Ölüm, bitip tükenmek değil, bir ‘geçiş ânı’dır. Mecâzen bir havuzda yâni sonsuz bir âlemde cem olacağız. Sâdece, “Âhiretin tarlası”nı terk edip, ondan ayrılıp, bir başka mekâna geçeceğiz/göçeceğiz.
Tarladaki mahsül ne kadar verimli ise, mükâfatlar ve mücâzatlar da o derecede olacak. Bunu, elbette ki, idrâk sâhibi insanlar olarak hepimiz biliyoruz!..
Peygamber Efendimiz nezdinde bizlere bildirilen: “Emrolduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd, 112) emrinin icâbına ne kadar yaklaşmış isek, ne mutlu bizlere!..
Hayatımızda, bizden yaşlı, akranımız ve bizden küçük, şöyle veya böyle, içtimâî mevkisi farklı her meslek mensubuyla da muhatap olmuşuzdur. Hepsinde aradığımız yegâne vasıf “doğruluk”, “nezâket”, “tevâzû”, “müsamaha” ,“samimiyet” ve “adâletli olmak”tır.
Türk şiirinin, halk edebiyatının ve fikir hayatının önemli bir zaman döneminde söz sâhibi olan şâir ve yazar Feyzi Halıcı’nın edebî hayatı üzerinde duracak değilim. Şüphesiz ki, birçok makalemde, O’nun şiirleri ve edebî hüviyeti üzerinde durmuş çeşitli değerlendirmelerde bulunmuştum.
O’nunla, yüzyüze görüşmelerimiz olduğu gibi, mektupla yazışmalarımız ve telefonla görüşmelerimiz de olmuştur. Bu yazımda, sâdece bir mektup üzerinde duracağım.
09 Ekim 2017 tarihinde, vefâtı münâsebetiyle yazmış olduğum “Feyzi Halıcı’dan Bize Kalan” (Bknz. Wwkapsamhaber.com-10 Ekim 2017-11.04; Denge Gazetesi, 11 Ekim 2017, Sf. 8; Çağrı Dergisi, Kasım 2017, Sf. 4-5-6) başlıklı yazımda şöyle demişim:
“Çıkardığı Çağrı Dergisi'ne 1972 yılında yazmaya başlamadan önce de, gıyaben O'nu tanıyor, yazı ve şiirlerini okuyordum. Bir kimyâcının, edebiyâtın kimyâcısı olabileceği düşüncem, beni, o zamanlarda bile zorlamaya başlamıştı.
Şâir; zarîf düşünceleriyle, pırlanta inşâ etme yolundaki berrak akıllı kâşiftir. Tabiî ki, sözünü ettiğim, şiir yazıyorum diyen kalpazanlar değil; hakîkî şâirlerdir!..
Çağrı'nın, bir "mektep" vazifesi gördüğünden, evvelce yayınladığım bir başka makalemde söz etmiştim. Bunun inşâcısını, tebrik etmenin de az olacağını tekrar söyleyerek, bir hakkı teslîm edeyim ki, Feyzi Halıcı'dır.
Feyzi Halıcı'yla ilk defa, 23 Mayıs 1987 târihinde, İstanbul'da, Türk Edebiyatı Vakfı'nda yapılan, Mehmet Âkif Ersoy'un ellinci vefât yıldönümü münâsebetiyle düzenlenen ödül yarışması merasimde karşılaştım.
Jüri üyeliklerini Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Prof. Dr. Kemal Eraslan ve Yard. Doç. Dr. Emin Işık'ın yaptığı yarışmacılardan biri olarak, Üniversite Öğretim Elemanları G(u)rubundaki Şiir Tahlilleri Yarışması birincisi olarak ben de oradaydım. O günün havasında, kendisiyle konuşup konuşmadığımı hatırlayamıyorum fakat, Ankara ve İstanbul edebiyat câmiasının güzîde mensupları oradaydılar.
Yazı ve şiirlerimin yayınlandığı (o dönem) Hisar, Türk Edebiyatı ve Çağrı dergileri mensuplarının birçoğunu da, orada, bir arada görmenin de saadetini yaşadığım o gün, Ahmet Kabaklı, Feyzi Halıcı, Gültekin Samanoğlu, Zeki Ömer Defne, Mehmet Başbuğ, Gıyaseddin Ekici, Fırat Kızıltuğ, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Ayla Ağabegüm, Dilâver Cebeci, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, M. Halistin Kukul, Muzaffer Bıyıkoğlu, Faik Birgi, Naci Dilmen, Şükrü Erdoğanulu, Nail Uçar, Cahit Atasoy konuşmalar yapıp şiirlerini okumuşlardı.
Bir bakıma, her üçünün de mensubu olmakla iftihar ettiğim, Hisar, Türk Edebiyatı ve Çağrı Dergisi mensubu şâir ve yazarlarıyla beraber olmak bahtiyarlıktı: Geldi...Geçti!..
Feyzi Halıcı'yla yüzyüze ilk tanışmamız, Ankara'da oldu. 1998'in Mart ayında, karotis /şahdamarı ameliyatı için İbni Sinâ Hastahânesi Beyin Cerrahisi Bölümü'ne yatırıldığım zaman, âile olarak bize, en yakın alâkayı Feyzi Halıcı göstermişti. Asla unutulmaz bir alâka!..Ve..
Bir gün baktım ki, Feyzi Ağabey, yanında (bâzıları Hakk'ın rahmetine kavuşan) hepsi 'ağabey' diyeceğim , Kerim Aydın Erdem, Hüseyin Yurdabak, Abdullah Satoğlu, Cevdet Aslangül ile, yatağımın etrafında beni âdeta muhafaza altına aldılar. Gülen yüzü, iyilik telkîn eden tavrı, neye ihtiyacım olduğunu sorması...hep bu yakın ilginin muhtevasındaydı. Bu sahneyi nasıl unutabilirim!..
Hisar'ın mîmârı merhûm Mehmet Çınarlı da, beni yalnız bırakmayanlardandı.
Bu güzel insanların hepsine, minnet, şükran yaşayanlarına hayırlı ömürler, vefât edenlerine de, Allahü teâlâdan, rahmet diliyorum!..
Halıcı; beni, hiçbir gün yalnız bırakmadığı gibi, geçen zaman içersinde de-bugüne kadar- , Ankara'da bulunduğu zamanlarda dâima kendisini ziyâret eder; sık sık telefonla görüşürdük. İstanbul/Yeniköy'e taşındıktan sonra, ziyâretine gidemedim ammâ, kendisini sık sık telefonla arayarak hâl-hatır sordum.
Hastalık döneminde ise, muhterem eşleri Fatma Bahar Hanımefendi'den devamlı bilgi aldım. Fakat duâdan başka elimden bir şey gelmezdi!..
(...) Kendisiyle, en son, 26 Nisan 2016 günü telefonda konuştum. Zor konuşuyordu. Benim, hâl-hatır sormam üzerine, sâdece: "Teşekkür ederim...Sağolun!.." diye mukabelede bulundu. Sesi titrekti.
Tabiî ki, bundan sonra, kendisini birçok defa daha aradım ve hakkında, muhterem eşi Fatma Bahar Hanımefendi'den bilgeler temin ettim. “
Şimdi başa dönüp, hâfıza tâzeleyelim!..
Çağrı Dergisi, kırkıncı yılına doğru ilerliyor ve ben de, o zaman, onunla yirmi dördüncü yıl içersindeyim...Hisar kapanmış ve ağırlıklı olarak Türk Edebiyatı, Erciyes Dergisi ve Çağrı’da yazıyorum. Millî Kültür, Sur, Defne, Töre,Türkiye Çocuk Dergileri de, o güne kadar yazdığım bazı dergilerdi. Bunların yanında, Ortadoğu, Hergün, Tercüman, Türkiye Gazeteleri de yazılarım yayınlanan gazetelerdi.
Feyzi Halıcı hakkındaki bâzı hâtıralarımdan, daha önce, değişik vesîlelerle söz etmiştim.
“O zaman” dediğim zaman’da, Feyzi Halıcı, “Dörtlemeler-2” adlı şiir kitabını yayınlamış ve bana da göndermişti. Bana, bilhassa imzalı gelen kitapları, ‘emânetim’ olarak görür ve onlar hakkında da, samimî görüş ve kanaatlerimi yazarına usûlünce bildiririm. Buna rağmen, umûmî muhtevâ bakımından da, başkalarına fayda sağlayacak ise, onu tanıtırım.
Bu kitap hakkında da, aynı yolu denedim ve kendisine, daktiloyla yazılmış 17. 07. 1996 tarihli bir mektupla kanatlerimi bildirmiştim.
Mektubun, mevzûmuzu ilgilendiren bölümü şöyledir:
“Muhterem Feyzi Ağabey,
Önce selâm, sevgi ve hürmetlerimi sunarım.
Muhterem Ağabey, gönderdiğiniz güzel kitapları aldım. “Dörtlemeler-2”yi okuyarak hakkında (ilişikteki) yazıyı hazırladım. Sizler, bizim neslin öncüleri, rehberlerisiniz. Bu sebeple, hoşgörünüze sığınarak yazıma yazmadığım bâzı hususları zât-ı âlinize hususî olarak yazmayı uygun buldum. Bana öyle geliyor ki, Dörtlemeler-2 biraz aceleye gelmiş. Dışardan bakılınca farkettiğim bâzı hususları size yazmakta fayda mülâhaza ettim ve bir vazîfe bildim. Samimî davranışımı hoş göreceğinize inanıyor sizin de bana hak vereceğinizi umuyorum.”
Bu, Feyzi Halıcı’ya ilk ve son mektubumdur. Bu mektupta, kendimce, Dörtlemeler-2’de gördüğüm, bilhassa dil ve şiirlerdeki uyumsuzluk hataları üzerinde durmuştum.
Bunun üzerine, bana, “19/7/1996” târihli, kendi el yazısıyla sarı bir kâğıda yazılı önlü arkalı dopdulu iki sayfalık bir mektup yazdı.
Tek kelimeyle: Hârika!..
“Sevgili Kardeşim M. Halistin
Kıymetli mektubunu ve yazını aldım. Candan ilgine teşekkür ederim.”
Mektubun giriş cümlesi böyle!..
Bana, “bir öncü” veya“bir rehber”in, bilgi, tecrübe, insanî tavır ve san’at anlayışındaki hassasiyet ve idrâk kaabiliyeti olarak, bu cümle yetti.
Şahsen; yazısındaki, herhangi bir husus hakkında kendisine tavsiyede ve teklifte, daha iyi olması için âdeta istirhamda bulunduğum nice arkadaşım/dost bildiğim, bana soğuk durmuş hatta küsenler bile olmuştu da, “Sizler, bizim neslin öncüleri, rehberlerisiniz” dediğim, üstelik de yıllar yılı bir edebiyat dergisini de çıkaran bir kişi, “Candan ilgi(m)e teşekkür ediyordu”.
Devam ediyor: “Dörtleme’ler hakkında iyi görüşlerine teşekkür ederim. Tenkitlerinde yerden göğe kadar haklısın. “
Soruyorum: Var mı böyle bir kişi ki, “Tenkitlerinde yerden göğe kadar haklısın” desin!..Hem de, “yerden göğe kadar”.
Devam ediyor:
“Bazı sözcükleri Türkçe kökenli olmamalarına rağmen kullanmış olmam, o kelimelerin, ihtida etmişcesine, bizim günlük hayatımıza girmiş olmalarının bir tabiî gereği olarak herkes ve her kesim tarafından kullanılır hâle gelmesi sebebiyledir....Milyonda, fonda, istasyonda kelimelerini aynı gerekçeyle sakıncalı bulmuyorum.
(...)Dörtlemeler için cidden bir düşünme payı olmaksızın, doğmaca bir olayla ilgili olarak o anda içime doğanları hemen kaleme aldım. Konuşmalarımda doğmaca söyleyiverdiğim düşüncelerimi de sonra hatırlayıp kaleme almadım, alamadım. 40-50 yıl halk şiiriyle iç içe olmanın tabiî bir sonucu, bu...”
İlimde, san’atta, hattâ hayatın her sahasında, olması gereken istişâre budur!..Şâyet, bu istişâreyi ‘yüzyüze’ yapmış olsaydık, elbette ki, daha muhtevâlı olabilirdi. Ancak, zamanın haberleşme vasıtaları düşünüldüğünde, cep telefonunun bile yeni yeni kullanılmaya başlanıldığı bir dönemde, bundan daha iyisi olamazdı. Çünkü; Türk edebiyatında “mektup” en kalıcı ve müessir bir tür olduğu kadar, çok önemli bir vasıtadır da!..
Üstâd Feyzi Halıcı, son Şâirler Sultanı üstâdlar Üstâdı’ndan bir hâtırasını naklederek şöyle devam ediyor:
“Rahmetli Necip Fazıl beye bir gün sormuştum: Vatan-Matan şiirini Fransız şairlerinden esinlenerek mi yazdınız? “Hayır onlardan görerek almadım. Bazı kelimeler ad, isim olarak o eşyanın maddî, mânevî görünürlüğünü, bilinirliğini tam anlamıyla veremiyor. Kavram, kastedilenin altında kalıyor. Bu sebeple, o şiirde “Takınsam kanat, manat/Kuş muş olsam seğirtsem/Bomboş vatana inat/Matana doğru gitsem” şeklinde söylemeyi münasip buldum” demişti.
İki kitapta da Dörtleme’leri söyleme gerekçelerimi açıklamıştım. Ben Ahmet Yesevî’den, Hacı Bektaş, Veli’den, Yunus Emre’den, Mevlâna’dan günümüze yürüyen şiirden yanayım. .Yunus Emre’nin bir “Senden ayrul sana kaç”, “Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı/Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” deyişlerini hazmetmiş bir kimseyim.
(...) Ne var ki gerçek gönül erlerini babamın rahle-i tedrisinde 1930 yıllarında tanıdım, onların hayır dualarıyla bu günlere geldim.
1910 Millî edebiyat cereyanı, Genç Kalemler, Beş Hececi’lerin devamı olmaktan gurur duyarım. Her sanatçı gibi “Ama dışarda değil, ne ararsan kendi içinde ara” düşüncesine sımsıkı bağlıyım.
Dörtleme I ve II 3000 adet basıldı. Eşe dosta dağıttım, dağıtıyorum. Dörtleme III hazır. Yüz adet te fazlası var. 1001 dörtleme olarak üçüncüyle birlikte yayınlanacak. O zaman, senin de güzel ve yapıcı tenkitlerini gözönünde bulunduracak, kusuru asgariye düşüreceğim sevgili kardeşim. Seni iyi bir yazar ve şair olarak tanır ve takdir ederim.
Bu vesileyle selâm, sevgi, saygı ve başarı dileklerimi sunarım.”
Feyzi Halıcı’dan bir mektup sunmadım. Bir ‘edebî mektup numûnesi’yle okurları başbaşa bıraktım!..
EDEBİCE DERGİSİ, SAYI: 28, GÜZ/2021, SF. 64-66
Yorumlar
Kalan Karakter: