce, ahlâklı, fazîletli, hoşgörülü, yardımseverlik gibi üstün insânî meziyetlerle donanımlı olarak, “İlim, müminin kaybolmuş malıdır, onu nerede bulursa alsın” mübârek sözüyle hareket ederek, cihânşümûl terkiplere ulaşmalıyız, en azından bu hedefi gözümüze kestirmeliyiz. Yâni, ‘önde olmak’ hedefiyle kendimizi şartlandırmalıyız!..Bu, kendini birilerinden üstün görmek mânâsında değil; kendini, insanlık hizmetine vakfetmek için çalışmak emelinde olmaktır.

ÇAĞLAR- Şu anda bulunduğumuz mevki neresidir? Böyle bir dünyanın neresinde yer alıyoruz?

KUKUL- Herkesin sözünü ettiği bir husus var: Türkiye, merkezî bir yerde...Tabiî ki coğrafî olarak... Bütün geçiş istikametlerine açık...Üç tarafı denizlerle çevrili vesâire....Bunlar, düşünüyorum da, bize, ta ilkokuldan beri fısıldanan sözler. Bu sözleri, bahsettiğim dönemlerimden itibâren en az altmış-altmış beş senedir duyuyorum. Hattâ, buradan nice nice kavimler gelip geçmişler...Nice medeniyetlerin beşiği olmuş...Doğrudur..Peki ne yapalım?

Öğretmenlerim böyle derdi, üniversitede hocalarım böyle derdi...Arkadaşlarım ve her dönemde, bizi idâre edenler böyle derdi ve hâlâ da böyle diyorlar...Mes’ele bu değil...Mes’ele, mevcudu, en iyi şekilde sistemleştirmektir. Bugünü korumak, yarına daha iyisini intikal ettirmektir...İlmî hakîkatleri görmek ve ona ulaşacak yolları tespit ile, hedefe kilitlenmektir.

Şu an bulunduğumuz yeri, elbetti ki, sâdece coğrafî târîf olarak sormuyorsunuz...Matematikte, fizikte, edebiyatta, bediîyatta, romanda, sanayide, mîmârîde, mûsıkîde, ziraatta...neredeyiz’i soruyorsunuz.

Size bir şöy söyleyeyim: Kazanmak, asla bir başarı değildir!..Herkes, bir yerlerde bir şeyler kazanıyor ammâ ‘başarmak’ apayrı bir şeydir.

Biz, fert fert, senelerdir, hep “kazanma”yı oynuyoruz. Sen, bana karşı; ben de sana karşı kazanmış olabilirim ammâ, ne senin ne de benim bir başarımdan söz edebiliriz... Başarmak, cihânşümûl olmaktır!..Evet, cihânşümûl olmak/olabilmek!..

ÇAĞLAR- Bir tiyatro mu oynanıyor? Görüp de anlayamadığımız, kavrayamadığımız bir şeyler mi oluyor?

KUKUL- Elbette ki, bilmediğimiz şeyler olacaktır. Bunları ortaya çıkarmak için bilginin yanında firâset de lâzımdır. Maddî ve mânevî değerleri dengeli olarak geliştirmesini bilemezsek ve tabiatın yanında beşerîyetin gelişmelerini tâkîp edemezsek, elbette, işi tiyatroya da benzetiriz, başka şeye de..

Toprağınız, havanız, suyunuz, yağmurunuz, gölünüz, deniziniz, dağınız, ovanız, yamacınız, dolunuz kar’ınız ve en önemlisi hazır bekleyen milyonlarca insanınız var fakat üç tarafı denizlerle çevrili ülkenizde balıkçılığınız yok. Samanınız yok...Etiniz yok...Patatesiniz, soğanınız hattâ tohumunuz yok...

Yâni kıt olan neyimiz var? Hulâsa edersek, insangücü mü, toprak mı, su mu, ne?..

Ormanlarımız , madenciliğimiz, et-süt hattâ yabanî hayvancılığımız ne durumda? Gelişmeyi bırakalım, basit bir korumacılık bile yeterli mi?!..

ÇAĞLAR- Bu kadar mı zordayız? Hiç mi müspet şeyimiz, elle tutulur yanımız yok?

KUKUL- Hayır, bu değil!..Niçin ümitsiz olalım...Mukayese ediyoruz...Soralım kendimize: Konya ovamız, Çukurovamız kadar devletler niçin bizden fazla üretiyor...Ankara, İstanbul, İzmir kadar nüfusu olan bâzı devletlerin s(ı)poru, san’atı, ilmi bizden niçin daha önde?..Siz, bana dünyaya bakışı sordunuz. On, yirmi, elli, yüz, üçyüz sene gerilere gidip kendimizi suçlayıp duruyoruz...Bundan ne kazandık, ne kazanacağız? Bu iş, ilim adamlarının, sosyologların, târihçilerin işi!..

Bu hususta, sâdece şu üç örnek yeterlidir: Almanya, Japonya ve Güney Kore...Biz, bir asır kadar önce tahrip edilmiş, yıkılmış bir coğrafyadan ayağa kalktık ki doğrudur! Peki, bizden nice sene sonra, bu yıkımları, tahribatları geçiren bu devletler niçin bizden fersah fersah öndedirler? Herbirinde kişi başına düşen millî gelir 25-30 bin dolar iken, belki de daha fazla, bizdeki, bunların yarısı bile değil!..Niçin? Bir de, bu rakamı geçtik/geçeceğiz teraneleriyle yalanlarla avutulup duruyoruz...Türkiye’de yüzde kaçın geliri bin dolar üzerindedir?

ÇAĞLAR- Dînin yâni İslâmiyet’in bu hususlardaki rolü nedir? Bâzıları, gelişememizi buna bağlıyor; bâzıları da mes’eleyi gerilik vasıtası olarak kullanıyor, ne dersiniz?

KUKUL-Dîn, her türlü ideolojinin üstündeki en üstün bir değeridir. Dîn, ilim ve san’at ise, insanlığın gelişmesi için üç temel unsurdur. Bugün, dîni/İslâmiyet’i gerilik sebebi görenler, elbette ki, ondan haberdar olmayanlardır. Dinsiz hiçbir insan ve cemiyet yoktur ve düşünülemez. Ancak, şu var ki, din düşmanları kadar, dinî siyâsete âlet eden din istirmarcıları da bunda müessirdir.

Allah ü teâlâ, kâinatı bir âhenk içinde yaratmıştır. Bize, Kur’ân-ı Kerîm’de, ilmi/tefekkürü/düşünmeyi/aklımızı kullanmayı tavsiye etmiştir. Sıkıntımız bu noktadadır.

İlme değer verenler, akıllarını kullanıyorlar, tefekkür ediyorlar, laboratuvarlarda deneyler yapıyorlar, kütüphâneleri tıklım tıklım doldurup araştırıyorlar.

Bakınız, İstiklâl Marşı Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy, 1912’de yazdığı Süleymaniye Kürsüsünde adlı şiirinde ne diyor:

“İstedim sonra, neden böyle Japon’lar yüksek?

Nedir sebebi esbâb-ı terakkîsi? Yakından görmek.

Bu uzun boylu mesai, bu uzun boylu sefer,

Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.

O kanâat da şudur: Sırr-ı terakkînizi siz,

Başka yerlerde taharrîye (aramaya) heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.”

ÇAĞLAR- Bu kapıyı hâlâ aralamada geç mi kaldık? “Onu kendinde bulur yükselecek millet” diyor Âkif, henüz bu anlayışa kavuşamadık mı, ne dersiniz?

KUKUL- Bakınız, Âkif bir şey daha söylüyor: “her noktada taklîd ile sökmez hareket!” diyor...Bu, kendine dönüşün, taklîtten kaçışın, birliğe dâvetin işâretidir...Hiçbir şey mi olmadı...Oldu elbette...Bu kadar da mı olmasın yâni? Fakat teknoloji t(ı)ransferi, nakil ve taklit...Tabiî ki, geç de kaldık...

ÇAĞLAR- Ya Türk Dünyâsı?

KUKUL- Türkiye kendine gelebilmeli ki, Türk dünyası ve İslâm dünyasına rehber olsun!..Bakınız, Türk Cumhuriyetleri’nin istiklâllerine kavuşmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. İktisâdî, kültürel, ticârî, s(ı)portif ve edebî faaliyetlerimiz ne derecede başarılı...

ÇAĞLAR- Demek ki, çok zaman kaybımız var, değil mi Hocam?

KUKUL- Zaman kaybı yâni zamanın hebâ olması en büyük israftır. Biliyorsunuz, Allah ü teâlâ, Asr sûresi’nde “Asr’a/zamana/çağa...yemin olsun ki/andolsun ki”buyuruyor. Zamanı, her ne surette olursa olsun değerlendiremeyenlerin makbul olmadığı ifade buyuruluyor.

Önce yalansız ve hakkaniyetli bir cemiyet nizamının tesisi gerekir. Şu anda idârî makamda bulundukları için iki selâhiyetli ve mes’ul şahsiyetten örnek sunmak istiyorum: Bakınız, Başbakan Yıldırım, 1 Aralık 2016’da ne diyor: “Seçim kampanyalarında söylenenle sorumluluk omuzlarınıza yüklenince söylemleriniz hiçbir zaman aynı olmaz. Hiçbir ülkede de aynı olmaz. Bu, siyasetin gereğidir. Siyasetle hakikat hiçbir zaman biririyle örtüşmez. Bu, Türkiye için değil, dünya için böyledir.”

Bunu, ben, başka ülkelere karşı uygulanan yâni ülkelerin birbirlerine karşı uyguladıkları siyâsette anlarım. Fakat, kendi milletine karşı böyle bir siyâset olur mu?

Âkif ne diyor: “Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.”

“Dünya için böyle” ise, bizde olmasın, değil mi?!..Kendimez karşı dürüst olmamız gerekmez mi?

Söylenenler, devlet titizliğiyle, ciddiyetinde olmalıdır. Meselâ, Erdoğan, bir meydan konuşmasında şunları söylemiş: “Kandil’i vurduk. 20 uçakla 10 tane önemli noktasını vurduk. İkinci operasyonda bunların lider toplantısını yakaladık ve o liderler toplantısında 35 önemli ismi orada bitirdik.” (Basın: 21 Haziran 2018)

Kandil’in vurulması, senelerdir beklediğimiz bir hareketti. Geç hattâ çok geç bile kalındı...Bu sözler söylenince, gururlandık, heyecanlandık ve alkışladık. Fakat, şu gün îtibâriyle, ne Cumhurbaşkanlığı, ne İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ve ne de Genelkurmay Başkanlığı’ndan bu “35 önemli isim” denilenlerin kimler olduğunu öğrenemedik.

ÇAĞLAR- İster istemez, Türk Dünyâsı da bu durumlardan fazlasıyla etkilenmektedir. Peki, çâresi nedir?

KUKUL- Zaman zaman devlet adamlarından, başka devlet adamları için “kardeşim, arkadaşım, dostum” dendiğini duyuyoruz. Peki; kendi adamımıza bu hitaplarda bulunmayı bir kenara bırakalım, birbirimize, niçin, “şerefsiz, alçak, münafık, neseb-i gayri sahih, ulan, diktatör...” gibi hitaplarda bulunuluyor? Yakışıyor mu?

İşin esâsında; ahlâkî tahribat/bunalım/yozlaşma/karmaşa vardır. Nezâketsizlik, etrafımızı ihâta etmiştir. Millî ve dînî değerlerimiz, siyâsî menfaat ve iltimas uğruna zedelenmiştir. Tabiî ki, bu, böyle olunca, ilimsizlik ileri safhalara ulaşmıştır.

Her seviyeli okullarımızda -bilhassa ortaöğretimde- uygulanan kılık kıyafet serbestliği, büyük bir disiplinsizliği beraberinde getirmiştir. Okullarımız, not verme/değerlendirmedeki yanlış sistemle de fedâkâr öğretmenlerimizin elinden alınmıştır. Karmaşa, göründüğünden de fazladır...

ÇAĞLAR- Yâni kültürel değerlerde heyelân mı yaşıyoruz?

KUKUL- Çok yerinde bir değerlendirme sorusu...Heyelân/erozyon/kayma/sapma yaşıyoruz. Büyük çapta...Dilde, mîmârîde, mûsıkîde...hep böyle!.. Bir defa, dînî değerlerimizde aşırı derecede tahribat vardır. Yâni, şahsî menfaat için, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin yanlışa taşınması...Sonra...Öyle bir hâldeyiz ki, ister kendisini İslâm dâiresinde, ister milliyetçi kefesinde, ister sosyal demokrat veya sosyalist cenahta görsün, hepsinin temelinde ürkütücü bir ‘kapitalist idrâk’ mevcuttur. Bu cihetten, toplum şaşkındır. Son model vasıtalara binip volta atanlar, câmilerde leğenlerle yardım talebinde bulundurmaktadır. Bunların içinde, her görüşün temsilcileri de vardır.

ÇAĞLAR-Bu hengâme içinde birbirimize karşı güvenimiz de mi kayboluyor, ne dersiniz?

KUKUL- Sayın Çağlar, güven kaybı en ileri safhada...Maalesef öyle!..Bu güvensizlik, bizi, içte ve dışta zayıf düşürüyor. Kendimize gelemiyoruz. Gözünün içine baktığımız, dostumuz dediğimiz biri, bir bakıyorsunuz, en olmadık yerde ve zamanda aksi faaliyetlerde bulunmuş. Meselâ...

Türk Dünyası mevzûmuzun başlığıdır. Bütün mazlûmlar için en yüksek perdeden -en azından- ses yükseltiliyor da, sıra, Doğu Türkistan’daki zulümlere, Karabağ’dakilere, Kerkük’tekilere gelince diller tutuluyor. Niçin?

Somali’ye, Mymar’a, Filistin’e...elbette ki, haklı olarak -meydanlarda, salonlarda ve bilhassa câmilerde- ses yükseltiyoruz da, bir kez olsun, Türk Dünyası’nda namaz kıldığı, oruç tuttuğu için eziyet görenlere niçin kulak tıkıyoruz ve onların dertlerini dünyâ ile niçin paylaşmıyor, dile getirmiyoruz?

ÇAĞLAR- Bunun sebebi ne olabilir sizce Hocam?

KUKUL- Türkiye’de bir gürûh var...Çoğu dışarı bağlı bir gürûh... Birileri ses çıkarınca, onlar hep bir ağızdan bunları söyleyenleri “ırkçılık”la suçluyorlar. Bu, sebeplerden sâdece biridir. Bir deafa, bu gürûhun sesini, hukukî ölçüler içinde, kesmek lâzımdır. Dîğer taraftan, bu hususlarda, ciddî, kalıcı ve anlaşılır ‘devlet politikalarımız yok’tur. İnsan haklarındaki mahrûmiyetleri, kıvrak ve müsessir bir siyâsetle, milletlerarası hukuk sahasına taşıyabilecek temaslarımız yeterli değildir.

Önce; Türkiye olarak kendimize çekidüzen vermeliyiz. Her şeyde önce; Teoman’ın oğlu Mete Han’ın/Oğuz Han’ın sağladığı Türk birliğini, inişleri çıkışlarıyla Türk târihini...Şanlı Selçuklulardan, muhteşem Osmanlılardan sonra ulaşılan yepyeni, pırıl pırıl Türk Cumhuriyeti’ne kadar geçirilen yüzlerce senelik mâcerâyı iyi okuyup tahlil etmemiz gerekir.

Bilge Kağan’ın, Orhun Âbideleri’ndeki nasihatlerini çok muhkem bir şekilde gönül ve zihin haritamıza yerleştirmeliyiz.

Bunca yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yanında, büyük ve yetişmiş insangücü bulunan Türk Dünyası, günübirlik tartışmaları/çekişmeleri/hizipleşmeleri/şahsî hırsları bir kenara bırakmalıdır.

ÇAĞLAR- Son olarak ne diyebilirsiniz?

KUKUL- Ezcümle sözü şöyle bağlayabilirim:

*Her işimizde adâleti ve liyâkati önde bulundurulmalıyız!..Adâlet, vazgeçilmezimiz olmalıdır!..

*İnsan istihdamını kolaylaştırıcı, zekâ, kaabiliyet, zevk ve çalışma azmini esas alan, dünya ile yarışır bir ‘maarif sistemi’ âcilen tesis edilmelidir.

*Millî bir uzlaşma zemininin asgarî vasıtaları tespit edilmeli, millî mutabakat sağlanarak gerginliklerden kaçınılmalıdır.

*”Devlet israfı” çok mühimdir. Bu yoldaki müspet telkîn ve tavsiyeler harfiyen yerine getirdilmelidir.

Bilinmelidir ki, Türkiye’nin, Türk birliğinin ve bütün insanlığın selâmeti, bu hususların hukuka bağlı kaldığı hür bir sistemle mümkündür.