İKİ NUMÛNE ŞAHSİYET : SÜLEYMAN DEMİREL ve FEYZİ HALICI*
M. HALİSTİN KUKUL
Türk tarihi, dünyada emsaline rastlanamayacak derecede, çok sayıda kıymetli siyâset, ilim ve san'at adamına sâhiptir. Bu yazımıza mevzû yapacağımız Süleyman Demirel ve Feyzi Halıcı da, en az son elli yılımızın siyâset ve edebiyatına mühür vurmuş muhterem şahsiyetlerdir.
Akıllara şu soru gelebilir: Niçin ikisi ? Arzedelim!
Bir defa, her ikisi de 1924 doğumludur. Feyzi Halıcı, şubatta; Süleyman Demirel, kasım'da doğmuştur. Sekiz-dokuz ay, Feyzi Halıcı büyük görünüyor. Ancak, şurası muhakkaktır ki, ikisi de doksan yaşına ulaşmıştır. İşte bu sebeple, konumuz; bu iki 'doksanlık delikanlılar'dır.
2014 yılı Ocak ayının gazetelerinde, çok ibret verici ve yaşlı - genç herkese örnek olucu şöyle bir haber yer aldı:
"Demirel, 2013 yılında;
* 13 yabancı devlet adamı ile görüştü.
* 26 yabancı büyük elçiyi kabul etti.
* Medyaya 39 mülâkat verip TV çekimleri yaptı.
* Yurt içi ve yurt dışı toplam 7434 kilometre yol kat etti.
* 60 tören, açılış ve sanat faaliyetine katıldı.
* 3 konferans verdi.
* Toplam 4677 kişiyi kabul etti.
* 24 bin 255 kişi ile telefonla görüştü.
* 207 bin 738 kişiyle yazıştı. "
Düşünüyorum; bu çalışma hızına dayanabilecek bir beyin ve beden nasıl olabilir? Tabiî ki, bu, bir ömür-doksan sene- böyle devam etti.
Öncesi bir yana, 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümü'nü bitirdiği günden beri çalışıyor. Türk siyâsî hayatına atıldığı ve 28 Kasım 1964'te Adalet Partisi Genel Başkanı olduğu günden beri dur-durak bilmedi.
Yeri gelmişken, burada, bir hâtıramı da anlatmadan geçemeyeceğim. Sanıyorum, 1965 yılıydı. Alparslan Türkeş'in, Erzurum'da bir basın toplantısında bulunmuştum. O'nu ikinci defa görüyordum. 1960 ihtilâlinde, Askerî Lise son sınıf öğrencisi olduğum ve bilâhare Kara Harp Okulu'nda okuduğum için, bütün arkadaşlarımız gibi, ben de O'nu çok merak ediyordum. Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamına karşı durduğu ve Türk Dünyâsı'na bakışı münâsebetiyle , o zamanki gençliğin dikkati O'nun üzerindeydi.
Bu sıralarda, O da, siyâsete yeni başlamıştı. Mumcu Caddesi'nde, bir apartmanın bodrum katında etrafında on-onbeş gencin bulunduğu bir ortamda, gazetecilerden biri O'na şu soruyu tevcih etmişti:
(Tabiî ki, o zamanın şartları bugünkü gibi değildi. Televizyon yoktu ve İstanbul gazetelerinin bir çoğu bile yeterli kaliteye ulaşamıyordu ve mahallî gazeteler de ancak dört sayfa çıkarılabiliyordu.)
- Efendim; Süleyman Demirel, otuz altı yaşında askere gitti. Asker kaçağıymış. O'nu, siz, askere sevk etmişsiniz, doğru mu?
Hiç unutmam, Alparslan Türkeş, yumruğunu masanın üzerine vurarak, soru soran gazeteciye âdeta haykırarak o tok sesiyle şunları söyledi:
- Bana ciddî sorular, memleket mes'eleleri sorunuz! Süleyman Bey, askere sevkinden önce de bu devlete hizmet ediyordu. Vatan hizmeti yapıyordu! Ben, O'nun, sâdece sevk işlemini yaptım, o kadar!
Kimsede çıt yoktu. Süleyman Bey, gerçekten, siyâsete atılmadan önce de önemli " vatan hizmet"leri yapmıştı. 1955'lerde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nde bulunmuştu. Ardından başka vazîfeler...
Geçen zaman zarfında, Süleyman Demirel, yedi Cumhuriyet Hükûmeti kurdu. Toplam olarak oniki sene başbakanlık hizmetinde bulundu. Son olarak da, 16 Mayıs 1993 ile 16 Mayıs 2000 târihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Şimdi, düşünelim: Bunca yıl Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan, 90 yaşına gelmiş birinin bu 'fânî dünyâ'dan ne beklentisi olabilir?
Bu kişi; bir yıl içersinde, bırakınız şu kadar yabancı devlet adamıyla, şu kadar yabancı büyükelçiyle görüşmeyi, şu kadar mülâkat yapmayı, şu kadar kilometre yol katetmeyi, törene katılmayı, konferans vermeyi, kişiyi kabul etmeyi, telefonla görüşmeyi, bu kişi," ikiyüzyedibinyediyüzotuzsekiz" kişiyle nasıl "yazış"abilir?
Takdir'i; takdirin mânâsını bilenlere bırakıyorum!
Feyzi Halıcı; Çağrı Dergisi'nin Haziran 2006 tarihli 559. sayısında: " 1924 yılının karlı bir şubat gününde dergâha on metre mesafede Celâl Sokağı'nda bir evde doğmuşum." der. Yâni, 2014'ün şubat ayında doksan yaşını dolduruyor. Bu ömre neler sığmamış ki!..
1950 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü'nü bitiriyor. Gençlik dönemlerinde Âşık Fezaî mahlasıyla şiirler yazıyor. Hazret-i Mevlâna ve Yûnus Emre aşkıyla, onların şiirlerinin, ilâhîlerinin terennüm edildiği mekânlarda yetişiyor. İlk şiiri, 1933 yılında, Konya'da Rehberi Hürriyet İlkokulu üçüncü sınıf öğrencisi iken, " Son Posta Gazetesi'nde yayınlanıyor.
1940'larda Çınaraltı Dergisi'yle tanışıyor. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç gibi üstadların sohbetlerinde bulunuyor, onların iltifatına mazhar oluyor.
Orhan Seyfi Orhon, Çınaraltı'nda, henüz ondokuz yaşında iken, O'nun hakkında yazdığı " Genç Şair Feyzi Halıcı-Konyalı Âşık Fezai " başlıklı yazısında," Yaylaya Bir Gelin Geldi" adlı şiirini ele alarak şöyle der:
" Bu parçayı okuyanlar, yeni şiirin nereden ve nasıl doğacağını tahmin etmekte güçlük çekmezler. Halk şiirinin binbir renkli motiflerini yeni bir terkip içinde kullanmayı bilen ve ona Anadolu dağlarında eser rüzgârların sesini karıştırmak sanatını gösteren genç şairler, beklediğimiz yarının büyük san'atkârları,millî şairleridir."
Daha sonraki yıllarda, Halıcı'nın; Yedigün, Şadırvan, Çınaraltı, Aydabir, Türk Edebiyatı, Hisar, Varlık ve kendi çıkardığı Çağrı dergilerinde, aralıksız, şiirleri ve makaleleri yayınlanmıştır.
Feyzi Halıcı; ilki 1947 yılında olmak üzere, bugüne kadar yüze yakın esere imza atmıştır. Az şey mi bu? Düşününüz hele, yüz eser?
Feyzi Halıcı denilince, iki şey akla gelir: Birincisi, 1957 yılında yayın hayatına başlattığı ve bugünün târihi ( Şubat-2014) itibâriyle 58 senedir devam ettirdiği ve 651. sayıya ulaşan Çağrı Dergisi'dir. İkincisi ise; 1959 yılında kurduğu Konya Kültür ve Turizm Derneği!..
Feyzi Halıcı ile, ilk defa, 1987 yılında, İstanbul'da, Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması ödül merasiminin yapıldığı Türk Edebiyatı Vakfı'nda karşılaştım. Daha sonra, 1998 yılında, Ankara'da, İbni Sina Hastahânesi Beyin Cerrahîsi Bölümü'nde ardarda geçirdiğim iki karotis (şahdamarı) ameliyatım münâsebetiyle kendisinden gördüğüm yakın ilgi ve mânevî destek, asla unutamayacağım insanî örneklerle doludur. Ne kadar çok çalıştığını da bu vesîle ile, daha yakından görme fırsatım olmuştu.
Aslında, 1972'den beri, Çağrı'da devamlı olarak yazı ve şiirlerim yayınlanmasına rağmen, O'nunla yüzyüze görüşmem mümkün olmamıştı. Bir dergiyi 650 sayı yaşatabilmek ve o dergide, her ay yirmi-otuz kişiye yer verebilmek kolay bir iş değildir. Hele de, okuma seviyesinin çok düşük olduğu ve maddî desteğin hemen hemen hiç olmadığı Türkiye şartlarında bir derginin yarım asrı geçen bir zaman neşredilmesini, yine ' takdirin mânâsını bilenlere' bırakıyorum.
Feyzi Halıcı'yı hatırlatan ikinci hususun 'Konya Kültür Ve Turizm Derneği' olduğunu söylemiştim. 1959'da kurduğu bu dernek hangi güzel faaliyetleri yapmadı ki!..
Bu dernekle, Feyzi Halıcı, Hazret-i Mevlâna'yı âdeta, dünyâyla yeniden buluşturdu. Milletlerarası Mevlâna konferansları, bilgi şölenleri, kongreleri ve panelleri düzenledi. Tek başına, bir 'kültür elçisi' gibi çalıştı. Evet, tek başına bir kültür elçisi!..
Yine, bu dernek sâyesinde , 1966 yılından îtibâren başlatılan "Türkiye Âşıklar Bayramı"nı bir an'ane hâline getirdi. Onlarca değil, yüzlerce halk ve Hakk âşığı yetiştirdi. Bu durum, hiç durmadan devam etti/ettirildi. Güne değil, zamana-geleceğe hitap etti . Ve ediyor!..
Feyzi Halıcı; îmânlı, vatansever, insanî hisleri yüksek, milliyetçi, çalışkan ve samimî bir dost, bir ağabey Şâir ve edibimizdir.
Cumhuriyet dönemi fikir hayatımızın Sultan'üş-Şuarâ'sı Necip Fâzıl, Şeyhu'l-Muharrirîn'i Ahmet Kabaklı ve Reis-ul Âşık'ı da Feyzi Halıcı'dır.
Süleyman Demirel için sorduğum soruyu, Feyzi Halıcı için de tekrar ediyorum: " Bunca eser yazmış, dergi çıkarmış, en üst seviyeli kültür san'at ve ilim kurullarında üyelik yapmış ve 90 yaşına gelmiş birinin bu 'fânî dünyâ'dan ne beklentisi olabilir?"
Bunda da; " Takdiri; takdirin mânâsını bilenlere bırakıyorum!"
Hazret-i Mevlâna bir rübâîsinde şöyle buyuruyor:
" Ey birâder tû hemin endîşe-î
Mâ-bekaa tû üstuhân û rîşe-î"
" Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin.
Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir"
Yüce Rabb'imden, her iki numûne insanımıza da, hayırlı uzun ömür sürmelerini ve yepyeni hizmetlere de imza atmalarını diliyorum.
***
NOT: *ÇAĞRI DERGİSİ’NİN, 2014 ŞUBAT AYI NÜSHASININ , 5-7. SAYFALARINDA YAYINLANAN BU MAKALEMİ, ÖNEMİNE BİNÂEN TEKRAR YAYINLIYORUM.
Bu makalemde adı geçen üç isim, her ne kadar başlığı “İKİ NUMÛNE ŞAHSİYET” diye koymuşsam da, her cepheleriyle örnek fikir, san’at ve siyaset adamlarıdır. Bu makalemi yayınladığım zaman, sâdece Alparslan Türkeş vefât etmişti.
Şimdi ise, bilgi bakımından, her üçünün de –yaş sırasına göre-doğum ve ölüm tarihlerini –kendilerine rahmet dileyerek-arzediyorum:
Alparslan Türkeş:25 Kasım 1917-04 Nisan 1997; Süleyman Demirel: 01 Kasım 1924-17 Haziran 2015; Feyzi Halıcı: 15 Şubat 1924-09 Ekim 2017.
Yorumlar
Kalan Karakter: