M.Halistin Kukul: DİLENCİ - MUHÂCİR - ENSÂR
 M.Halistin Kukul/Kapsamhaber- Sığınmacı veyâ mültecî adıyla Suriye'den Türkiye'ye giren ve sokakları dolduran bu kadar 'dilenci', bizim ve memleketimizin hayrına mı yoksa şerrine midir, bilemiyorum!..

Lütfen dikkat buyurunuz: "mühâcir' ve "ensâr" tâbirlerini kullanmıyorum; öncelikle 'dilenci' diyorum! Yedi-sekiz yaşlarında, bir değil birkaç...Kimi, annesinin kucağında, kimisi elinde...Yine bir değil, birkaç çocuk!..

Sokak sokak , câmi câmi, dükkân dükkân, ev ev dilenmekte...Sanki, hiçbirini, gören, duyan, tanıyan, hisseden kimse yok gibi!..

Nasıl iştir bu, diyorum?

Bir hâtırayla başlayayım: 15 Kasım 2013 tarihinde, Tokat Valiliği'nin himâyesinde "VI. Yeşilırmak Şiir Şöleni Kapsamında Yavuz Bülent Bâkiler'e Vefâ Gecesi" düzenlenmişti. Ben de, bu şölene konuşmacı olarak dâvet edilmiştim. Başta, Tokat Şâirler ve Yazarlar Derneği Başkanı Remzi Zengin olmak üzere, kıymetli şâir dostlar Hasan Akar ve Yusuf Uçar, bizi şehirde gezdirirlerken, "murakabesiz bir şekilde Suriye'den gelen bu insanların", şehri perîşân ettiklerinden söz ettiler. Her köşe başında, alabildiğine bir başıbozukluğun hâkim olduğunu, hırsızlığın alışılır hâle geldiğinden bahsettiler.

Gerçekten de, gezdiğimiz her yerde, sokak aralarında, cadde üzerlerinde ve bilhassa câmi önlerinde "dilenci"den geçilmiyordu.

Bu keşmekeşin, Hatay, Adana, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Mardin, Malatya, Gaziantep gibi güney illerimizdeki ve hatta İstanbul'daki hâlini basın vasıtasıyla duyuyorduk ammâ Tokat'taki durumu görünce şaşırmıştım.

Çok geçmeden, aynı vaziyetin Samsun'da ve diğer birçok şehrimizde de meydana geldiğini hayretler içersinde gördüm.

Sokaklar ve câmi önleri, hem Cuma namazı ve hem de vakit namazı öncesi ve sonrası, zaman zaman câmi içlerine kadar giren bu çocuklarla doludur.

Önceleri, bir câmiye ve Cuma namazına mahsustur diye düşünmüştüm. Bilâhare; bâzı Cumaları ve vakit namazlarını değişik câmilerde kılmaya başladım.

Gördüm ki, bu, böyle değil, yanılmışım!

Hangi vakitte hangi câmi olursa olsun, yukarıda tavsîfe çalıştığım kişilerden geçilmiyor.

Bu çocukların, bu kucaklarında bebekleriyle yalvaran gencecik kadınların söyledikleri, insanın kalbini yerinden fırlatıyor!..

Bu çocuklar; yerlerini yurtlarını terk ederek, tâ Tokatlar'a, tâ İstanbullar'a, tâ Samsunlar'a kadar gelmişlerse, yarın-öbür gün buralardan gitmeyecekler demektir. Peki, bunlar; ömür sürecekleri bu mekânlarda hep böyle mi geçinip gideceklerdir?

Dilenmeyle bir ömür nasıl sürdürülür? Hem de âilece!..

Geldiğimiz durumu ifade bakımından iki örnek konuşma / beyan arzedeceğim:

Zamanın Başbakanı'nın söylediği: "Savaştan, zulümden, bombalardan kaçarak ülkemize sığınan Suriyeli kardeşlerimiz yaşadıkları, sığındıkları her şehirde Ensar- muhacir anlayışı içinde karşılandı." (Haber Türk, 27 Temmuz 2014) sözlerini, gelinen merhalede, hâlâ anlayabilmiş değilim.

Bir başka beyan da şu: "Mardin'de Ensar Olmak Paneli" başlığıyla düzenlenen panelde konuşan Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Bahattin Akbaş da şöyle diyor: "Bugün Suriyeli kardeşlerimiz muhacir olma sınavından geçerken biz de Ensar olabilme sınavından geçiyoruz." (www.mardinmuftulugu.gov.tr)

Bu nasıl 'muhâcirlik" ve nasıl bir "ensârlık" tır ki, ortalıkta dilenciden geçilmiyor!

Peki; "Ensâr" kimdir, "muhâcir" kimdir, acaba, hiç düşündük mü?

" Ensâr: Yardım eden. Peygamber Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra, Resûlullah Efendimize ve Mekke'den gelen müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve diğer varlıkları ile yardım eden Medineli Müslümanlar"dır. (Dînî Terimler Sözlüğü-1, Türkiye Gazetesi Yayını, İstanbul, Sf. 105)

Kimmiş, Efendim? "Müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve diğer varlıkları ile yardım eden" kimseler!

Muhâcir ise:" Göç eden, başka bir beldeye yerleşip vatan tutan. Resûlullah efendimizin Eshâbından Mekke feth edilmeden önce Mekke'den göç edenler."dir. (Bknz. Dînî Terimler Sözlüğü-2, Türkiye Gazetesi Yayını, İstanbul, Sf. 32)

Şimdi; lütfen, "ensâr ve muhâcir" târiflerini bugünkü hâl ile, mukayese ediniz.

Kim "muhâcir", kim "ensâr" söyler misiniz?

Bu "muhâcir"ler, "ensâr-muhacir anlayışı içinde karşılandı"lar ise, bu hâl nedir?

Bahsedilen bu "sınav"; nasıl bir 'imtihan'dır ki, ne muhâcir denilenler muhâcirlik, ne de ensâr denilenler ensârlık "anlayışı"nı bilebiliyorlar!..

Şâyet, denilenler 'tahakkuk etti ise", sokaklarımız ve câmi önlerimiz niçin böyledir?

Şanlı Peygamberimiz: "İnsanların en iyisi, insanlara iyilik edendir; insanların en kötüsü, insanlara zarar verendir" buyurmaktadır.

Bu 'mübârek ölçü' içinde, mes'uller ve salâhiyetliler nerededirler?

Nasıl olur da, bunca zamandır; hiçbir vali, kaymakam, belediye başkanı, emniyet müdürü, muhtar, müftü, câmi imamı veya müezzini bu kişileri görüp de "resmî" olarak bir teşebbüse geçmez / geçemez!..

Yapılan faaliyetler var ise, demek ki, bunlar yeterli olamamıştır.

Farzedelim ki, bir vatandaş ve bir insan olarak, yardım etmemenin veya edememenin ve bundan dolayı da 'kalb kırmanın', bizleri, büyük bir vebâlde bıraktığının idrâkindeyiz.

Bu, neyi değiştirir?

Mevcut durum; "ferdî" bir hâl midir, söyler misiniz?

Sen; yeri geldiğinde, koskoca-büyük bir "Devletim!" diyorsun! Diğer taraftan, onca müessesen var. Peki, onlar nerededirler? Onların faaliyetlerini bilmek, görmek, icraatlarına şâhit olmak isteriz!

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurmaktadırlar ki: "Kalb, Allahü Teâlânın komşusudur. Allahü Teâlâya yakın olduğu kadar hiçbir şeye yakın değildir. Mümin olsun, âsî olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemeli, çünkü âsî olan komşuyu da korumak lâzımdır. Kalb kırmaktan çok sakınmalı! Allahü Teâlâyı en ziyâde inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük gühâh yoktur."

Öyleyse ne yapılacaktır? Yâni; bir vatandaş, bu kişileri 'incitmeden' ne yapacaktır?

Çok iyi bilinmelidir ki; 'dilencilik' ile ilgili dînî hükümler çok hassastır.

Zâriyat sûresinin 19. âyetinde -meâlen-şöyle buyuruluyor: "Mallarında dilenci ve mahrûm için bir hak vardır."

Peki; buna, yüzsüzlük, arsızlık ederek, insanları zorlayarak yardım talebinde bulunanları, vatandaş olarak nasıl ayıracağız?

Duhâ sûresinin 10 "ayetinde de -meâlen- : "Bir şey isteyeni geri çevirmeyip / koğmayıp azarlama" buyuruluyor.

Peki; yine, bundaki hükme, biz sâde vatandaş olarak nasıl mukabelede bulunacağız?

Karşımızda dilenen kişinin, 'muhâcir'(!) liğindeki sırrı nasıl çözeceğiz?

Birçok kaynak; bu sûredeki "bir şey isteyeni..."den maksadın hem maddî ve hem de mânevî olduğunu, ancak; ilim istemenin Kur'ân-ı kerîmde öğüldünü ifade etmektedir.

Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz:

"Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin dilenmesi haramdır"

Ve;

"Sağlam, çalışacak kişilere varlığını bilerek vermek de haramdır" buyururken, bu hassas ölçüyü, bize kim(ler) bildirecektir kim(ler)in bildirmesi gerekir?

Yine Şanlı peygamberimiz buyuruyorlar ki:

" Dilenci, dilenmekteki vebâli bilseydi hemen dilenmekten vazgeçerdi."

Ve;

"Muhtaç olmadan dilenen, ateş koru yutan kimse gibidir." (YAZININ DEVAMI)



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner211