Geçtiğimiz günlerde Ankara'da gerçekleştirilen NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, yalnızca diplomasi açısından değil, Türkiye'nin kültürünü dünyaya sunuş biçimiyle de örnek bir organizasyondu. Devlet, misafirlerini sadece protokol kurallarıyla ağırlamadı; binlerce yıllık bir medeniyeti en ince ayrıntısına kadar temsil etti. Sofralardan salonlara, ikramlardan süslemelere kadar her ayrıntı Türkiye'yi anlatıyordu. Zirveyi izlerken aklıma tek bir soru geldi: Madem bunu yapabiliyoruz, neden aynı başarıyı kendi şehirlerimizde düzenlediğimiz kültür festivallerinde göremiyoruz?
Ankara'da dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri ağırlandı. Elbette zirvenin siyasi yönü ön plandaydı. Ancak dikkatli bakanlar için asıl başarı, toplantı salonlarının dışında gizliydi. Çünkü Türkiye, misafirlerini yalnızca protokol kurallarıyla karşılamadı; onlara binlerce yıllık medeniyetini anlattı.
Masalara konulan her tabak, seçilen her ikram, kullanılan her motif, salonlarda tercih edilen her desen, sergilenen el sanatları, Türk kahvesinden tatlılara kadar uzanan her ayrıntı rastgele seçilmemişti. O programda sadece yemek sunulmadı; Anadolu'nun bereketi anlatıldı. Sadece kahve ikram edilmedi; Türk misafirperverliği gösterildi. Sadece dekor hazırlanmadı; Selçuklu'dan Osmanlı'ya uzanan estetik anlayış dünyaya tanıtıldı.
İşte kültürel temsil budur.
Kültür, yalnızca müzelerde sergilenen eski eşyalar değildir. Kültür, bir milletin dünyaya kendisini anlatma biçimidir. NATO Zirvesi'nde Türkiye bunu son derece başarılı yaptı. Dünyaya, "Ben buyum" diyebildi. Kimseye uzun nutuklar atmadı. Bir medeniyet, inceliklerle konuştu.
Peki aynı soruyu şimdi kendimize sormamız gerekmiyor mu?
Madem Türkiye bunu uluslararası bir zirvede böylesine başarılı yapabiliyor, neden adında "kültür" geçen festivallerimizde aynı güçlü hissi her zaman göremiyoruz?
Yanlış anlaşılmasın...
Burada festivaller düzenlenmesini eleştirmiyorum.
Konser yapılmasına karşı değilim.
Sergilere, söyleşilere, atölyelere de itirazım yok.
Tam tersine, Türkiye Kültür Yolu Festivalleri çok kıymetli bir fikirdir. Kültür ve Turizm Bakanlığının şehir şehir dolaşan bu organizasyonu, doğru işlendiğinde Türkiye'nin en güçlü kültür projelerinden biri olabilir.
Fakat tam da burada durup düşünmemiz gereken önemli bir mesele var.
Bir organizasyonun adına "kültür festivali" demek, o organizasyonun gerçekten kültürü anlattığı anlamına gelir mi?
Bir şehirde festival bittikten sonra geriye ne kalıyor?
İnsanların hafızasında konserler mi?
Yoksa o şehrin ruhu mu?
Bugün Türkiye'nin neresine giderseniz gidin, her şehrin kendine ait bambaşka bir hikâyesi vardır. Birinin mutfağı konuşur, diğerinin taş işçiliği… Bir şehir kilimiyle öne çıkar, bir başkası ahşap oyma sanatında zirvededir. Kimi şehir türküsüyle, kimi bakırcılığıyla, kimi çinisiyle, kimi kahvesiyle, kimi dokumasıyla, kimi de asırlardır yaşattığı düğün geleneğiyle hafızalara kazınmıştır.
İşte kültür dediğimiz şey tam olarak budur.
Ne yazık ki bugün düzenlenen bazı festivallere baktığımızda, şehirlerin birbirinden ayrılan yönlerinden çok, birbirine benzeyen organizasyonlar görüyoruz. Sahneler değişiyor ama kurgu değişmiyor. Programlar değişiyor ama ruh aynı kalıyor. Bir şehirden diğerine geçtiğinizde bazen yalnızca afiş değişiyor, şehir değişmiyor.
Oysa kültür, standartlaştırılacak bir kavram değildir.
Çünkü kültür; o toprağın kokusudur.
O sofranın bereketidir.
O mahallenin sesidir.
O ustanın el emeğidir.
O ninenin sandığında sakladığı işlemedir.
O çocuğun dedesinden dinlediği masaldır.
Bir kültür festivali, ziyaretçiyi o şehrin hafızasına misafir edebilmelidir. İnsan ayrılırken yalnızca güzel vakit geçirmiş olmamalı; o şehirden bir parça da yanında götürmelidir.
Bugün dünyada kültürel rekabet artık sadece ekonomiyle ya da teknolojiyle yapılmıyor. Ülkeler mutfaklarını tanıtıyor, şehirlerini hikâyeleriyle pazarlıyor, el sanatlarını markaya dönüştürüyor, yerel ürünlerini dünyanın dört bir yanına taşıyor. Çünkü biliyorlar ki kültür, aynı zamanda ekonomik güçtür; turizmdir, markadır ve itibardır.
Türkiye'nin bu konuda dünyaya söyleyecek çok sözü var.
Çünkü elimizde benzersiz bir miras bulunuyor.
Hititlerden Selçuklu'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan büyük bir medeniyet çizgisine sahibiz. UNESCO listelerine giren onlarca değerimiz var. Her ilimiz başlı başına bir açık hava müzesi, her ilçemiz ayrı bir kültür atlası.
O halde neden bu zenginliği şehir festivallerinin merkezine daha güçlü yerleştirmeyelim?
Neden festivallerin ana kahramanı, o şehrin kendi hikâyesi olmasın?
Neden çocuklarımız yalnızca konser dinleyerek değil, kendi şehirlerinin kültürünü yaşayarak büyümesin?
Neden yabancı bir ziyaretçi, Türkiye'den ayrılırken bavuluna sadece birkaç fotoğraf değil; bu toprakların ruhunu da koyamasın?
İşte bu yüzden NATO Zirvesi benim için sadece diplomatik bir başarı değildir. Aynı zamanda önemli bir kültür dersidir. O organizasyon bize şunu göstermiştir:
Türkiye isterse kültürünü dünyaya en ince ayrıntısına kadar anlatabiliyor.
Öyleyse aynı anlayışı, aynı titizliği ve aynı estetik bakışı Türkiye Kültür Yolu Festivalleri'nde de görmek istiyoruz.
Çünkü mesele sadece festival yapmak değildir.
Mesele, o festivali bir medeniyet vitrini hâline getirebilmektir.
Türkiye bunu yapabilecek güce de, birikime de, kültüre de fazlasıyla sahiptir.
Şimdi ihtiyaç duyulan tek şey; o büyük kültürü sahneye değil, festivalin ruhuna taşımaktır.
Çünkü kültür, alkış toplamak için değil; hafızalarda yer etmek için yaşatılır.
Yorumlar
Kalan Karakter: