Bunu yazarken içimde utanç duygusu ve kabaran bir öfke var. Bugün bir esnaf arkadaşımla ayaküstü sohbet ederken konu yine dönüp dolaşıp sokaklara, kaldırımlara ve yere tükürme alışkanlığına geldi. ‘İnsan kendi dükkânının önüne bile tükürür mü?’ diye sordu. O an anladım ki bu mesele sadece benim değil, bu şehirde yaşayan herkesin canını sıkan ortak bir yaradır. Kendisine, bu utancı yazıya dökeceğime söz verdim.
Yıl 2026… Uzay çağını konuşuyoruz, yapay zekâyı tartışıyoruz, Mars’a koloni planlıyoruz ama hâlâ sokağın ortasına, insanların bastığı mermerlere, dükkân önlerine, merdivenlere ‘şap’ diye tükürenlerle aynı havayı soluyoruz.
Bu görüntü artık sadece rahatsız edici değil; insanın içini acıtan, şehre yakışmayan bir ayıba dönüşmüş durumda.
Bu bir alışkanlık meselesi değil.
Bu, ‘benden sonrası tufan’ anlayışının sokağa yansımış hâlidir. Kimse kendi evinin salonuna tükürmezken, kamusal alanı bu kadar hoyratça kirletebiliyorsa ortada ciddi bir görgü, vicdan ve sorumluluk problemi var demektir.
Sokaklar bizim ortak yaşam alanımızdır ve oraya bırakılan her pislik, toplumun tamamına yapılmış bir saygısızlıktır.
Bu düpedüz terbiye noksanlığıdır, görgüsüzlüktür, medeniyetsizliktir.
Şehrin sokakları hepimizin ortak evidir.
Kimse kendi evinin salonunun ortasına tükürmüyorsa, sokağın ortasına da tüküremez.
O mermerlere bırakılan o iğrenç iz yalnızca görsel bir kirlilik değildir.
O, topluma edilen bir hakarettir.
Devlete, şehre, aynı yolu paylaştığın insana karşı söylenmiş sessiz ama aşağılayıcı bir cümledir:
‘Benim dışımdaki kimse umurumda değil.’
Bu, bencilliğin ve kabalığın en çıplak hâlidir.
İnancımızda ve Kültürümüzde Yeri Yok!
Biz, ‘Temizlik imandandır’ diyen bir inancın mensuplarıyız.
Biz, yoldaki bir taşı ‘insanlar zarar görmesin’ diye kenara çekmeyi sadaka sayan bir kültürden geliyoruz.
Peki soruyorum:
O yere bıraktığınız mikrop yuvası neyin nesi?
Başkasının ayakkabısına, bir çocuğun oyun alanına, bir yaşlının bastonuna bulaşabilecek o pislik kul hakkının ta kendisidir.
Hiç mi Allah’tan korkmuyor,
hiç mi kuldan utanmıyorsunuz?
Mesele sadece iğrenç görünmesi de değil.
Bu işin bir de bilimsel ve sağlık boyutu var.
Tıp dünyası yıllardır bas bas bağırıyor:
Tüberkülozdan hepatite, gripten sayısız enfeksiyona kadar pek çok hastalık, bu şekilde yayılıyor.
Kuruyup havaya karışan parçacıkları hepimiz soluyoruz.
Sizin sorumsuzluğunuz yüzünden başkalarının sağlığı tehlikeye giriyor.
Sokakları biyolojik risk alanına çevirmeye kimsenin hakkı yok.
Kameralar İzlesin, Zabıta Affetmesin!
Madem bazılarını vicdan durdurmuyor, o zaman hukuk durdurmalı.
Buradan açık açık yetkililere sesleniyorum:
-
Kamera tespitleri sadece asayiş için değil, toplum sağlığı için de kullanılmalı.
-
Yere tüküren her birey tek tek tespit edilmelidir.
-
Caydırıcı cezalar uygulanmalıdır. Sembolik rakamlarla bu iş olmaz.
Öyle bir ceza kesilmeli ki, bir daha bırakın tükürmeyi, ağzını açmaya korksun! -
Zabıta ekiplerine bu konuda tam ve tavizsiz yetki verilmelidir.
Kabahatler Kanunu en sert hâliyle uygulanmalıdır.
Bu şehir, bu pisliği çekmek zorunda değil.
Bu yazıyı yazarken bile utandık.
Ama bazıları bunu yaparken zerre kadar utanmıyor.
Medeniyet; gökdelen yapmak, asfalt dökmek, kaldırım taşını parlatmak değildir.
Medeniyet, o kaldırımda yürürken insana yakışır davranmaktır.
Eğer bir şehrin mermerleri üzerinde insan salyası görüyorsak,
orada ne kültürden ne ahlaktan ne de uygarlıktan söz edebiliriz.
Ya bu barbarlığı hep birlikte durduracağız
ya da bu utancın içinde boğulacağız.
Karar sizin:
İnsan mısınız, yoksa sokağı kirleten bir mikrop kaynağı mı?
Yorumlar
Kalan Karakter: