(Diyarbakır-Mardin-Şanlıurfa-Gaziantep)
MARDİN’E DOĞRU…
Mayıs yeşilliği, bütün Anadolu’yu sarıp sarmaladığı gibi, buraları da binbir renkli çiçekleriyle kuşatmış…On Gözlü Köprü’den sonra, güneye doğru yola devam ederek, elli sene önce (1976), Diyarbakır’dan dolmuşla gittiğim Mardin’e doğru yol alıyoruz…
O zaman, Mardin’de bir gece kalmış, gezmek için gelmediğim için, sâdece tepeden o muhteşem ova ile, birkaç da tarihi eserini görebilmiştim…
Şimdi, başka!..Anlatacağım..
Daha doğrusu, anlatmaya çalışacağım..Çünkü, bütün anlatışlarım yetersiz kalacaktır..Bunu biliyorum…
Önce Midyat!..
Yol üstünde ilk durağımız Dara Antik Kenti oldu. Mardin’in Oğuz Köyü’nde bulunan, Dara Antik Kenti’nin tarihi, Doğu Romalılara dayanıyor ve kaya içine oyulan yapılardan teşekkül ediyor. İmparatorluğun çöküşüyle, şehir de önemini kaybediyor ve harabe hâlinde bugüne ulaşıyor. Gezip görülmeye değer yerlerden biri olarak koruma altına alınmış ve oldukça da rağbet görmektedir.

Dara Antik Kenti’ni ziyaretten sonra, henüz güneş batmak üzereyken, Midyat yolu üzerinde, Midyat’a 15-20 kilometre uzaklıkta, Beyazsu Deresi kenarındaki mesire alanındaki “Beyazsu Dinlenme Tesisleri”nde akşam yemeği yedik…
Ağaçlar arasında ve şırıl şırıl derenin aktığı vadi içinde, oldukça serin bir havada, göze ve gönle hitap eden yerli motiflerle süslü masalarda yemeklerimizi yedikten sonra Midyat yolunu tuttuk..
Midyat, bir ilçe!..Fakat, görünüşüyle muhteşem bir şehir..
Midyat’a girdiğimizde akşam kararmıştı..İdârecimiz Derya Hanım, vakti çok tasarruflu kullanmasına rağmen, buraya, bu saatte gelebilmiştik...Aslında, Midyat’ın akşam manzarasını görmek bir başkadır, denmişti ve gerçekten de, Midyat, gündüzünü bilemesem de, gece çok hârika bir şehir..
Şehrin en görünür mekânına, üstünde Ay-yıldız bulunan büyük harflerle yazılmış MİDYAT yazınını altına, yine yanında ayyıldızlı renkli Bayrağımızın yanına “Dinler ve Diller Kenti” panosu yerleştirilmiş.
Midyat’ın bir başka cephesi de, sarı kalker taşının işlenmesiyle inşâ edilen konaklarıdır.
Mükemmel bir ışıklandırmayla da gönül ferahlatıcı bu konakları da ziyâret ettikten sonra, gecenin 22.00’ine doğru Midyat’tan Mardin’e doğru yola çıktık..
Bir evvelki gün (15 Mayıs Cuma) akşamı saat 18.00’de başlayan otobüs yolculuğu henüz bitmemişti ama bütün yorgunluğumuza rağmen, bu güzellikleri görmek arzusu hepsinin üstündeydi ve hepsini, alıp götürüyordu.
Mardin’de, otele vardığımızda, saat 23.30’u bulmuştu..
VE MARDİN…
!7 Mayıs Pazar…Güneşli bir Mardin sabahına uyanıyoruz…

Dünyada; Anadolu kadar acılarını içine sindirmiş başka bir diyâr yoktur..
Dünyada; bu kadar acıya rağmen, dostluğu gönüllerinde barındırmış başka bir diyâr da yoktur!..
Anadolu’da hasret de, kavuşma da, hep aynı yüksek mertebede bulunur.
Mardin’e, geçen elli senede, bir başka Mardin daha eklenmiş, modern caddeleri, binaları, parklarıyla önce buraya yanlış mı geldim dedirtecek derecede hayrete düştüm. Bu, elbette ki olmalıydı ve belki de daha fazlasına ulaşılmalıydı..Teferruatı görmem ve bilmem mümkün değil..
Ancak; Eski Mardin, gözümde çok farklı!..Eski Mardin, kendi başına düşünülmesi gereken illerimizden biri..
Hiçbir zerresi, hiçbir noktası ‘tarih dışında” değil..
Bu cümlemden hareketle, sanılmasın ki, Eski Mardin’in bugünki vaziyetini övmüş oluyorum..Kat’iyyen!..Kat’iyyen ve kat’iyyen!..
Diyarbakır’da da, Midyat’ta da, tarihî eserler bakımsızdı; senelerden beri, Türkiye’nin herbir şehrinde gezip gördüğüm tarihî eserler de bakımsız, tahribata uğramış ve bilgisiz ellerde bir çoğunun kapısına kilit bile vurulmuş..Tâmir edilenlerin pek çoğunda da, ‘târihî doku’ bozulmuş..
Meselâ; T(ı)rabzon’daki Taşhan, kâğıt üzerinde tâmir edilmiş görünmesine rağmen, kapısında kilit vardır.
Birkaç sene önce altı milyon harcanarak, “asansör” bile yapılan Samsun’daki, beşyüz senelik Taşhan’ın kapısına koskocaman bir kilit vurulmuştur.
Ancak, Mardin; kendisine mahsus bir kültür anlayışıyla, bir mîmârî usûlüyle “tamamiyle korumaya” alınmalıdır.
Çünkü, Mardin’in, tarihe mal olmayan hiçbir noktası yoktur.
Siz; oraya, akın akın gelen yerli ve yabancı turistlerin hayran hayran gezmelerine bakmayın, aldanmayın..Eğer, Türkiye’de, “kültürden anlayan” anlayan bir “zihniyet varsa”-ki olmadığı âşikar-, Mardin’i “millî bir mesele olarak” ele alır ve onu, mevcut “perişanlığından” kurtarır.
Bugünki gibi, güneşli bir havaya rastlarsanız “toz”; yağmurlu havaya rastlarsanız, mutlaka “çamur”la muhatap olursunuz..
Arasokaklarda, gelip geçenleri, Mardin türküleri ve oyunlarıyla karşılayan güler yüzlü kızlı erkekli çocuklara sahip çıkarak, onların gururlarıyla oynayanlara ders mahiyetinde, bir resmiyet kazandırılması gerekmez mi?
Her şeye “para gözü ile” bakmak kadar, güzellikleri, daha da güzelleştirerek cazibe merkezi hâline getirmek niçin düşünülmez?
Dapdaracık sokakları pırıl pırıl yap(a)mamanın sebebi, izahı var mıdır?
Benim yürüdüğüm sokakta, -ki, rehberimiz tam da bu anda- “Dört kişinin tabutu geçebiliyorsa, Mardin’de, orası sokaktır” diyordu ki, arkası açık bir pikapla çöp toplanıyordu.
Öyle bir tesadüf ki, bir alt sokakta da katırla çöp toplandığına şahit oldum..
Medeniyete, böyle yürünmez..Medeniyete hizmet, böyle olmaz…Medeniyetin elinden böyle tutulmaz..Yıkıntıların içinde, tarih barınmaz…Her kimden intikal ederse etsin, tarihe hor bakılmaz!.
Ta Karlıova’dan beri göz alabildiğince uzanan arazilere sahip çıkmamak kadar, mâzîmizi koruma altına al(a)mamayışımız da büyük ihmâldir.
İlk olarak, Kasımiye Medresesi’ni ziyâret ettik. Akkoyunlu Sultanı Kâsım tarafından 1487’de inşâ ettirilmiş.
Medrese’de en çok ilgi çeken mekân, avlusundaki “çeşme”dir. Künyesinde şöyle yazmaktadır:
“Medresenin avlusundaki selsebilli eyvan içersinde yer alan çeşme düzenlemesinde İslâm tasavvuf felsefesine göre suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrası simgelenmiştir. Çeşmeden çıkan su ana rahmini temsil etmektedir. Hayatın başlangıç noktası olarak görülmektedir. Döküldüğü ilk yer bebeklik bölümü, sırası ile akış yönüne göre çocukluk bölümü, gençlik ve yaşlılık bölümü yer almaktadır. Medresenin avlusunda yer alan ve suyun en son döküldüğü olan olarak görülen havuz ise “Mahşer” havuzu olarak değerlendirilmektedir.”
Daha sonra; 1199’da yapılan Ulu Cami/Camii Kebir’i, 569’da inşa edilen Kırklar Kilisesi’ni, 1362’de yapılan Melik Mahmut Câmii’ni ve 1438’de Akkoyunlu hükümdarı Sultan Hamza tarafından inşa ettirilen Hamza-i Kebir Camii’ni gezdik.
Şunu ifade edeyim ki, hepsindeki çevre bakımları çok zayıf derecededir..Kasımiye Medresesi’nin içinde elektrik aydınlatma tesisleri çirkin bir vaziyette asılı hâldedir.
Mînâre şerefelerinde, tarihî esere hiç yakışmayan birkaç hoparlör bulunmaktadır..
Eski Mardin’den güneye, Suriye sınırına doğru baktıkça ve bu muhteşem Mardin Ovası’nı seyrettikçe, önümde, âdeta, T(ı)rabzon’daki evimin terasından Karadeniz’in o sütliman masmavi sularını görür gibi oluyorum. Ne ihtişam!!!
Bu, ne muhteşemliktir ki, biz, bir türlü, onun, ne seyir zevkini ve ne de üretim hazzını tadabilmişiz!..
Birinde ziraatçiliğin; diğerinde balıkçılığın kifâyetsizliğini düşündükçe, Çukurova’nın, Konya Ovası’nın, Erzincan, Eskişehir, Erzurum ovalarından yaylalarına kadar bütün vatan sathının yükünü omuzlarımda taşıyor gibiyim!..
Nedir, bu ihmâl!..Nedir, bu vurdumduymazlık!..Bu savsaklama?!
Ve…Dünden beri zihnimi allakbullak eden, ‘Koskocaman Türkiye’yi bir İstanbul’a, bir Ankara’ya bir İzmir’e bir Kocaeli’ye… sıkıştırmışsınız’, düşüncemde daha da sabitleniyorum, dehşete kapılıyorum!..
Ne yazık ki; bunları düşündükçe, gönül rahatlığı içinde, “Ver elini Şanlıurfa!”; “Ver elini Göbeklitepe!” diyemiyorum!..
Şanlıurfa, Göbeklitepe Yolunda…
Şanlı Mardin’e vedâ ediyor; Şanlıurfa’ya doğru yol alıyoruz..İlk istikamet ise, Göbeklitepe!..
Çok merak ettiğim mekânlardan biri de Göbeklitepe’ydi ve nihayet orayı görmek ümidiyle hafif yokuş bir yolda ilerlemeye başladık..
Yol dedimse, siz, lütfen, onu, benim dediğim gibi anlamayınız!..
Zîra; verilen bilgiye göre, Milâttan Önce 9600 ve bugün itibariyle 12.00 yıl öncesine ait olan, Şanlıurfa’nın 18 kilometre kuzey doğusunda yer alan ve Haliliye ilçesine bağlı Örencik köyü yakınlarında bulunan, ve dünyanın en eski inanç merkezlerinden biri olduğu söylenen 770 metre rakımlı bu tarihi mekânda, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversiteleri’nin müşterek projesi olarak tespit edilmiş ve kazı çalışmaları ise, 1995 yılında başlamış…
Bırakınız 1963 yılını, 1995 yılında kazı çalışmaları yapılan böyle önemli bir değere sahip ‘târihî eser külliyesi’nin yolunda hâlâ kepçeler çalışır mı?
Arkadaş, dünyanın gözü orada ammâ, sen, otuz seneyi aşkın bir zamanda, buranın yolunu bile yapamamışsın, ne gam!..
“Ekmekli Köprüsü” genişletilmesi yeni yapılıyor, böyle bir ihmâl nasıl olabilir?
Diğer bir mesele; kendi vatandaşımızdan kişi başı ikiyüz Türk Lirası, yabancılardan bilmem kaç yüro giriş ücreti alacaksınız ammâ yollarınız hâlâ yüz sene evvelki gibi…
Dahası; Göbeklitepe’ye gelen Tur araçları, belli bir yerde yolcularını indirmek zorunda..Peki; genç, yaşlı, kadın erkek çoluk çocuk, niçin “Servis Bekleme Alanı’ denilen yerde bekletiliyor ve niçin, Servis Biniş Noktası denilen yerde ayrıca sıra olmak zorunda bırakılıyor?
Servis araçları, tıklım tıklım ve insanlar ayak üstü Göbeklitepe’ye kadar ayaküstü gitmek zorunda bırakılıyor?
Tur otobüslerinin, servis yolcu indirme yerine gitmelerinde hangi sakınca vardır ki, devlet ayrıca bu araçlara para ödüyor?
Öyle ya, nasıl olsa, makine para basıyor, değil mi?
Bu şartlarda hangi kültür turizmi hakkıyla yapılabilir, ki, yapılmıyor!..Bunca zamandır, halktan bunca para alınmasına rağmen yolu bile yapılmayan yerde, kültürden bahsetmenin zor olduğu kanaatindeyim.
Neticede; Göbeklitepe’yi târif mümkün değildir. Kazıların sonucunda, karşımıza daha nelerin çıkacağı heyecanıyla, herkese burayı mutlaka görmelerini tavsiye ederim.
Ancak, bu hârika ve dikkatle incelenmesi gereken tarihî eserleri gördükten sonra, Göbeklitepe-Balıklıgöl yolunun da aynı perişanlıkta olduğunu görünce, insan, dehşete kapılıyor…
Hz. İbrâhim (a.s)) Makamına..Balıklı Göle doğru..
DEVAMI YARIN…
Yorumlar
Kalan Karakter: