Göz, bakmak ve görmek’le vazifelidir.
Bakar körlük, en kötü hâldir.
Beyin foksiyonlarını da ilgilendirebilir. Ters bakmak, horgörmek ve hoş görmek bu fiillerle yapılan terkiplerdir.
Biz/insanoğlu, dünyaya misâfir geldik. Kâinatı yaratan Yüce Allah, her ne yaratmış ise, ‘insan için’ yarattığını beyan buyurmaktadır.
İyi ‘kul’ olunduğu /ziyâfetin şartlarına uyulduğu takdirde, dünya nimetlerinden başka ‘mükâfatlar’ın da bulunacağını haber vermektedir.
Gördüklerinden, baktıklarından nasıl haz alacağına veya onlardan nasıl tiksinip iğreneceğine karar veren merci başkadır.
O merci, hem beyindir ve hem de gönül’dür. Kalbe; bizden başka gönül diyen bir millet de yoktur.
O hâlde; göz, kalbe göre, bakmakla mes’uldür.
Görmek’te, nüfûz etmek de bulunur…Nüfûz etmek; derinlemesine görebilmek demektir!..
Yâni, bir şeyin özüne nüfûz etmek, görmekle alâkalıdır ve tabiî olarak, kalb ile anlaşılır.
Fizikî nüfûz, başkadır.
Seyrettiklerimize hiçbir kira ödemediğimiz gibi, hiçkimse de, bize, bundan dolayı bir ödemede bulunmaz!..
Burada, sâdece şunu ifade etmek isterim ki, bir insan, Allah’ın kendisine ikrâm ettiği bunca nimeti, hem maddî olarak ve hem de ‘güzellik’ olarak yaşar da, bunun bedelini nasıl ödemez/ödeyemez?!
Zâten; çirkin söz söylemek ve çirkin şeylere bakmak değil, bunları söylememek, dinlememek ve görmemekle mükellef kılındık.
Öyleyse...Şu seyre daldığım, âdeta uyuyan deniz; şu, binbir çeşit bitkinin yetiştiği bu muazzam tabiat ve bu tabiatın içinde hayat süren binbir çeşit hayvanı temaşanın bir bedeli olmasın mı?!
Bakmak; sathî’dir, afâkî’dir.
Görmek ise, eşyânın varlığını, hakikatini idrâktir.
Sezmenin ötesine geçebilmek, anlamak ve kavramak hareketidir. Yâni; nüfûz edebilme kaabiliyetidir.
Elbette ki, bakmak da, görmek de göz iledir.
Ancak, iki fiil arasında oldukça geniş mâna farklılığı bulunmaktadır. Baktığın şeyi görememek vardır. Fakat, gördüğün şeye mutlaka bakarsın!..
Öyleyse; bu koskoca kâinatta, tıpkı bir ziyâfete dâvet edilmiş gibi değil miyiz?
Bu dâvetin, bütün ikrâmlarından gıdalanan, beslenen, yaşayıp ömür sürenlerden değil miyiz?.
Bu dâvetin üstüne, bir de bu güzellikler ikrâmıyla taltif edilmemiz, dünyaya misâfir olarak gelenlere birer ‘göz kirası’ değil midir?
Ziyâfete giden misâfir ne ise, dünyaya gelen misâfir de, o, olmaz mı/olamaz mı/olmamalı mı?
En güzel örnek, “Baktım ammâ/fakat/lâkin göremedim” cümlesidir.
Düşününüz; bakıyorsunuz fakat göremiyorsunuz. Bakmak, böyle fiil; görmek de, böyle!..
Yukardaki bir cümlemi tekrar edeyim: “Görmek ise, eşyanın varlığını, hakikatini idraktir!”
Bu idrâk; anlama, kavrama ve mutlak surette, ‘yeni bir düşünce hamlesi’ne adım atmak ile hedefine ulaşmalıdır!.
Yorumlar
Kalan Karakter: