(Diyarbakır-Mardin-Şanlıurfa-Gaziantep)
M.HALİSTİN KUKUL
Hz. İbrâhim (a.s.) Makamı’na...Balıklı Göle Doğru..
Şanlıurfa; tarihî ve tabiî zenginlikleriyle göz kamaştıran bir şehrimizdir…Hiç şüphesiz, bakımsızlık, ihmâl, vurdumduymazlık, her şehrimizde olduğu gibi burada da hâkimdir..

Hiç kimse, çıkıp da, şehirlerimizin pırıl pırıl tertemiz olduğunu, tarihî eserlerimizi korumada çok hassas olduğumuzu söyleyemez.
Amasya’nın, Aydın’ın, T(ı)rabzon’un, Edirne’nin, Mardin’in, Diyarbakır’ın, Afyon’un veya Manisa’nın tarihî eserleri nasıl korunması gerekiyorsa, diğerleri de aynı ihtimamla korunmalıdır.
Öyle değil mi, diye sormayınız!..Öyle değil!..
Göbeklitepe-Balıklı Göl arası hâlâ devam eden yol yapımı, ziyaretçiler için bir azap hâlini alarak gidiliyor..Ne yazık ki, hâlâ tarih şuuruna ve tabiatı koruma liyakatine sahip olamadık.
“BALIKLIGÖL PLATOSU-KONUM HARİTASI “tabelasıyla, anlıyoruz ki, bu mıntıkaya girilmiştir.
Peki, sormayalım mı, bu “PLATO” kelimesi de neyin nesidir? ”BALIKLIGÖL” demek kâfi gelmiyor mu?
Elbette ki, çok güzel, ağaçlıklar içinde bir mekân..Göl tertemiz ve içinde balıklar oynaşıyor..Büyük kalabalıklar, ziyâret heyetleri gelip geçiyor..
“AYN-ZELİHA GÖLÜ” açıklamasında şöyle deniliyor.
Hz. İbrahim (a.s)in ateşten kurtulma mucizesini gören Kralın kızı Zeliha, Hz İbrahim’in dâvetini kabul ederek, babasının ilâhlığını yüzüne karşı reddeder. Öfkelenen Nemrut kendi eliyle kızını ateşe atar, Nemrut kendisine yakışır bir vaziyette kızının diri yanmasını ve ölümünü seyreder. Zeliha’nın düştüğü yerde bir göl ve bu gölün içinde balıklar oluşur. O günden bu güne Zeliha ‘nın düştüğü yere Zeliha’nın pınarı veya Zeliha’nın gözyaşı anlamına gelen Ayn-Zeliha Gölü denilmektedir. Balıkların kutsal olduğuna inanıldığı için göldeki balıklar yenilmemektedir.”
Kur’ân-ı kerîm ve hadisi şeriflerle de sabit olan, zâlim Nemrut tarafından, Hz. İbrahim aleyhisselâmın ateşe atılması ve ateşin onu yakmaması hadisesi, ruhlara sindirilmesi gereken ibretli bir hadise olarak şahitlik etmektedir.
Yanında, hazire, türbeler, medrese odaları da bulunan ve Halilürrahman Câmisi de denilen, Güneydoğu’nun en büyük câmisi de olan bu câmiyi gezmek de, apayrı bir ruh hâlini yaşamamızı sağladı.
Hz. İbrahim aleyhisselâmın makamını ziyâret edip dualarımızı okuduktan sonra, oraya vedâ ettik..

VE…18 Mayıs Pazartesi Sabahı, 08.30’da, Hz.Eyyûb aleyhisselâmın Mağarasına Doğru Yola koyulduk..
Güneşli bir Şanlıurfa sabahında, Eyyûb aleyhessilâmın çile çektiği mağarayı ziyâret ettik. Bilgilendirme tabelasında şunlar yazılıydı:
“Hz. Eyyub’un milattan önce 8. Asırda yaşadığı düşünülmektedir. Allah’a çok tövbe ettiği için kendisine “EYYUB” ismi verilmiştir. Hz. Eyyub Hz. İbrahim’in neslinden olup Hz. Yakup’un da yeğenidir. Annesi ise Hz. Lut’un kızıdır. Filistin veya Mezopotamya’da dünyaya gelmiştir. Cenab-ı Hak Onu zenginlik, mal ve evlat çokluğuyla imtihan etti. Allah daha sonra onu şiddetli bir hastalıkla imtihan etti. Hastalıklar, Allah’a ibadetini engellemeye başlayınca Hz. Eyyub Rahim olan Rabbine şöyle niyaz etti:
“Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin”diye niyaz etmişti. (Enbiyâ Sûresi 21/83.)
Allah-u Teala duasına şöyle cevap verdi:
“Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik. (Sâd Sûresi 38/42.) Hz. Eyyub suyu içer içmez eski sağlığına ve gücüne kavuştu.İyileştikten sonra uzun bir süre yaşadı ve Allah-u Teala ona yeniden evlâtlar ve zenginlik verdi. Hz. Eyyubu’nun hastalığı süresince bu mağarada yerdi yıl uzlete çekildiği rivayet edilir. Peygamberler, insanların kurtuluşuna vesile olsunlar diye Allah-u Teala taarfından seçilen yüce insanlardır. Bizlere düşün bu yüce peygamberlerin hayatlarını okumak ve onları örnek almaktır.”
HALFETİ YOLUNDA..Yeni Halfeti: 25 km….Eski Halfeti: 35 km…
Karlıova’nın serin bir sabahından buraya kadar hep güneşle geldik..Ne çok sıcak ve ne de serin..Öylesine hep güzel bir havada yol aldık..
Halfeti, görmeyi arzuladığım, merak ettiğim mekânlardan biriydi.
Şanlıurfa’ya 120 km uzaklıktaki bu kadim şehire yaklaştıkça, gönlümü ısıtan ve bana gurur veren fıstık bahçelerinin uçsuz bucaksızlığı, yaşadığım-gördüğüm birçok olumsuzlukları zihnimden silmese de, beni bahtiyar etti.
Mâdemki, hem Gaziantep’imizin ve hem de Şanlıurfa’mızın –ve tabiî ki, Siirt’imizin-böyle kıymetli bir ürünü vardır da, niçin bunu dağa taşa nakşetmedik de bu koskoca ovalar bomboştur, bunu bir türlü anlayabilmiş değilim!..
Bugüne kadar her kim olursa olsun, bunu nasıl ihmal etmişse, vebâli boynundadır, bilinmelidir, bilmelidir!..
Hemen hemen hiç su istemeyen, kuraklığa dayanıklı bu altın değerindeki ürünün, görünen odur ki, değerini hâlâ da anlamış görünmüyoruz…Yazık!..Çok yazık!..
Yol boyu aldığımız ‘her tekerlek mesafesi’nin bana yaşattığı bahtiyarlığı, hayatımın pek çok anında yaşamadığımı itiraf etmeliyim!..
Ve bir tabelâ: Yeni Halfeti: 25…Eski Halfeti: 35..
Demek ki, iki Halfeti var!..İkisi arasında on kilometrelik bir mesâfe bulunuyor..Yenisi, güzel şirin bir ilçe..Bu kadar olur deyip geçelim..
Beni esas ilgilendiren, Halfeti Baraj Gölü’ndeki tekne gezintisi..Yukarılardan baktıkça, gittikçe büyüyen, çıplak dağlar arasında masmavi bir göl!..
Önceleri “Sâkin Şehir” unvanlı bu kasaba, 2000 yılında, Birecik Barajı’nın tamamlanmasıyla “Batık Şehir” olarak anılmaya başlanmış…
Evet, tam mânasıyla “Batık Şehir”..Taş evleri, az sayıda da olsa ağaçları, kale ve saray kalıntıları, câmi minâreleri hep sular altında kalmış..
Siyah Gülleri’yle de meşhur Halfeti’nin baraj gölünde tekneler yerli ve yabancı ziyaretçileri gezdiriyor..Biz de, bir tekneyle geziye başladık..Tarifsiz bir huzur!..Tarifsiz bir âhenk..
Fırat; biri, “Gazi”; diğeri, “Şanlı”, iki ilimizi birbirinden ayırıyor..
Ancak…Gölün karşı tarafında bulunan Gaziantep’e ait kale kalıntısından koparılan parçanın hesabı sorulmamış!..
Emânet, böyle korunmaz!..Bizim işimiz, sâdece, şen-şakrak gezip tozmak değildir!..Verilen nimetlerin kıymetini bilememek de günahların en büyüklerinden sayılmalı, olmalı!..
İster “Sâkin Şehir” deyin-ki, hâlâ da “Sâkin Şehir”dir-, ister, “Batık Şehir” deyin, buranın, bir “Emânet Şehir” olduğu asla unutulmamalıdır..Sâdece nimetlerine bakıp, külfetlerinden uzak durmak bize yakışmamalı..
Şunu söylemeliyim ki, Halfeti’de beni en çok yaralayan şey, batık câminin minâresinde asılan bayrakların renkleri bozulduğu/solduğu hâlde, oraya yenilerinin asılmamasıdır..Teknemiz, her tur atışında –yanılmamak için- minâreyi gözledim ve fotoğrafını çektim ve Mehmet Çınarlı’nın, -sitemkâr- “Memleket Elden giderse” başlıklı şiirindeki şu mısraları –kendi nefsime de okudum-hatırladım:
“Memleket elden giderse, kalır mı hürriyetiniz?
Yalnız bu bayrağın altındadır kudretiniz.”
