Bekir Hastürk
Din; bireyin hayatından, ahlakından, ilkelliğini veya gelişmişliğinin atfettiği varlığından, davranışlarından, inancından ve itikadından oluşturduğu yaşam anlayışı ve hayatı algılayış biçimidir.
Yüce dinimiz İslamiyet’te tanımlamalarını yaşam anlayışı minvalinde yapmıştır. Ali İmran suresi 19. ayetin meali bu noktada açıklayıcı olacaktır. “Allah katında, Allah’tan gelen, tek ilâhî din, şeriat, düzen, medenî kurallar İslâm’dır.” [1] Ayeti kerimenin mealinde geçen şeriat, düzen ve medeni kurallar gibi ifadeler sosyal yaşamın kuralları ile çoğu noktada örtüşmektedir. Toplumların uzun zamanlar zarfında değiştirip gelişerek nesillerine aktardığı davranışlar ve Müslümanlığı yaşayış biçimleri elbette ki birbirleri ile farklılıklar arz edebilir. Bu nedenle farklı farklı milletlerin Müslümanlığı yaşama ve anlama biçimleri oluşmuştur. Bu nüansların muteberliği ve meşruiyeti İslamiyet’in bir olan temel dokusuna aykırı olmama kabilinde değerlendirilmelidir.
İslam tarihi süreci incelendiğinde, birçok milletin farklı Müslümanlık yaşayışları ile İslamiyet’e bayraktarlık ettiği açık bir şekilde görülecektir. Dört halife döneminden sonra yönetimi eline alan Muaviye ve hanedanının uygulamalarından itibaren bu farklı anlayışların tezahürleri daha net olarak fark edilmektedir. Örneğin; Hz. Ali’nin (r.a.) şehit edilmesi, Kerbela zulmü, devlet yönetiminde uygulanan Arap milliyetçiliği, hilafetin saltanata dönüştürülmesi gibi hususlar göz önüne alınacak olursa; Emevilerin yaşayış tarzlarını İslam’a yansıttıklarını söyleyebilir ve Emevi dönemini “Arap Müslümanlığı” olarak tanımlayabiliriz.
Zaten İslamiyet ile tanış olan milletimiz Emevi istibdadının sona erip Arap Müslümanlığı’nın etkilerinin azalmasından sonra daha hızlı olarak kitleler halinde İslamiyet’e geçmiştir. Milletimizce İslamiyet’in kolay özümsenmesi ve yapılan hizmetlerin büyüklüğünün temelini oluşturan yapıyı anlamama açısından Arvasi hocamızın şu sözlerini dile getirmek oldukça faydalıdır. “Türk, bütün varlığı ve heyecanı ile İslamiyet’e koşarken hasretle beklediği dine kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştır. “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen, “cihad” emri ile “alplik ruhunu” besleyen, öte yandan “hak yolda” alimlerin akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek bulan İslamiyet, kısa zamanda Türk’ün ruhunu keşfetmekle kalmamış, Türk’ü yeniden Türk’e buldurmuştur.” [2] Arvasi hocamız bu sözlerinde “Türk Müslümanlığı” kavramının, Türk’ün kimyası olan reculiyet, alplik duygularıyla Allah yolunda cihat etmek ve bilime gösterilen ilgi olmak üzere iki önemli özelliği ortaya koymaktadır. Bu iki özellik haricinde Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt’e karşı duyulan büyük bir sevgi ve samimi, hoşgörüye dayalı İslamî bir yaşam anlayışı da “Türk Müslümanlığı” kavramını açıklamakta önemli bir yer tutmaktadır.
Türk milleti var olduğundan beri devlet anlayışı diğer devletlerin anlayışlarından ziyadesiyle farklıdır. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi, Nizam-ı âlem ülküsü gibi ifade olunan bu devlet anlayışları cihanşümul bir yapıda cihana hakim olma adaletle yönetme düşüncesi temellidir. Bu köklü devlet geleneği İslamiyet’teki cihat anlayışıyla örtüşmektedir. Bu durum nedeniyle cihat anlayışı Türk Müslümanlığının en belirgin özelliğini teşkil etmektedir. Gerek haçlı seferlerine ve Kuzey Afrika’daki Müslüman unsurlara olan saldırılara karşı İslam coğrafyasının müdafaa edilmesi gerekse ilah-ı kelimetullah’ın Viyana önlerinden Hindistan’a Çin’den Kuzey Kafkasya’ya ulaştırılması bakımından milletimiz Türk Müslümanlığı bağlamında sorumluluğunu ortaya koymuştur. Ayrıca Türk Müslümanlığının cihat anlayışı ilah-ı kelimetullahın ulaştığı yerlerde kalıcılık arz etmesi bakımından da mühimdir. Bu kalıcılığın mana derinliği ve hoşgörü çizgili bir yapısı dünya ve İslam tarihinde emsalsiz bir gurur kaynağıdır.
Türk Müslümanlığının önemli gereklerinden biriside bilime ve bilim adamlarına önem vermektir. Buhara’da Semerkant’ ta, Taşkent’te inkişaf eden Türk İslam medeniyeti, henüz Hicret’ in 3. yüzyılında, Buharileri, Müslimleri, Tirmizileri Harezmîleri, İbn-i Sinaları uygarlık tarihine armağan etmiştir. Fıkıh, tefsir, hadis ve kelam gibi bilimlerin yanında matematik, fizik, astronomi gibi pozitif bilimler sahasında da Türk bilginler dünya ve İslam medeniyetine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Robotika, felsefe, havacılık, cebir, tıp, zooloji ve mimari alanlarında verdikleri eserler ile Avrupa’nın da aydınlanma çağına temel oluşturmuştur.
Türkler Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) yaşayışından ötürü büyük bir sevgi ve saygı duymaktadır. Türk kültüründeki ideal insanın ancak O olabileceğini düşünmüşlerdir. Hatta Çin kaynaklarında Talas Savaşı münasebetiyle Araplarla yakın ilişki kuran Türklerin Hz. Muhammed Efendimiz’in (s.a.v.) Türk olup olmadığı yönünde ısrarla sorular yönelttiği geçmektedir. Türklerin Ehl-i Beyt sevgisine en önemli örnekte Kerbela olayında yaşanmıştır. Hz. Hüseyin (r.a.) Müslüman kanı dökülmesine razı olmayarak Yezid’in komutanı Ömer bin Saad’a “Ey Ömer! Benim için şu şıklardan birini seç. Ya beni bırakırsın geri dönerim, ya Yezid’le emniyet içinde görüşmemi sağlarsın, ya da Türk yurtlarına çekip gitmeme müsaade edin. Orada kalır onlarla birlikte cihat ederim.” diye bir teklifte bulunmuştur. Teklifinin kabul görmemesi üzerine savaş başlar. Savaşın başlamasıyla birlikte yedi Türk savaşçısı gelir Hz. Hüseyin’le görüşerek Azerbeycan’a gitme teklifinde bulunurlar. Ama Hz. Hüseyin bu teklifi geri çevirir. Ve “Kumandanınıza teşekkür ederim, ancak yardımınız bana değil hasta oğlum Zeynel Abidin’e olacaktır. Ben şehit olduğum zaman onu alıp götürün.” buyurur. Türkler Zeynel Abidin’i savaş yerinden kaçırır ve sağlığına kavuşunca Medine’ye geri getiriler. [3]
Hoşgörü; anlayışla karşılama, olabildiği kadar hoş görme durumu olarak tanımlanabilir. Orhun yazıtlarında yöneticilere “millete zahmet çektirmeyin, incitmeyin” [4] telkininde bunulması, Divan-ü Lügat-it-Türk’te ideal insan tiplerinin özellikleri arasında “ukuşlug” [5] (anlayışlı, hoşgörülü) kelimesinin sayılması ve nice örnek hoşgörünün İslamiyet’ten evvel de Türk kültüründe önemli bir yeri olduğunu ortaya koymaktadır. İslamla beraber bu hoşgörü kültürü daha da taçlanmıştır. Fatih-i Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi hazretlerinin her türlü bencillik hissiyatını kınayarak hoşgörü ve insan sevgisi temelli öğretisi, Yunus Emre’nin “Yaradılanı Yaratan’dan ötürü seven ve hoş gören hissiyatı, Pir Sultan Abdal’ın zorlama ve şiddetten sakınma, bütün insanlara acıma ve şefkât telkinleri Türk Müslümanlığının zuhur ettiği en önemli örneklerdir.