Son günlerde yayımlanan uluslararası araştırmalarda genç kuşakların hazır ve soğuk kahveye yöneldiği anlatılıyor. Rakamlar veriliyor, pazarın milyarlarca avroya ulaşacağı ifade ediliyor. Hatta artık demlenmiş kahvenin yerini hazır ürünlerin aldığı söyleniyor.
Ekonomi açısından bakıldığında bunlar elbette önemli verilerdir.
Ancak beni düşündüren başka bir mesele var.
Acaba biz, kahveyi sadece satılan bir ürün olarak mı görüyoruz; yoksa bir medeniyetin parçası olarak mı?
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Türk kahvesi hiçbir zaman sadece içilen bir içecek olmadı.
Bir fincan kahve hazırlanırken sabır vardı.
Köpüğünde ustalık vardı.
Sunumunda zarafet vardı.
İkramında misafirperverlik vardı.
Ardından başlayan sohbet vardı.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olması boşuna söylenmedi.
Çünkü o kahve, insanları aynı masada buluşturuyordu.
Bugün ise hız çağındayız.
Yolda yürürken...
Arabada giderken...
Asansörde beklerken...
Bir kutuyu açıp birkaç dakikada tüketiyoruz.
Belki zamandan kazanıyoruz.
Ama acaba neyi kaybediyoruz?
Küresel şirketlerin amacı elbette daha fazla ürün satmaktır.
Onlar pazar büyüklüğünü, satış rakamlarını ve tüketici eğilimlerini hesaplar.
Bu da ticaretin doğasında vardır.
Fakat bizim görevimiz yalnızca tüketmek değildir.
Bizim görevimiz aynı zamanda kültürümüzü yaşatmaktır.
Çünkü Türk kahvesi herhangi bir kahve değildir.
UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne alınan bir gelenektir.
Kız isteme merasiminden bayram ziyaretlerine, komşu sohbetlerinden dost meclislerine kadar hayatımızın pek çok anında yer almıştır.
Bir milletin hafızası bazen bir türküde, bazen bir kilimde, bazen de küçük bir fincan kahvede saklıdır.
Yeni neslin farklı kahveler denemesi elbette doğaldır.
Kimse buna karşı çıkamaz.
Ancak gençlerimize yalnızca yeni tatları öğretip kendi kültürümüzü unutturursak, asıl kaybımız damak tadı değil, kimliğimiz olur.
Ben soğuk kahveye karşı değilim.
Hazır kahveye de karşı değilim.
Karşı olduğum şey; binlerce yıllık kültürümüzün, küresel tüketim alışkanlıklarının gölgesinde sıradan bir ürün gibi görülmesidir.
Çünkü Türk kahvesi raflarda duran bir kutu değildir.
Bir fincan kahvenin yanında edilen muhabbettir.
Annenin misafirine ikram ettiği ilk fincandır.
Dedelerin anlattığı hatıradır.
Komşuya uzatılan dostluk elidir.
Kısacası...
Türk kahvesi sadece kahve değildir.
O, bu milletin hafızasında yaşayan bir kültürdür.
Ve kültürünü koruyamayan toplumlar, bir gün yalnızca alışkanlıklarını değil, kimliklerini de kaybetmeye başlar.
Yazan: Ramazan Çağlar
Yorumlar
Kalan Karakter: