Binlerce yıllık dünya tarihinin akışını belirleyen pek çok faktör olmuştur. Zaman zaman değişiklik arz etse de değişmeyen temel faktör, tarihi olayların akışında belli aidiyetleri olan toplulukların egemenlik mücadelesidir. Ortak aidiyetler bazen dini, bazen iktisadi, bazen coğrafya olsa da milli aidiyetler diğerlerinden daha baskın olmuştur. Dini kimlikler etrafındaki sosyal birliktelikler tarihte belirleyici gibi gözükse de aslında bu birlikteliklerin sürükleyicisi olan milli bir grup hep var ola gelmiştir. Tarihteki İslam-Hıristiyan mücadelesine misal olarak bakılırsa İslam’ın ilk 3 asrına Araplar yön verip Hıristiyanlara karşı mücadeleyi gerçekleştirirken, 4. asırdan itibaren Türkler ağırlığını koymuş ve yaklaşık 10 asır İslam’ın önder milleti olarak İslam tarihine damgasını vurarak Hıristiyan Dünyaya karşı mücadelenin taşıyıcısı olmuştur.
Benzer şekilde Hıristiyan dünyanın ortak temsil makamı olma iddiasını taşıyan Papalık etrafında bütün Avrupalılar tek millet haline gelememiş, milli kültürler etrafında Hıristiyanlık şekillenmiştir. Avrupa’nın dışına taşınan Hıristiyanlık, taşıyan milletin dilini ve kültürünü de oraya taşımıştır. Amerika kıtalarında konuşulan dillere bakıldığında İspanyolca, Portekizce, İngilizce, Fransızcanın varlığını görürsünüz. Aynı durum Afrika kıtası için de geçerlidir. Afrika’da yaygın olarak 3 dil konuşulur: Arapça, Fransızca ve İngilizce. Her üç dil, İslamiyet ve Hristiyanlık temsilcileri tarafından Afrika’ya sokulmuştur.
Bu tespiti yaparken söylemeye çalıştığımız husus, milletler mücadelesi tarihin akışını tayin ederek günümüze taşımıştır. Dolayısı ile dünyanın uluslararası kurallarını belirleyenler büyük milletler ve onların kurduğu devletlerdir. Özellikle 17.yy’dan bu yana Dünyanın düzeni 20-30 yılda bir büyük devletlerin çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırılmıştır. Diplomasi ile çözülemeyen meseleler büyük savaşlar mahiyetinde silahların gölgesinde dayatmalar ile çözüme kavuşturulmuştur.
Dünya, 1. Dünya Savaşının sonunda mağlup imparatorlukların dağıtılmasına sahne olurken Osmanlı şahsında Türk Milleti etkisizleştirilmek istenmiştir. Fakat Atatürk’ün önderliğinde verilen Milli Mücadele Anadolu ve Trakya’yı Türk’ün idaresinde kalmasını temin etmiştir. Dönemin Büyük Güçleri İngiltere, Fransa ve İtalya kendi egemenliklerini pekiştirme ve uygulama aracı olarak kurdukları Milletler Cemiyeti marifeti ile Avrupa emperyalizmini kurumsallaştırarak yeni bir düzen kurmuşlardır. Fakat bu düzen ancak 20 yıl sürmüş, cezalandırılan Almanya’nın tepkisi ile yeni ve daha yıkıcı bir savaşa sürüklenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonunda yeni Dünya düzeninin temel anlayışında çok fazla bir değişiklik olmamıştır. Düzenin temelinde güçlülerin menfaatlerini koruma düşüncesi ile oluşturulan Birleşmiş Milletler savaşın galiplerine hizmet eden bir güvenlik konseyi tarafından kontrol edilmiş/mektedir. Doğunun büyük gücü olarak temayüz eden Sovyetler Birliği ile Kapitalist Dünyanın lideri ABD’nin rekabet ettiği 1945-1991 arasında ikinci derecedeki devletler ve bilhassa zayıf devletler bu rekabetin olumsuz etkilerini yaşamışlardır. Türkiye’de bu süreçten etkilenerek NATO üyeliğine dahil olmayı Sovyet tehditleri neticesinde kabullenmiştir.
1989-1991 arasında çöken doğu blokunun etkileri son derece büyük olmuştur. Doğu Avrupa ülkeleri NATO’nun ya da AB’nin üyesi yapılarak yeni dünya düzeninin ilk adımı atılmıştır. Takip eden süreçte Türkistan devletlerine dönük adımlar atılmış, Türk Devletleri Batı ile uyumlu hale getirilmiş veya uyum sürecine sokulmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin de katkıları olmuştur. Kendini toparlayan Rusya, ekonomik sistemini Batı ile uyumlu hale getirmiş, ticari ilişkileri Batıya bağımlı hale gelmesine sebep olmuştur.
NATO’nun dağılan Varşova Paktına paralel olarak dağılması gerekirken yeni bir tehdit oluşturularak varlığı korundu. Kızıl tehdidin yerini alan yeşil tehdit “İslami Fundamentalizm” adıyla dünyada yaygınlaştırılarak önemli başkentlerde patlatılan bombalar NATO’nun varlığını tartışanların susmasına sebep oldu. Dolayısı ile Yeni Amerikan Yüzyılı Projesini uygulamaya sokan ABD NATO üzerinden liderliğini korumuş ve bu arada Afganistan ve Irak’a aynı tehlike iddiasını kullanarak yerleşmiş oldu. Kısa vadede amaçlarına ulaşan ABD fundamentalizm kavramını bir tarafa bırakarak Ilımlı İslam kavramı üzerinden Arap Dünyasındaki Amerikan karşıtı İslami hareketlerin etkisini kırmak ve İngiliz-Fransız yapımı Orta doğu düzeni olan Sykes-Picot yerine ABD yapımı yeni Orta Doğu’yu hayata geçirmeye başladı. Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve diğer Arap ülkelerindeki hareketlerin tetiğine basan ABD Suriye’de frene basmak zorunda kaldı.
Yorumlar
Kalan Karakter: