İslâm dünyasının içine düştüğü gülünç, acıklı, birbirini kıran ve öldüren, hayata küsmüş, mutsuz aile üreten zihniyetinin ardındaki “gerçek neden” leri aramak ve düşünmek için önümüzde altın fırsatlar vardır. Ama bunları görecek zekâ ve yetenek de bizde mevcut olmasına rağmen irademizi o yönde çevirecek bir heves ve arzu yoktur.
Kuran’da Bakara suresinde geçen “sinetun ve la nevmun” ifadesindeki “uyumak ve uyur gibi olmak” durumundayız.
Eğer tüm kavram ve eylemlerin bir de Türkçede ”........miş gibi yapmak” anlamı olan ayrı sözcükleri olsaydı aşağıya sıraladığımız fiiller Endonez İslâm zihniyetinin arka yüzünü gösterebilirdi. Bu ikicil düşüncenin ardında kavramların altını oymak değil de kavramların yerinde elde ettiği değerlendirmeyi ve “değerler dizisini” daha iyi anlayabilecektik. Endonezlerin neden camilerde abdest alma mahallinin 3-5 metre yarım ay şeklinde açığına 15-2 cm. ebadında oluktan su akıttıklarını “hadesten taharet, necasetten taharet” ile mi yoksa ulamanın ürettiği “kulle” zihniyeti ile mi izah edip nasıl bağdaştıracağımızı düşünmemiz gerekirdi.
Basitçe şöyle düşününüz; bir eylem yazınız, sonra o eylemi yapıyormuş gibi izah eden müstakil bir başka fiil bulunuz. Örneğin banyo etmek eylemine çimmek yakışıyor. Çünkü Endonezler banyo etmezler Türkler gibi. Çimerler. Şıpşak banyo gibi birşey yaparlar. Eğer bulamazsanız “ ....mış gibi yapıyor” deyiniz. İşte bu güneydoğu Asya insanının ulusal karakteridir. 7 senedir düşüp kalktığımız Endonezleri anlamak için 22 kitap yazdık. Yine başa dönüp sıfırdan alıyoruz. Neden? Dönence kuşağı müslümanı veya insanı ile ile ekvator kuşağı müslümanı veya insanı gerçekten çok farklıdır. Öylesine ki ağladığımız yerde gülerler. Güldüğümüz yerde ağlarlar. Ben Endonezya’da gördüm: ölümle biten trafik kazalarını gülerek bilgilendiren muhabirleri. Japonyada ise hiçbir şekilde filim halinde bile izlemedim. Sadece canlandırma yaparak olayı anlatma var. Kan göstermiyorlar insanlara. Bizde uyum olmadığı için kötü bir yöntemle doğru olanı RTÜK yapıyor yayın yasağı koyuyor. Mecbur kalıyor RTÜK böylesi bir zorlamaya. Halbuki TV şirketleri çok sevdikleri Türkiye için bir centilmenlik anlaşması yapsalar hiç RTÜK kısıtlamalarına da gerek kalmayacak. Kısacası şunu demek istiyorum insanların karakterlei nasılsa idari sistemleri, iletişim düzenekleri de öyle.
Aşağıda yazdığımız eylemlerden birincisi Türkçe düşünüş biçimi olan bir insanın Türkçe algıladığı eylem biçimi olarak satırların yazarının 7 yıllık birikmiş deneyimidir; ikincileri ise o eylemin Endonezler tarafından uygulanış biçimini gösterir; Uyumak; uyuklamak, düşünmek; efela takılun, banyo etmek; çimmek, yemek yemek; atıştırmak, konuşmak; baş sallamak, zaman; çöpe atmak, gülmek; kıkırdamak, temizlik; görüntü yapmak, ibadet etmek; tapınma duygusu, yalan konuşmak; lafı kıvırmak. Bütün eylemlerin başına “....mış gibi” yapmak eklerseniz Endonez insanının yaşam tarzını daha iyi çözeceksiniz. Örneğin yürümek eylemini yürürmüş gibi yürümek, diye algılayacaksınız. Ne demek bu? Bir de görüp teyit etmeniz gerekiyor, çünkü anlam tam çıkmıyor: Aheste aheste çok yavaş yürümek.
Tokalaşmak, tokalar gibi el sürmek olarak algılayacaksınız. Neden böyle “....mış gibi” yaşayan insanların “öfkelendiği” zaman adeta çıldırdığını, cezbe halinde testere ile boğazlarını kestiğini anlamaya çalışıyorum. Mabok ve latah ifadeleri ile anlatılan karakterdir bu. Endonezler
Din ile düşüp din ile kalkıyorlar, öyle yaşaıyorlar. Ama neden birbirlerine hiç güvenmiyorlar? Tüm müslümanlardaki hastalık onlarda daha da net ortaya çıkıyor. Neden güven ihsas eden bir din zihniyeti güvensizlik üzerine kurulu bir yaşama temel oluyor? “Ummet” diyorlar ortada “yetki tanımayan bir şeriat” var. Yani ümmet dedikleri amip gibi bölünme şeriat dedikleri de otorite tanımayan birbirine saygı beslemeyen bir mutlak otorite adına mutlak otoritesizlik.
Her şey “..mış gibi olunca” “aile”, “ülke”, “vatan”, “bayrak” gibi kutsal değerler de “...mış gibi” oluyor.
Endonezler birbirlerinin ellerini sıvazlarmış gibi selâmlaşırken aslında İslâm dünyasına da ibret verici bir ders veriyorlar. Ortada İslâm falan yok. “Şiilik” “mezhep taassubu” var ama. Ortada Hazreit Muhammet yok. “Şeyh, seyit, habip, eyang” vesaire var aslında.
Eğer bunların beyinlerinde Hazreti Muhammet olsaydı “üç kişi bir araya geldiğinizde birinizi önder seçin” emri nereye gidiyor? diye düşünürlerdi.
“.....mış gibi Hazreti Muhammed” i olanlar; “ ümmet ama benim emrim altında” diyor ve bunun için insanları katlediyorlar bile.
Adım gibi eminim ki Hazreti Muhammet böyle bir şeriat ve ümmet vazetmedi. Ama ortadaki gerçek şudur: Din ve İslâm kavramlarına bakışımızı değiştirmek. Bunu dile getirmenin zamanı geldi. Geçiyor bile.
Niçin bunları gündeme getiriyoruz. 100 sene önce Endonezya’da ne oluyorsa Türkiye’de de onlar oluyor. Bir somut örnek 100 sene önce yani 1906 yılında Endonezya’da Felemenkler halkı sömürüp kemirip yetmiyormuş gibi ırz düşmanlığı da yapıyorlardı.
Peki Endonez ulama ve münevverleri ne yapıyordu?
Ulama ülkesi ve milleti olmadığı için Ponpes denen İmam Hatip Mektepleri açabilirse açıyordu. Bu hayırlı bir gelişmeydi. Ama birbirleriyle ilişkileri var mıydı? Yoktu. Herkes kendi yoluna devam ediyordu. Aynı ülkede bağımsızlık için mücadele edenlere karşı ihanet cephesinde yer alıp Felemenk işgalcileri destekleyen ve Hazreti Peygamberin soyundan gelen Ebu Lehpgillerden olan ulama da vardı. Maaşlarını casuslar ödüyordu.
Bölük pörçüktü müslğmanlar. Şimdi olduğu gibi. Ülkemizde Erzurum’dan çıkan ve Erzurumluya hiç yakışmayan Pensilvanyalı haine bakınız. Aynı işleve sahip değil mi?
İşte biz diyoruzki bu noktada iki elimizi şakaklarımıza koyup düşünelim:
Bizim din zihniyetimizde sorun vardır. Sorun bizdedir. Bizi sömürenlerde değil. Yeniden İslâmi kavramları düşünelim. Aklımızı kullanalım. Hepsi budur. İslâmi paradigmayı yeniden ele alalım. Kavramlar ve aklımız bize yol gösterecektir. İslâm Türk milletinin elinde yeniden hayat bulacaktır. Kısacası bir İslâm reformuna ihtiyaç vardır vesselââm.
Kavramlar ve Endonezler
Yayınlanma :
24.12.2016 00:46
Güncelleme
: 24.12.2016 00:46
YAZARIN DİĞER YAZILARI