Kamu kaynaklarının kullanımı konusunda kanayan bir yaramız var: "Ben yaptım oldu, nasılsa hesap sorulmuyor" fütursuzluğu. Devletin kasasını kendi şahsi kasası, milletin parasını da bitmek tükenmek bilmez bir kaynak sanan zihniyet, ülkemize telafisi güç zararlar veriyor. Oysa o kasada, tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. O parada, geleceğimizi ipotek altına almamamız gereken bir emanet bilinci olmalı.
Bu vurdumduymazlığın bedelini hep birlikte ödüyoruz.
Şöyle bir çevremize bakalım. Yalnızca Samsun'da dahi, yapılıp kısa süre sonra yıkılan, atıl kalan, yanlış planlama kurbanı olan ne kadar çok "eser" var. Bir stadyum yapılıyor, eskisi yıkılıyor, yeri boş kalıyor; bir sahil projesi yapılıyor, iki kış görmeden dalgalara teslim oluyor; bir bina inşa ediliyor, sonra "stratejik hata" denilip kaderine terk ediliyor.
Bunlar sadece yanlış kararlar değil, milletin cebinden alınan ve çöpe atılan milyonlardır. Bu, ülkemize külliyen külfettir.
Peki, bu cüreti nereden buluyorlar? Cevabı basit: Hesap sorulmayacağına olan inançtan.
Sistemin kilitlendiği nokta tam da burasıdır. Kamu kurumlarındaki liyakatsiz, basiretsiz idareciler, maalesef siyasi bir zırhın arkasına saklanıyor. "Siyasiler dediğimizi yapıyor" zihniyeti, devletin sırtına bir kambur olarak biniyor. Bir idareci, asıl görevi olan kamu faydasını değil de, kendisini oraya atayan siyasi iradenin keyfi taleplerini yerine getirdiğinde, ortaya çıkan zararın faturası yine millete kesiliyor.
Bu kısır döngü kırılmalıdır. Devletin sırtına yük olan, aldığı kararlarla kurumu zarara uğratan, liyakatten yoksun kim varsa, siyasi aidiyetine bakılmaksızın görevden el çektirilmelidir.
Çözüm için geçmişin tecrübelerine bakmakta fayda var. Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Havuz Sistemi" gibi, kamu harcamalarında merkezi bir denetimi, şeffaflığı ve disiplini sağlayan mekanizmalara bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu sistem, paranın tek bir havuzda toplanmasını ve keyfi harcamaların, gereksiz yatırımların önüne geçilmesini hedefliyordu. İsrafın önünü kesmek için bu tür radikal ve akılcı sistemlere dönmek zorundayız.
Ancak sistem kurmak yetmez, denetim şarttır.
Kamu denetçilerinin rolü burada hayati önem taşıyor. Kağıt üzerinde kalan, "dostlar alışverişte görsün" kabilinden yapılan incelemeler değil; hakkaniyetle, vicdanla ve cesaretle yapılan denetimlere ihtiyacımız var. Zarar neredeyse, sorumlusu kimse, üzerine gidilmelidir.
Devleti zarara uğratmanın bir bedeli olmalıdır. Sorumluluk sahibi mevkideki kişi, attığı imzanın, aldığı kararın sonuçlarıyla hukuken ve mali olarak yüzleşmelidir. "Ben yaptım oldu" demenin bir maliyeti olduğunu bilmelidir.
Devlet malı, kimsenin babasının malı değildir. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak, her şeyden önce bir vicdan ve adalet meselesidir. Artık sözün bittiği yerdeyiz; milletin parasını heba edenlerden hesap sorma ve bedel ödetme zamanıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: