Tarihi bugünün ölçüsüyle tartmak çoğu zaman bizi yanıltır. Osmanlı Devleti’ni bugünün millî devlet anlayışıyla değerlendirmek ne kadar eksikse, Cumhuriyet’in millet inşasını görmezden gelmek de o kadar yanlıştır.
Osmanlı bir hanedan devleti ve ümmet imparatorluğuydu. Devletin dayandığı bağ soy değil, din idi. “Millet sistemi” denilen düzen de buna dayanıyordu. Rum, Ermeni ve Yahudi toplulukları inançlarına göre tanımlanıyor; “Osmanlılık” ise hepsini içine alan bir çatı olarak duruyordu.
Bu yapı içinde “Türk” adı uzun süre siyasî bir şuur olarak değil, daha çok bir halk tabakası adı olarak kullanıldı. Kimi metinlerde geçen “Etrâk-ı bî-idrâk” gibi ifadeler, dönemin seçkin zümresinin Türk unsurunu merkeze koymadığını gösterir. Ancak burada ölçüyü kaçırmamak gerekir. Bu sözler bir devlet buyruğu mu, yoksa dönemin sınıf anlayışının bir yansıması mı? İşte asıl tartışma buradadır.
Hakikat şudur: Osmanlı’da “Türk kimliği” bugünkü anlamıyla bilinçli bir millet fikri değildi. Çünkü devletin varlığı ümmet birliği üzerine kurulmuştu. Soy temelli ayrım, imparatorluk anlayışına ters düşerdi.
Ne var ki tarih durmaz. On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde imparatorluk çözülmeye başlamıştı. Balkanlar kopmuş, Arap topraklarında ayrılık hareketleri güçlenmiş, merkez zayıflamıştı. İşte bu çözülme devrinde Türk adı bir fikir olarak yeniden doğdu.
Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”i, Ziya Gökalp’in millet anlayışı, Ömer Seyfettin’in dil davası; Türk kimliğini bir düşünce hareketine dönüştürdü. Artık mesele sadece bir ad değil, bir millet şuuruydu.
Cumhuriyet bu şuurun devlet hâline gelmesidir.
Mustafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele kadroları, hâkimiyeti hanedandan alıp millete verdi. “Türk” adı dar bir soy anlamından çıkarıldı; bu topraklarda yaşayan herkesi içine alan bir üst kimlik olarak tanımlandı. Anadolu’da yaşayan farklı kökenden insanlar ortak kaderde birleşti.
“Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü bir soy üstünlüğü değil, ortak vatana bağlılığın ifadesidir.
Bu yüzden Osmanlı’da Türk bütünüyle yok sayıldı demek de, Türkler her bakımdan merkezdeydi demek de hakikati basite indirger. Asıl değişim, ümmet devleti anlayışından millet devleti anlayışına geçiştir.
Cumhuriyet’in yaptığı, çöken bir imparatorluğun içinden yeni bir millet doğurmaktır. Bu yalnız bir yönetim değişikliği değil; bir kimliğin dirilişidir.
Bugün yapılması gereken, geçmişi bütünüyle suçlamak ya da bütünüyle yüceltmek değildir. Mesele, olup biteni yerli yerinde anlamaktır. Türk kimliği ne bir sitem hikâyesidir ne de boş bir övünç. O, zor zamanlarda şekillenmiş ve Cumhuriyet’le sağlam bir zemine kavuşmuş bir millet şuurudur.
Ve millet şuuru, bir devletin en güçlü harcıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: