Bugünlerde sosyal medyada rastladığımız bir "sosyal deney" videosu, yüreğime bir sızı düşürdü. Bir kız çocuğuna soruyorlar: "Ülkemiz başka bir devletle savaşa girse ne yaparsın?" Cevap, ne yazık ki "ülkeden kaçarım" oluyor. Bu tek bir cevap, bir dönemin kapanışını ve bir başka, endişe verici dönemin başlangıcını simgeliyor olabilir mi?
Bizler, 1980 öncesi bir gençlik dönemi yaşadık. O nesil, belki siyasi kutuplaşmanın en sertini yaşadı; sağcısı da, solcusu da birbirine düşman edildi. Ama ortak bir paydaları vardı: vatan sevgisi, saygı, merhamet ve ülkesi için bir şeyler yapma ideali. Kendi fikirlerinden ödün vermeseler de, o ideallerin temelinde şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakların kıymeti ve tüyü bitmemiş yetimin hakkının vebali bilinci yatıyordu. Ülkesini terk etmeyi değil, ona sahip çıkmayı onur sayan bir nesildi o.
Peki, ne oldu da bugün "ülkeden kaçarım" zihniyeti bu kadar rahat dillendirilebilir hale geldi?
Bahsettiğiniz o çürümüş kokuşmuş zihniyet, maalesef ki "altta kalanın canı çıksın" felsefesiyle özetlenebilir. Bireyselliği, toplumsal sorumluluğun ve vefanın önüne koyan, anlık çıkarı uzun vadeli onurun üstünde tutan bir anlayış. Bu zihniyet, köklerinden koparılmış, tarihi ve manevi mirasıyla bağı zayıflatılmış bir toplumun zehirlenmesidir. Artık "hain kim?" diye sormak zorunda kaldığımız bir memleket tablosuyla karşı karşıyayız; çünkü aidiyet duygusu erozyona uğradı. Son zamanlarda, toplumsal değerlerimizin aşınmasından, gençliğin aidiyet duygusunun zayıflamasından şikayet ediyoruz. Çözümü modern teorilerde, ithal edilmiş sistemlerde arıyoruz. Oysa, çözüm kapımızın hemen ardında, atalarımızın emanetinde duruyor.
"Aslıma dönmeden kurtuluş asla olmaz" sözü, sadece kuru bir nostalji değildir. Bu, bir kimlik manifestosudur. Eğer bir millet, kök saldığı toprakların suyunu çekmeyi bırakırsa, rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprağa döner. Kurtuluş, ekonomik refahtan ya da askeri güçten önce, manevi ve ahlaki omurganın yeniden inşasıyla mümkündür.
İşte tam bu noktada, devleti insanın temeli olarak gören, Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu Şeyh Edebali'nin o ölümsüz öğüdüne dönmek zorundayız: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."
Bu söz, sadece bir slogandan ibaret değildir. Bu, bir medeniyet felsefesidir. Edebali, devleti ayakta tutacak olanın duvarlar, ordular ya da hazineler değil; onurlu, vicdanlı ve merhametli insan olduğunu haykırmıştır. Eğer bir devlet, vatandaşının ahlakını, adalet duygusunu ve insaniyetini kaybediyorsa, o devletin varlığı sadece bir formaliteden ibarettir.
İnsanı yaşatmak, ona sadece ekmek vermek, barınak sağlamak değildir. İnsanı yaşatmak; ona doğruluk, dürüstlük, liyakat ve vatanseverlik aşılamaktır. Eğer bir genç, ülkesini sadece kaçılacak bir yer olarak görüyorsa, bu, Edebali felsefesinin rafa kalktığı anlamına gelir. Zira, o genç vatanını sevmeyi, ona sahip çıkmayı öğrenememişse, yaşatılacak bir insan değil, sadece bir birey olarak kalmıştır. Ve bireylerin toplamı, devleti yaşatmaya yetmez.
Devlet, ancak içinde vefayı, hakkı, adaleti yaşatan bireylerle ayakta kalır. Bugün, o 1980 öncesi neslin omuzlarında taşıdığı saygı, sevgi ve idealizm meşalesini yeniden yakma zamanıdır.
Eğer bu topraklar üzerinde "altta kalanın canı çıksın" zihniyeti hüküm sürerse, bu hepimizin canının çıkacağı anlamına gelir. Unutmayalım ki, bir ülkeyi dışarıdan gelen düşmanlar değil, içindeki çürümüş vicdanlar yıkar.
Şeyh Edebali'nin felsefesi, bize yol göstermeye devam ediyor: Devleti kurtarmak istiyorsak, önce insanımızı kurtarmalıyız. Önce gençlerimize vatan sevgisinin bir kaçış planı değil, bir şeref borcu olduğunu öğretmeliyiz.
BAYRAM UZUNOĞLU
Yorumlar
Kalan Karakter: