Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin resmen dağılması, sadece siyasi bir dönüm noktası değil, aynı zamanda milyonlarca insan için trajik bir yoksulluk ve belirsizlik döneminin de başlangıcı oldu. Bu çalkantılı yıllarda, 1996'da yolumun düştüğü Azerbaycan'ın başkenti Bakü, bu yeni ve zorlu dünyanın tüm acılarını, çelişkilerini ve beklenmedik umutlarını gözler önüne seriyordu.
O yıllarda Bakü'ye adım attığımda, şehrin Sovyet geçmişinin görkemli mimarisi ile yeni kazanılmış bağımsızlığın getirdiği sefalet arasındaki keskin tezat hemen göze çarpıyordu. Sokaklarda bir yandan özgürlüğün getirdiği bir umut filizi yeşermeye çalışırken, diğer yandan Karabağ'dan gelen savaşın acı rüzgarları esiyordu. Sederek'in Ermeniler tarafından bombalandığı haberleri kulaktan kulağa yayılırken, savaştan kaçıp çocuklarını Bakü'ye getiren çaresiz babaların yüzlerindeki endişe, o günlerin en dokunaklı manzaralarından biriydi. Evlerini, topraklarını terk etmeyen, son ana kadar direnen anaların hikayeleri ise birer efsane gibi anlatılıyordu. Karabağ'da savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu ve bu savaş, sadece cephede değil, Bakü'nün her köşesinde, her yürekte hissediliyordu.
Nahçıvan'dan Bakü'ye uçakla geçerken yaşananlar, bu endişenin ne denli derin olduğunu gösteriyordu. Kaptanın, Ermenilerin olası bir saldırısından kaçınmak için uçağın 11 fitte, yani oldukça alçaktan uçtuğunu anons etmesi, o dönemdeki teyakkuz halinin ve her an her şeyin olabileceği hissinin somut bir ifadesiydi. Bu, sadece bir uçuş değil, adeta bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Bakü'de gençlerin durumu ise ayrı bir dramdı. Sovyet döneminin planlı ekonomisinin çöküşüyle birlikte işsiz kalan, gelecek hayalleri yıkılan Azeri gençleri, umutsuzluk içinde Rus votkasının uyuşturucu kollarına sığınmışlardı. Sanatlarını icra edecek, üretecek bir alan bulamayan bu nesil, sosyalizmin kendilerini "uyuttuğu" içkiyle avunuyordu. Şehirdeki iki büyük camiden birinin kapalı olması, Sovyet rejiminin din üzerindeki baskısının izlerinin henüz silinmediğini gösteriyordu.
Ancak o kasvetli atmosferde, umut kıvılcımlarının çaktığı anlara da şahit oldum. Bir gün, kaldığım yerde televizyonda Türk Hava Kuvvetleri'nin bir gösterisi yayınlanıyordu. Etrafımda toplanan Azeri gençlerinin yüzlerindeki ifadeyi hiç unutamam. O, umutsuzlukla votkaya sarılan gençlerin gözleri, ekrandaki Türk uçaklarının kusursuz manevralarını hayretle, inanılmaz bir gururla izliyordu. Uçaklar için methiyeler düzüyor, her bir hareketi coşkuyla alkışlıyorlardı. Kendi ordularının ve devletlerinin henüz tam anlamıyla teşkilatlanamadığı, kendi uçaklarının saldırı endişesiyle alçaktan uçtuğu bir dönemde, kardeş bildikleri Türkiye'nin bu gücü, onlara adeta bir moral aşısı oluyordu. O an anladım ki, bu sadece bir televizyon programı değildi; bu, gökyüzünde süzülen bir umuttu. O uçaklar, Azerbaycan gençliğinin kendi geleceklerine, kendi özlemlerine dair kurdukları hayallerin bir yansımasıydı. "Bir Millet, İki Devlet" sözünün slogan olmaktan çıkıp, kalplerde nasıl bir karşılık bulduğunun en canlı ispatıydı o an.
Ekonomik çöküşün gündelik hayata yansımaları da bir o kadar çarpıcıydı. Rusların, şeker fabrikasını başka bir cumhuriyete kurmuş olması ve şeker pancarının Azerbaycan'da üretilmesine rağmen, ülkede şeker üretiminin yetersiz kalması bu çarpık düzenin bir mirasıydı. O yıllarda Bakü'de çayı, bildiğimiz şekerle değil, reçelle içmek zorunda kalmamız, bu yoksunluğun en tatlı ama bir o kadar da acı hatıralarından biridir.
1996'nın Bakü'sü, bir imparatorluğun enkazı altında yeni bir kimlik ve gelecek arayan bir halkın portresiydi. Savaşın gölgesinde yaşanan yoksulluk ve umutsuzluğun yanında, bir çift Türk uçağının gökyüzündeki dansıyla yeşeren gurur ve umudu da barındırıyordu. Bugünün modern ve gelişmiş Bakü'süne bakarken, o zorlu günleri, o çaresiz babaları, o umutsuz gençleri ve gökyüzüne bakıp "bizimkiler" diye gururlanan o yürekleri unutmamak, Azerbaycan'ın nereden nereye geldiğini anlamak adına bir borçtur.
BAYRAM UZUNOĞLU
Yorumlar
Kalan Karakter: