Hayatı bir güne benzetmek boşuna değil.
Sabahı var insanın, öğlesi var, bir de akşamı…
Sabah, umutla başlar. Öğle, hesaplaşmayla geçer. Akşam ise insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessiz aynadır.
Fakat mesele şu: Dünya sadece gördüğümüz o saatlerden ibaret değil. Sahnenin önünde oynanan oyuna bakıp hüküm veriyoruz ama perde arkasında devasa bir dişli takımı işliyor. Ve çoğu zaman o dişlilerin arasında sıkışanın da biz olduğumuzu fark etmiyoruz.
Dünya, üzerine milyarlarca farklı mürekkebin döküldüğü devasa bir parşömen gibidir. Hepimiz kendi hikâyemizi yazdığımızı sanırız. Oysa çoğu zaman bir başkasının hikâyesinde figüranız. Kimi zaman fon müziği, kimi zaman kısa bir cümle, kimi zaman da unutulmuş bir dipnot…
Ve işte tam burada başlar “iç” ile “dış” arasındaki o büyük gerilim.
Maskelerle Yaşamak
İnsan, psikolojik olarak iki ayrı evrende yaşar: İç dünya ve dış dünya.
Dışarıya gösterdiğimiz yüzümüz çoğu zaman sabah güneşi gibidir. Aydınlık, düzenli, kontrollü…
Ama içimizde bazen gece fırtınaları kopar.
Modern insanın en büyük yalnızlığı da burada başlar. Maskelerimizle alkış alır, gölgelerimizle baş başa kalırız.
Toplum bizden güçlü görünmemizi ister. Ekonomi üretken olmamızı ister. Kültür uyumlu olmamızı ister. İnanç sabırlı olmamızı ister.
Ama insan, hepsinin ortasında bir kalp taşıdığını unutuyor.
“Her şey göründüğü gibi değil” cümlesi artık bir klişe değil; bir hayatta kalma gerçeği.
Ben Dediğimiz Şey Gerçekten Ben mi?
Sosyoloji bize acı bir gerçeği hatırlatır:
“Ben” dediğimiz şey, aslında çevremizdeki “sen”lerin bir yansımasıdır.
Kıyafetlerimizden fikirlerimize kadar çoğu tercihimiz, sandığımız kadar bireysel değildir. Ailemiz, mahallemiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz haberler… Hepsi kimliğimizin tuğlalarını döşer.
Biz kendimizi özgür bir hikâye yazarı sanırken, çoğu zaman yazdığımız metnin dili bile bize ait değildir.
Toplumun da sabahı, öğlesi ve akşamı vardır.
Bazen dayanışmanın sabahını yaşarız.
Bazen çıkar çatışmalarının öğlesini…
Bazen de yabancılaşmanın akşamına sürükleniriz.
“Biz” dediğimiz şey, aslında aynı korkulara ve aynı umutlara sahip insanların birbirine tutunma çabasıdır.
Hayatın romantik tarafını konuşmak kolaydır.
Ama hikâyenin maddi bir iskeleti de vardır.
Ekonomi sadece para meselesi değildir; seçim meselesidir.
Hangi semtte yaşayacağımızı, hangi okula gideceğimizi, hangi hayali kurabileceğimizi belirleyen görünmez bir senaryo yazarıdır.
Birinin sabahı, bir başkasının akşamı olabiliyorsa burada sadece kader değil, bölüşüm de vardır.
Ekonomik düzen, hayallerimizin tavanını çizer.
Ve çoğu zaman biz o tavana bakıp gökyüzü sanırız.
Yere Basan Ayak, Göğe Bakan Göz
Kültür bizi yere bağlar.
İnanç göğe bakmamızı sağlar.
Kültür, nasıl yaşayacağımızı öğretir.
İnanç, neden yaşadığımızı sorgulatır.
Modern çağın en büyük krizi belki de budur: İnsan artık nasıl yaşayacağını biliyor ama neden yaşadığını unutuyor.
Tüketim çağında anlam yoksulluğu büyüyor.
Bilgi arttıkça bilgelik azalıyor.
Bağlantı çoğaldıkça bağ zayıflıyor.
Ve insan, kalabalıkların ortasında kendi akşamına doğru yürürken, içindeki boşluğu kimse görmüyor.
Dünya sadece “ben, sen ve bizden” mürekkep değildir.
Bu üçü arasındaki görünmez bağlardan, çekişmelerden ve uzlaşmalardan ibarettir.
Kimi zaman mücadele ederiz, kimi zaman teslim oluruz.
Kimi zaman kendimizi dev hissederiz, kimi zaman bir karınca kadar küçük.
Ama önemli olan hikâyemizin uzunluğu değil; mürekkebimizin samimiyetidir.
Sabah mı yaşıyoruz, öğle mi, yoksa akşam mı?
Belki de asıl soru şu:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece rol mü yapıyoruz?
Hayatın sahnesinde maskeyle alkış almak mı, yoksa iç dünyamızla barışık bir akşama yürümek mi?
Seçim hâlâ bizim.
Ve unutmayalım…
Dünya, göründüğünden çok daha derindir.
Ama insan, düşündüğünden çok daha güçlüdür.
Ramazan Çağlar
Yorumlar
Kalan Karakter: