Ekranlara yansıyan o kare, bütün sözlerin bittiği yer: Kilometrelerce yol yürüyen, sırtında küçük kardeşini taşıyan Filistinli bir çocuk. Omuzlarındaki yük, sadece bir beden ağırlığı değil; insanlığın vicdanına saplanmış ağır bir hançerdir. O çocuk, aslında kendi utancımızı taşıyor. Çünkü bizler, o masumların gözlerinin içine bakmaya yüzümüz olmadığından, yediğimiz lokmanın, içtiğimiz suyun tadını kaybetmiş durumdayız.
"İnsanım" demekten utanır olduk. Her şehit haberiyle içimiz cız ediyor, "Böyle yaşamaktansa yaşamamak en iyisi" noktasına geliyoruz. Bu, çaresizliğin en derin çukurudur.
İşte tam bu noktada, içimizde bir başka korku filizleniyor: Manevi sorumluluk korkusu.
Tarihe bakıyoruz; Ad kavmini, Lut kavmini hatırlıyoruz. O toplumların tamamı suçu işlemedi ama zulme, ahlaki çöküşe ve haksızlığa karşı çıkmadılar. İşte o sessizlik, o umursamazlık onları ortak bir felakete sürükledi.
Şimdi bizler de soruyoruz: Gazze'nin sebebine, bu zulme sessiz kalışımız yüzünden helak olmaktan korkmuyor muyuz? Bu korku, sadece manevi bir endişe değil; aynı zamanda vicdanın en güçlü dürtüsüdür. Zira, manevi hesapta, haksızlığa karşı suskunluk, haksızlığa ortak olmaktır.
"Bu hesap burda görülmeli" feryadı, sadece siyasi bir talep değil; ruhumuzun adalete olan açlığıdır. Bizler, omuzlarında kardeşini taşıyan çocuğun yükünü hafifletmek zorundayız. Helaktan kurtulmanın yolu, pasif bir korku değil, aktif bir vicdani duruş sergilemektir.
Sessizliği kırmak. Zulmü finanse eden sistemlere karşı durmak Mazlumun sesini, kendi sesimizle dünyaya haykırmak.
Yaşadığımız bu kederi, bizi bitiren bir umutsuzluğa değil, adalet için harekete geçiren sarsılmaz bir imana dönüştürmeliyiz. Çünkü insan olmak, en zor zamanlarda bile vicdanın ışığını korumaktır.
Bizler, o masumların gözlerinin içine bakmaya yüzümüz olmadığından, yediğimiz lokmanın, içtiğimiz suyun tadını kaybetmiş durumdayız. "İnsanım" demekten utanır olduk. Her şehit haberiyle içimiz cız ediyor, "Böyle yaşamaktansa yaşamamak en iyisi" noktasına geliyoruz. Bu, çaresizliğin en derin çukurudur.
Zulmün tek bir rengi vardır ve o da kandır. Filistinlilerin ne günahı var? Tek günahları, belki de yanlış bir coğrafyada doğmak. Ve bu hesap, sadece öbür dünyaya bırakılmamalı; bu hesap burada görülmeli. İnsanlık, bu soykırım karşısında derhal ayağa kalkmalıdır.
İçimizde filizlenen o diğer korku, aslında en derindeki, en manevi kaygımızdır: Helak olma korkusu.
Bu korku, sadece bir manevi endişe değil; vicdanın en güçlü dürtüsüdür. Zira manevi hesapta, haksızlığa karşı suskunluk, haksızlığa ortak olmaktır. Bizim üzerimizdeki yük, o çocuğu sırtında taşıyan kardeşin yükü kadar ağırdır. Helaktan kurtulmanın yolu, pasif bir korku değil, aktif bir vicdani duruş sergilemektir.
Sessizliği kırmak, zulmü finanse eden sistemlere karşı durmak ve mazlumun sesini, kendi sesimizle dünyaya haykırmak... İşte insan olmak, en zor zamanlarda bile vicdanın ışığını korumaktır. Bu yükü ancak böyle hafifletebiliriz.
Gelen her görüntü, yeryüzüne inen bir felaketin belgesi. Beton yığınlarının arasında hareketsiz yatan bir yavrunun incecik eli... Belki de annesinin eli, babasının kolu... Belki de duvarlara sıçrayan ve sonradan kazınan insan etleri... Bu satırları yazarken dahi nefes almakta zorlanıyoruz. Çünkü Filistin, sadece bir coğrafya değil, insanlığın kanayan vicdanıdır.
Artık ne bir fotoğraf karesi, ne bir video, ne de bir kelime, bu dehşetin boyutunu anlatmaya yetiyor. Bu, istatistik değil; bebeklerin, kadınların, masum insanların paramparça olan hayatlarıdır. Enkaz altından uzanan o küçük el, sadece bir kurtarma ekibine değil, bütün dünyaya uzatılmış bir yardım çığlığıdır.
Peki bizler? Güvenli evlerimizde, yemek masalarımızda, sıcacık yataklarımızda bu acıyı nasıl taşıyacağız? Her şehit haberi, içimizde bir parçayı daha koparıp atıyor. İçimiz kanıyor. Bu, uzaktan izlenen bir film değil; insanlık onurunun gözümüzün önünde katledilişidir.
Bu kadar çaresizlik, bu kadar zulüm karşısında insan olmanın anlamı ne?
Bu acı, bizi pasifliğe değil, haykırmaya zorlamalı. O enkazın altından uzanan eli tutmak için atabileceğimiz her adım, yapabileceğimiz her çağrı, bir nefes demektir.
Şimdi sessiz kalmak, o duvarlara yapışan etlere ortak olmaktır. Şimdi susmak, o hareketsiz kalan yavrunun çığlığını boğmaktır.
Bu çağrı, siyasi bir duruşun ötesinde, vicdani bir mecburiyettir. Çünkü yarın, tarih kitapları bu dönemi yazdığında, masumların eli kolu koparken bizim ne yaptığımız sorulacak. Ve cevabımız, ya utanç ya da onur olacaktır.
Bizler, bu acıyla yaşamayı öğrenmek zorunda değiliz; bu acıyı dindirmek için savaşmayı öğrenmek zorundayız.
Bayram Uzunoğlu
Yorumlar
Kalan Karakter: