15 saat... Türkiye'den Endonezya'ya uzanan bu uzun uçak yolculuğu, sadece coğrafi bir mesafeyi değil, aynı zamanda kültürel ve ruhani bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Yakın zamanda yollarımın kesişeceği bu Müslüman ülkeye dair yaptığım ön araştırmalar, içimde bir merak kadar, derin bir endişe de uyandırdı.
Geleneksel damak tadımızın vazgeçilmezi olan kuru bakliyatın yokluğu, soğanın bile "adetle" verildiği, patatesin lüks sayıldığı bir diyardan bahsediliyor. Peki ne yiyeceğiz? Yanıt basit: Deniz ürünleri ve et. Ancak balık pazarında soğutucu dolap olmaması yüzünden burnumuza çarpan o keskin koku, iştahımızı daha ilk adımda kapatıyor. Anlatanlardan dinledim; bütün bir balığı sofrada görme fikri bile mideyi altüst etmeye yetiyor. Maddi endişelerden önce, "ne yemeliyim" derdine düşmüş olmak ne acı. Bereketli topraklarımızın sofrasından kalkıp, bir Müslüman kardeşimizin topraklarında temel gıda konusunda bu denli bir şok yaşamak... İşte ilk kırılma anı burada başlıyor.
Ama asıl sarsıcı olan, fiziki yokluklar değil, manevi dağınıklık.
Bir Müslüman ülkeye gidiyorum, ama zihnimi kurcalayan tek şey yiyecek değil. Giden cemaatlerin orada örgütlendiğini, kendine yeni bir alan açtığını, belki de "güç devşirdiğini" duymak, bambaşka bir yaraya parmak basıyor.
Artık samimiyetle söyleme vaktidir: Müslümanlar kendilerini sorgulamalı!
Biz neden birleşemiyoruz? Neden her coğrafyada ayrı telden çalınıyor? Müslümanların üstünde bir "Baş" olmayınca, bir "Halife" çatısı altında toplanılmayınca, gücümüz de kalmıyor, birbirimize sahip çıkma refleksimiz de. Okyanusun ortasında sürüklenen gemiler gibiyiz.
Altta kalanın canı çıksın.
İşte bizim halimiz tam da bu acımasız atasözünün yansıması. Güçsüz olanın ezildiği, güçlü olanın kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir dağınıklık.
Bir yanda Hristiyan dünyasının manevi lideri Papa'ya karşı alınan tavırlar, gösterilen saygı ya da tepkiler konuşuluyor. Peki, biz niçin kendi kendimize sormuyoruz: "Bizim niye bir başımız, bir halifemiz yok?"
Güç; birleşmede, beraber hareket etmede. Cemaatler arası küçük didişmelerde, lokal iktidar savaşlarında değil. Eğer bu birliği sağlayamazsak, Endonezya'dan Türkiye'ye, Afrika'dan Asya'ya kadar tüm coğrafyalarda güçlü ülkelerin sömürgesi olmaktan, onların politik ve ekonomik oyunlarının piyonu olmaktan asla kurtulamayız.
Endonezya'da yiyeceğim pirinç, soğan, kokmayan balık değil; ümmetin birliği beni doyuracak. O 15 saatlik yolculuğun sonunda karşılaşacağım tablo, bize sadece lezzetleri değil, unuttuğumuz o temel dersi hatırlatmalı: Tek vücut olmadan, ne sofrada ne de siyaset sahnesinde ayakta kalabiliriz.
Bu coğrafya bize hem yokluğu hem de varlığı aynı anda gösteriyor. Şimdi silkinme ve o "Baş" altında toplanma vaktidir. Yoksa bu acıtasyon, her geçen gün daha da kanayan bir yara olarak kalacak.
Yorumlar
Kalan Karakter: