Gazeteci: Tespitoloji’de yayımladığınız “Çocuk Değil Canavar mı Yetiştiriyoruz?” yazınız çok tartışıldı. Yazıda çocuğu suçlamıyorsunuz; yönü yetişkinlere ve sisteme çeviriyorsunuz. “Zorbalık çocuğun doğası değil, kültürün mirasıdır” diyorsunuz. Bu cümleyi nasıl açıklıyorsunuz?
Samet Tuncay: Biz çocuğu çoğu zaman bireysel bir dünyaymış gibi ele alıyoruz, sanki kendi kendine davranış üretiyormuş gibi. Fakat çocuk, davranışı taklit ederek öğrenir. Bir çocuğun nasıl güldüğüne bakın; büyük birinin gülüşünün kopyasıdır. Nasıl konuştuğuna bakın; evde duyduğu sesin ritmidir. Yani çocuk, kendisine sunulan dünyanın dilini öğrenir. Şiddetin dili normalleşmiş bir evde yetişen çocuk, şiddeti ilişki biçimi zanneder. Sessizliği öğrenmiş bir evden gelen çocuk duygularını yutmayı öğrenir. Dışlanmanın olağan olduğu toplumsal alanlarda büyüyen çocuk, “değer”in karşısına “güç”ü koyar. O yüzden çocuğun davranışını, çocuğun kendi karakteri gibi değerlendirmek hatadır. Çocuğu şekillendiren şey, içinde bulunduğu kültürel atmosferdir. Eğer kültür çatlarsa, çocuk da çatlar.
O zaman akran zorbalığı, çocuğun iç dünyasından çok, çocuğun içinde konumlandığı ilişki ağlarında oluşuyor?
Samet Tuncay: Evet. Çocuk dediğimiz şey, birey değil yansımadır. Çocuk, evin içeriğini dışarı taşır. Evde ses tonu sürekli yüksekse, okulda bağırarak iletişim kurar. Evde değersizlik duygusu varsa, başka çocukların değersizliğini görmek ona doğal gelir. Akran zorbalığı çoğu zaman çocuğun "kötü niyetli olması" değildir. Akran zorbalığı, çocuğun kendine yer açamaması, kendi varlığını koruyamadığında başkasının varlığına saldırmasıdır. Eğer bir çocuk kendini değerli hissedemiyorsa, kendini değerli hissetmek için başka birini eksiltir. Bu doğrudan bireysel bir tercih değil, öğrenilmiş bir savunma mekanizmasıdır.
Sizin özellikle altını çizdiğiniz bir nokta var: “Akran zorbalığı” ifadesinin kendisi bile meseleyi hafifletiyor diyorsunuz. “Zorbalık çocukluk değil, yetişkin şiddetinin küçük ölçekte tekrar edilmesidir” diyorsunuz. Bu bakışı biraz açar mısınız?
Samet Tuncay: Bizim toplumsal olarak yaptığımız en büyük hatalardan biri, çocukların davranışlarını küçültmemiz. Şiddeti “çocukça” diye yumuşatıyoruz. Bir çocuk bir çocuğu sistematik olarak dışlıyorsa, bu bir şiddet örgütlenmesidir. Bir çocuk bir çocuğu korkutarak kendine yer açıyorsa, bu güç kurmaya dayalı bir ilişki tasarımıdır. Ama biz buna “Akran zorbalığı” diyoruz. Sanki biraz oyun, biraz çekişme, biraz büyüme süreciymiş gibi. Oysa aynı davranışı yetişkinler yaptığında çok net isimler kullanıyoruz. Yetişkin yetişkine vurduğunda şiddet diyoruz. 12 yaşındaki bir çocuk 12 yaşındaki bir çocuğu öldürdüğünde cinayettir bu. Ama biz buna “Akran zorbalığı sonucu gelişen olay” diye rapor hazırlıyoruz. Aynı davranışı 20 yaşındaki biri 20 yaşındaki birine yaptığında mahkeme dosyasında adı bellidir: kasten yaralama, tehdit, taciz, psikolojik şiddet, hak gasbı. Çocukta olunca biz isim değiştiriyoruz. Bu masumlaştırma dili, davranışı değil, suçu hafifletiyor. Ve en kötüsü ne biliyor musunuz? Bu dil, çocuğun maruz kaldığı şiddetin ciddiyetini görünmez kılıyor. Çocuk ağlıyor, eziliyor, dünyası daralıyor ama sistem “akran zorbalığıdır geçer” diyor. Hayır, geçmez. Çocukluktaki yara büyüyünce kişilik olur.
Yani siz diyorsunuz ki, sorun çocukların davranışı değil; sorunun bizim olayı adlandırma biçimimizde başlıyor.
Samet Tuncay: Evet, dil gerçeği şekillendirir. İsmi küçültürseniz sorunu da küçültürsünüz. “Zorbalık” kelimesi bile hafif. Aslında bu güç temelli şiddettir. Ve bu şiddeti doğuran şey çocuğun kendisi değil, çocuğun içine doğduğu ilişki düzenidir. O çocuk yıllarca evde yüksek ses tonu, rekabet, değersizlik, karşılaştırma, utanma, suçlanma ile büyümüşse, ilişkiyi kırarak kurmayı öğrenir. Sonra okula gelir ve elindeki tek ilişki dilini kullanır. O yüzden ben sürekli şunu söylüyorum: “Çocuk kötü değildir. Çocuk gördüğünü uygular.” Eğer toplumda şiddet varsa, çocuk şiddeti taşır. Eğer ilişki dili yıkım üzerine kuruluysa, çocuk arkadaşını yıkarak kendine yer açar. Biz çocuğu değil sistemi tamir etmek zorundayız.
Peki, bu durumda öğretmenin rolü ne?
Samet Tuncay: Öğretmen sınıfta sadece ders anlatan biri değil. Sınıf bir mikro toplumdur. Orada kimin gözleri yerde, kimin sesi yüksek, kim sürekli merkezde, kim sürekli kenarda, bunların hepsi sosyal göstergedir. Öğretmen çocukların ilişki kurma biçimlerini gözlemlediğinde, şiddet daha büyümeden durdurabilir. Ama bunun için öğretmenin yalnız bırakılmaması gerekir. Okullar şu an davranışla mücadelede çoğu zaman sahipsiz. Rehberlik odası formalite, veli savunmada, yönetim rapor peşinde. Böyle bir ortamda öğretmen tek başına kahraman olamaz. Sistemin çocuğu koruyan bütünlüklü bir dili olmalı.
O zaman mesele “nasıl durdururuz?” değil, “nasıl yeni bir ilişki biçimi kurarız?” oluyor.
Samet Tuncay: Aynen öyle. Zorbalık yasaklanarak bitmez; yerine başka bir ilişki biçimi konularak söner. Çocuğa duyguyu konuşmayı, sınırı söylemeyi, öfkeyi tanımayı, gücü paylaşmayı, “sen ve ben” değil “biz” olmayı öğretirsen şiddetin zemini kalmaz. Ama bu anlatılar lafta olmaz. Çocuğun gördüğü örnek değişmeli. Evde, okulda, sokakta. Çocuk yetişkinin aynasıysa, önce yetişkin düzelecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: