Üzülerek ifade edeyim ki, şiir; üzerinde, en az düşünülen san’at dalıdır. Başta, dili yâni Türkçe’yi ve bilâhare de mûsıkî’yi birinci derecede ilgilendiren şiir, artık, herkesin yazdığı ve yine herkesin yazdığını, kendisinin okuduğu bir san’at dalı hâlini almıştır.
Epeydir böyle bir konu üzerinde yazmayı düşünüyordum. Aslında, yazdım da: “ Şiir Furyası, Şiirde Eski-Yeni ve Yeninin Yenisi, Şiir: Ben, Şiir ve Sosyoloji, Şiir, Hesap Kitap İşi” bunlardan bâzılarıdır.
Elimde, Büyük Edebiyât Tarihçisi Nihâd Sâmi Banarlı’nın “Şiir ve Edebiyat Sohbetleri” adlı kitabı var. İnsan, okumakla doymuyor!..
1976 yılında Kubbealtı Neşriyatı’ndan yayınlanmış. Bu, onu ikinci okuyuşum. Pek çok cümlenin altını çizmiş işâretlemişim. İçinde 58 makale yer alıyor. Bilmiyorum; şimdinin şâir namzetleri ve ilim taliplilerinin bundan ne kadar haberleri vardır!..
Elbette, bütün başlıklar hârika ve ilgi çekici ammâ bu yazıma vesîle teşkil eden “Bir Şiir Sergisi” başlığını taşıyan yazıdır.
Türkçe’nin ihtişamından söz ederek, “Türk dili, şunun için bizim millî rengimizdir ki, ona bu güzelliği bir tarih boyunca, biz verdik.” (Sf. 48) deyip, ‘dil-millî hüviyet ve millî târih şuuru’ kaynaşmasına dikkat çektikten sonra, şiir bahsinde şu müthiş tespitte bulunur:
“..kafiye sanatının, Türk dili mîmârîsindeki önemli rolünü hatırlamak kâfidir. Çünkü kafiye, bütün dünyâ şiirinde ilk defâ Türk şâirleri tarafından şiirde “temel ses” olarak kullanılmış, târihî bir mûsıkî unsurudur. Eski dünyâ şiirlerinin hiç birinde esaslı bir kafiye sistemi mevcut değildir. Eski Avrupa şiirlerinde, eski Çin, Sanskrit ve İbrânî dillerinde bir kafiye sistemi göze çarpmıyor. Eski İran şiirinde ise kafiye, bu şiirin esas unsuru değildir. Kafiye ve redif, dünyâ edebiyatında yalnız eski Türk şâirleri tarafından, Türk dilinin dehâsında parlayan ve onsuz şiir söylenemeyen bir ses ve mânâ unsuru olarak, bu dilden alınıp kullanılmıştır. Edebiyâtımızda önce Nâmık Kemâl tarafından dikkat edilen bu hâdise, bugünün, daha derin araştırmalara değer, mühim bir mevzuudur.
(…) Biz bu şiir sergisinin, Ayşe Ruhsar Çetin, Fatma Süzme Afyonlu, Abdullah Öztemiz, Abdullah Rızâ Ergüven, Said Maden, Suad Uzer ve İbrahim Minnetoğlu gibi genç ve değerli imzâlarını bu sebeplerle tebrik ve takdir etmeği güzel ve yerinde bir vazife sayıyoruz.” (Sf. 50)
“Bir Şiir Sergisi” mevzu edilerek -veya belki de bahane edilerek- ele alınan bir yazının naklettiğim kısa bir bölümünde bile, Türk dilinin ve Türk şiirinin ihtişamını ele almak ve sergiye katılan –şu anda, belki de hiçbiri aramızda bulunmayan- o dönemin genç şâirlerini “tebrik, takdîr” ve “teşvik”teki nezâket hassasiyetine de dikkat çekmek isterim.
Günümüzde, yarım asır evvelin bu teşvik edici ve imrendirici edebiyat idrakine hiç de yakın olmadığımızı da ifade etmek isterim.
Feysbukla oyalanan, orada, bâzı şiir ve kısa ve devrik cümleli sözlerle makale veya deneme yazdığını sanan çok sayıda kişinin olduğunu görüyorum. Günü gün etmenin ötesinde, çok azı müstesnâ, hiçbirinde ciddî, kalıcı ve fikir açıcı bir tavrı sezebildiğimi de söyleyemem.
Mevzu; “kafiye”den açılmışken, Nihad Sâmi Bey’in bu muhteşem eserindeki “Yine Şiir ve Mûsıkî Meselesi” başlıklı makalesinden de önemine binâen kısa bir nakil yapmak istiyorum:
“…Eski İran şiirinde vezin tamâmiyle aruz karakterindedir. Eski Türk şiirinde de kapalı ve açık hecelerin nöbetleşmesi şeklinde bir ses hareketi bütün araştırıcıların dikkatine çarpmıştır.
Kafiye sanatı ise, eski Yunan ve Lâtin’de yoktur. Avrupa şiirinde kafiye, Rönesans’a yakın asırlarda başlamıştır. Bu sanatın, dünyâ edebiyatına eski Türklerin şiir= mûsıkî anlayışlarından aksetmiş bir millî bir millî ses olduğunu ise, kimbilir ne kadar Türk münevveri bilmemektedir.
Daha kısa bir söyleyişle, bu îtiraz, şu son asırda istifâde edilen, vezinsiz, kafiyesiz, yıkıcı şiir anlayışına yakınlık göstermektedir. “ Sf.32)
Nesir yazılarını şiir gibi yazanların yanında, şiir diye bizlere takdim edilen altalta yazılmış bâzı sözlerden utanmıyor değilim!..
ÇAĞRI DERGİSİ, SAYI: 757, NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2026, SF. 5-6
Yorumlar
Kalan Karakter: