“Arap Baharı” olarak adlandırılan, Ortadoğu’nun neredeyse tamamında iktidar değişikliklerine sebep olan olaylar Yemen, Tunus, Cezayir, Libya ve Mısır’dan sonra sınır komşumuz Suriye’ye de sıçradı. Türkiye, diğer bölge devletlerinde meydana gelen olayları da yakından takip etmesine hatta bazılarına müdahil olmasına rağmen hiçbir ülkedeki gelişmeler Suriye olayları kadar gündemimizi meşgul etmedi. Bu meşguliyette mevcut iktidarın taşeronluk sevdası kadar Suriye’nin sınır komşumuz olmasının etkisi de göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Bu sancılı ve sıkıntılı süreçte Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine düşen top mermisi ve olay sonucu beş vatandaşımızın hayatını kaybetmesi adeta bardağı taşıran son damla niteliğindedir. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait jetimizin düşürülmesi tam olarak aydınlatılmamışken, Suriye sınırları içerisinde meydana gelen bölücü yapılanmalar ve Akçakale’ye neredeyse her gün düşen top mermileri Türkiye açısından bir güvenlik sorunu oluştuğunu gözler önüne serdi. Suriye’de yaşanan olaylar sonucu ülkemizin güvenliği bakımından elimizi güçlendirmek için meclise gelen tezkere TBMM’de 320 oyla kabul edildi. Bu süreçte TBMM’nden geçen “tezkere” Türk milletinin kafasında “Savaş mı çıktı?” sorusunu oluşturdu. Yazımızda öncelikle tezkereyle savaş ilanı arasındaki farkları ortaya koymaya sonra tezkerenin gündeme gelme amacından ve tezkerenin ayrıntılarından bahsederek bu soruya yeterli bir cevap oluşturmaya çalışacağız.
Türk hukuku açısından meseleyi ele alacak olursak tezkere ile savaş ilanı arasında çok keskin olmamakla birlikte önemli farkların olduğunu göreceğiz. TBMM’nin hem savaş ilanı hem de silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme yetkileri anayasamızda aynı madde de belirtilir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Savaş hali ilânı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme” başlıklı 92. maddesinin 1. fıkrasında “Milletlerarası hukukun meşrû saydığı hallerde savaş hali ilânına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.” denilerek TBMM bu konularda yetkili kılınmıştır. Zaten anayasamızın 92. maddesi “Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi” bir diğer ifadeyle tezkere kavramının “savaş ilanı” terimiyle aynı manayı taşımadığını göstermektedir. Anayasanın ilgili maddesinde bu kavramların ayrı ayrı belirtilmesi birbirinden farklı olgular olduklarının en net delilidir. Bir diğer fark da “savaş ilanı” kararıyla beraber 2941 sayılı “Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu”nun tamamı veya bu kanun hükümlerinin bir kısmı uygulamaya konur. Ancak TBMM’nin hükümete silahlı kuvvetleri kullanma yetkisi veren kararında böyle bir ifade yer almamakta istem sadece anayasanın 92. maddesi çerçevesinde yapılmaktadır. Diğer bir fark ise “savaş ilanı”yla beraber bazı özel durumlar ortaya çıkmakta mesela “temel hak ve özgürlükler” bile kısmen sınırlandırılabilmektedir. TBMM’nin mevcut kararına dayanılarak böyle bir sınırlandırılmaya gidilemeyeceği aşikardır. Bu da Millet Meclisi’nin kararının “savaş ilanı”ndan farklı bir muhtevaya sahip olan tezkere niteliğinde olduğu fikrini desteklemektedir. “Savaş ilanı”nın beraberinde seferberlik uygulamasına geçilmese bile en azından gündeme gelmesi kaçınılmaz bir gerçektir. TBMM’nin kararında seferberlikle ilgili en ufak bir kavrama rastlanmazken, gündeme dahi gelmemiş olması da bir diğer ayırıcı noktadır. Peki “TBMM’nin kararının ‘savaş ilanı’ olarak algılanmasının sebepleri nelerdir?” şimdi de bu soruya cevap arayalım?
TBMM’nin “SURİYE’DEKİ DURUMUN OLUŞTURDUĞU TEHDİT VE RİSKLER ÇERÇEVESİNDE HUDUT, ŞÜMUL, MİKTAR VE ZAMANI HÜKÜMETÇE TAKDİR VE TESPİT EDİLMEK KAYDIYLA, TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN YABANCI ÜLKELERE GÖNDERİLMESİ VE GÖREVLENDİRİLMESİ İLE GEREKLİ DÜZENLEMELERİN HÜKÜMET TARAFINDAN BELİRLENECEK ESASLARA GÖRE YAPILMASI İÇİN, ANAYASANIN 92’NCİ MADDESİ UYARINCA BİR YIL SÜREYLE İZİN VERİLMESİNE DAİR KARAR” başlıklı tezkeresindeki bazı ifadelerin yanlış yorumlanması kamuoyunda bir tedirginlik yarattı. Tezkere’de görev alanının “…Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesi…” şeklinde belirtilmesi kafaları karıştıran noktalardan biridir. Bu ifadenin genişliği “savaş çığırtkanlığı” yapmayı gerektirmez. Zira bu ifade, tezkerenin caydırıcılığını arttırarak bölgede güvenliğimizi tehdit eden diğer unsurlara karşı da yaptırım özelliği taşımasını sağlamaktadır. Tezkerenin, “…hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tespit edilmek kaydıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesi ile bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması…” ifadesi ise hükümete bu konuda çok geniş yetki tanıdığı için eleştirilerin hedefindedir. Ancak, bu da Suriye’den ülkemize yönelik tehditlerin gün geçtikçe şiddetini arttırmasının sonucudur. Zira, ülkemize yönelik bir saldırı veya tehdit söz konusu olduğunda bunun oranının ve zamanının belirlenmesinin tamamen hükümete bırakılmasının sebebinin de gelen saldırıya aynı oranla ve derhal cevap verilmesini sağlamak olduğunu düşünüyorum.
Şu yaşanan süreçte en büyük görev mevcut iktidara düşmektedir. Hükümet TBMM’nin kendisine verdiği yetkiyi amacına uygun kullanmalı, ABD bandrollü projelerin gerçekleşmesine hizmet etmemelidir. Zira Büyük Millet Meclisi’nin yetkiyi başkalarına maşa olmak için değil ülkemizin tehdit ve saldırılara karşı korunması için verdiğini akıllarından çıkarmamalıdırlar. TBMM, Türk milletinin milli menfaatlerini düşünerek hükümete talep ettiği yetkiyi vermiştir. Bundan sonra bu yetkinin amaç dışı kullanılmasının tüm vebalinin iktidara ait olduğunu hatırlatır, tüm Türk-İslâm coğrafyasında kan ve gözyaşının yerini barışın ve huzurun almasını Yüce Allah(c.c.)’den niyaz ederim.