Allah’ın ahlaki vasıfları veya Allah’ın 99 ismi; Allah’ın muayyen vecihlerini izah ettiği kadar; Allah- insan arasındaki ilişkileri değerlendiren; dinin ta kendisi olan davranış biçimlerinin derecelendirildiği kavramlar için de ciddi bir bakış tarzı ve yöntem aramamıza ışık tutmaktadır.
Gaffar, rahman, rahim gibi evreni kuşatan Allah’ın sıfat veya isimleri ile, vacip, farz, mübah gibi insanı kuşatan davranış türlerinin sınıflandırılması; insanın kendisi ile aynı cemiyetteki mümin kardeşleri ve mümin olmayan insanlar ile ilişkisini düzenlemektedir.
Bu noktada düşünmemiz gereken ince nüans noktası sanırım ki şudur: Evrene yağmuru yağdıran Allah; rahmetini her yere eşit miktarda dağıtırken veya “insan için çalışmaktan başka bir şey yoktur” (Necm Suresi, 39) diye buyururken bizler arasında müslim, gayri müslim diye ayrım yapmamaktadır. İnsan çalıştığından başkasına ulaşamıyorsa neden ola ki ellerimizi açıp başkalarından destek beklemekteyiz? Kendi aklımızı, kendi yeteneklerimizi kullanıp konuşturmamaya adeta yemin etmiş etrafımızdakilerin bize bakarak kazandıklarına hayran hayran bakmanın gülünçlüğü içinde Medine dilencileri gibi bekleşip durmaktayız.
Temel dünya görüşü theosantrik olan bir din; yani merkezinde biricik Allah’ı yerleştirmiş olan dinin dünya görüşünde hiçbir ahlaki kavramı Allah kavramından uzaklaştıramayacağımıza göre; Allah’a duyulan güven (iman) ve Allah’ın azameti karşısında ürperip ona saygı duyma zorunluluğunu hissetme (takva) inancının haleti ruhiyesi içinde; evrenin eşrefi mahlukatı (en üstün derecedeki yaratık) olup da esfeli safilini (en alçak derecedeki yaratık) de olabilen insanı nereye yerleştireceğimiz; barışık, sevecen, insancıl bir dünya yaşamı için hayati derecede önem arzetmektedir.
Aslında bir Müslüman olarak içtenlikle ve samimiyetle itiraf etmek gerekirse bu noktada bıçak sırtı gibi iki tarafa da yontulmaya elverişli tehlikeli noktada duran bir pozisyonda olduğumuzu kabul etmeliyiz: Esfeli safilin ile eşrefi mahlukat arasında tahtırevalli gibi gidip gelmenin de kolay olduğu bir durumdayız. Tabir caiz ise “zurnanın zırt dediği yer” de bu noktadır ve en şakuli ve afaki düşünme hattının gerekliliği de burada kendini göstermekte, amiyane bir tabirle sırıtmaktadır.
Sırıtmaktadır diyorum; çünkü çoğunlukla görmediğimiz, idrak edemediğimiz eksikliğimiz; bu noktadan itibaren, her yerde, toplum hayatında, iş-aile çevresinde, tabiat ile ilişkimizde, özetle her türlü nesne ile ilişkimizde bir anda mutsuzluk hailesinin içine bizi atmaktadır. Adeta daha doğarken bir hezeyana doğuyor, yaşarken kanserli, cüzzamlı imiş gibi her şeyi hastalıklı yorumluyor kendimize ve çevremizdeki her şeye eziyet ediyoruz. Neden ola ki? Allah’ın bize vermediği iman metresi ile elimizde sağımızı solumuzu ölçüp duruyoruz. Ağzımızdan hoşgörüyü düşürmüyoruz ama kendi aramızda birbirimize karşı tam bir zalimiz.
Bıçağın sırtında iken neden Allah merkezli bir düşüncede ‘Allah hiç insanlara zulmeder mi’ zallam (başkalarına büyük haksızlık eden; Kaf suresi, 29) olan insanın bizzat kendisidir demekten uzakta yaşıyoruz. Çünkü Allah adına konuşmanın zorluğunu değil de kolaylığını idrak ediyor, kendimizi yargılamadan etrafımızı yargılamanın nefse daha tatminkâr geldiğini bir türlü kabullenmiyoruz. Öyleki bazen sahtekârız ama sahtekâr olduğumuzun farkında bile değiliz. Öyleki bazen bencilliğimiz dorukta ama yine hiç farkında değiliz. Çünkü gözlerimiz dışa kalplerimiz de nefsimize dönük bir şekilde kolay olanı yani; karşımızdakini yargılamayı tercih ediyoruz. Daha da kötüsü bunu din adına yapıyoruz.
Elimizde imanometre, vatan sevgisinden, din sevgisine kadar her şeyi ölçüp biçiyor; Allah ile aramızdaki direk müftünün Allah’ın abdi (kul-um ) sözcüğündeki kısalık kadar kendi vicdanımız olduğunu kabul edecek bir kişilik güvencesine sahip olmayan varlıklar olarak ortalıkta gezinip duruyoruz. İnsanların vicdanlarına güvensek; sorun kendiliğinden çözülecek, elimizdeki zulum ölçme aletini kullanmaya gerek duymayacağız.
Tanrının hangi sıfatı bize bu hakkı vermektedir? İnsanların hangi dinsel kavramla tasnif edilmiş davranış biçimi bize bu hakkı vermektedir? “Sen sadece tebliğcisin (müzekkir), musaytır (zorba) değilsin” (Gaşiye, 21-22) buyuran Allah’ı bir an için de olsa hatırlayabilsek.
Tanrı bize şah damarından daha yakın iken zulmetmeyeceğine göre biz elimizdeki iman ölçme aletlerini bir kenara atarsak Tanrıya ve insana daha da fazla yaklaşabiliriz.
tabiata küs durmaktan uzaklaştırmalı diye düşünsek ne kaybederiz ki? İslam dinine yerel ve yobaz katkılar değil de evrensel ve kalıcı katkıların; karamsar, kavgacı, geri, ilkel din görüşü ile birbirini boğazlayan ve fakir, yoksul müslüman imajının giderilmesi için bir çıkış kapısı olabileceğini düşünmemiz gerekmektedir.
Esasında daha da geriye gittiğimizde müslümanım diyenlerin elinde imanometre, vatanseverim diyenlerin elinde vatanometre ve daha nice ……….o metrelerle ölçülemeyeni ölçüm uzmanları üretmemizin altında yatan sendromun gerçek nedenlerini öğrenmek istiyorsak; yaşam felsefemizdeki temel tercihlerin dumura uğramışlığını, yanlışlığını, gerçek yaşamdan ne kadar uzak ve ayakları havada olduğunu sorgulamamızın zamanının çoktanberidir geldiğini iliklerimize kadar hissedeceğiz.
İmam Gazali (öl.1111) El İktisad Fil İtikad İnançta Denge diye Türkçeye çevirebileceğimiz eserinde Haşhaşiler gibi aşırı Şiir guruplarının ve toplumdaki oturmamışlığın kol gezdiği haile ve gaile içindeki kentlerin kan ve anarşi içinde olduğu kaç-göç, vur-al ortamında doğmuştu. Şimdiki İslam toplumları da aşağı yukarı aynıdır. Afganistan, Pakistan, Sudan, Somali bunun canlı örnekleridir. Endonezya gibi barış içinde ama yoksulluğun diz boyu olduğu toplumlar da patlamaya hazırdır. O kitabını bize on asır öncesinden yazdı. Ama sanki bugün gibi. Urfa Harran Ovası medeniyeti Fransa’ya kadar ulaştığında daha 17. asırda idik. Urfa geriledi, ama Paris ise yerinde saymadı, ilerledi.
“İslam’ın şartı beş altıncısı insaf” atasözü; ulemanın keskin kaleminden değil de süzüle süzüle insanımızın bin yıllık belleğinden geldiğine göre; ölçmeye kalktığımız soyut nesnelerin soyut ölçümetresinin ölçüt biriminin her maddenin içine “vicdan” ı yerleştirince kolaylaşacağını göstermektedir. Şimdilerde doğru bir imanometre arayış mühleti içindeyiz. Böyle de devam edecektir.
Biz diyoruzki önce insanı arayalım. Bırakalım imanometreyi, onu Allah ile mümin kendi aralarında çözsün. Ayeti kerimede geçen abdii ifadesindeki yi-ben Allah ile abd yani kul arasında da mesafe olmadığına göre. Ayeti kerimeye tabi olalım diyoruz.