Gerekirse, “bu Bayrak”, dosta da, düşmana da, güzel çehresini göstermesi için her gün değiştirilmelidir..
Muhakkaktır ki; her kasabamız ve bilhassa tarihe mal olmuş olanlardaki bakımsızlık –maalesef- burada da mevcuttur..
Nimetin kıymetinin bilinmesi gerekmez mi?
Velhâsıl; Halfeti, Devlet eliyle, tıpkı, Mardin gibi, tıpkı, Amasya veya tarihle dopdolu başka şehirlerimize gösterilmesi gereken “ihtimam gibi”, yakından takip edilmesi gereken mekânlardan biridir..
Sayısız güzellikleriyle ve beni üzen bâzı hâlleriyle, Halfeti’den ayrılırken, ona dönüp dönüp baktım..Ya nasip, diyerek, taa yukarılardan, ona, el salladım!..
Ve…saat 12.00 sularında, Şanlı bir ilimizden Gazi ilimize, Gaziantep’imize doğru yol aldık!..
Yâni; Gaziantep yolundayız..
Yine, o muhteşem ve gönül coşturucu fıstık bahçeleri arasından geçerek Halfeti’den ayrılıp, Birecik, Nizip hattından geçerek, takriben yüz kilometre mesafede bulunan Gaziantep’e doğru yollandık..
Aslında Halfeti, Gaziantep’e daha yakın..Demek ki, öyle uygun görülmüş ve Şanlıurfa’ya bağlanmış..
Muhakkaktır ki, bir şehri, hatta bir kasaba veya köyü bile birkaç saatlik süre içinde gezmek, oranın değerlerini tanımak ve onlar hakkında görüş ileri sürebilmek çok zor iştir.
Hele de; Diyarbakır gibi, Mardin gibi, Şanlıurfa ve Gaziantep ve daha pek çok şehrimiz gibi, tarihle haşir-neşir olmuş ihtişamlı mâzilere sahip şehirlerimizin bütün mekânlarını gezebilmek asla mümkün değildir.
Fikirlerimiz, istişârelerimiz ancak gezebildiklerimiz ve görebildiklerimiz hakkında olmaktadır..
Gaziantep, muhteşem bir şehirdir!..Tarihî, tabiî ve kültürel hazineleri yanında insanî vasıfları yüksek olan değerlerle doludur.
Buradaki ilk ziyaret noktamız: Zeugma Mozaik Müzesi oldu…Hemen göze batıyor ki, bakımlı bir müze!..
Verilen bilgilere göre, milâttan önce üçyüz yılında Büyük İskender’in generallerinden Birinci Selevkos Nikator tarafından, Gaziantep’in Nizip ilçesinin on kilometre doğusundaki tepecikler üzerinde ve Fırat’ın iki yakasını birbirine bağlayan, ikibin beşyüz metrekarelik bir sahada kurulmuş köprü mânasını taşıyan, dünyanın ikinci ve Türkiye’nin ise en büyük mozaik müzesi hüviyetine sahip ihtişamlı bir müze!..
Rehberimizin ifadesine göre; 1998-1999 kış dönemi çalışmaları sırasında, Belkıs Harabeleri arasında bulunan “Çingene Kızı” mozayiği, Mona Lisa Louvre’da ne ise, Zeugma’da da, Çingene Kızı” mozayiği odur.
Söyleyebileceğim tek şey, herkese ve bilhassa gençlerimize bu mekânların gezdirilmesi; onlara, tarihin derinliklerinden gelen tecrübelerin kazandırılmasıdır.
Gaziantep’i, bu kısa zamanda tanımak elbette mümkün değildir..Gezmeye fırsat bulduğum “Uzun Çarşı”, başlıbaşına Türk kültürünün fışkırdığı koskocaman hârika bir mekân… Cıvıl cıvıl ve ne ararsan var!..
Uzun Çarşı’dan çıkınca, hangisine bakacağınızı şaşıracağınız kadar tarihî eser mevcut.. Fakat dikkatimi çeken ve Dulkadiroğulları zamanında yapıldığı tahmin edilen Alâüddevle Câmisi’nin karşısına düşen bir hana gözüm takılıyor.
Kapısında çıkışta, sol üstte;
“2011 YILINDA VAKIFLAR BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ TARAFINDAN RESTORE EDİLMİŞTİR”
ve sağ üste ise,
“YÜZÜKÇÜ HANI
18.YY”
Yazılarına şahit oluyorum. Kapısı ise, Gaziantep’in, bunca “turist”le kaynadığı bir zamanda, ne yazık ki, kapalı!..
“Restore”, moda bir kelime… Meselâ; tâmir veya onarma/onarım niçin değil?
Ayrıca; “18. YY” ne demektir? Kayıtlara baktım, bu han, oldukça ihtişamlı bir handır ve 1735 yılında yapılmıştır.
Düşündüm; Afyonkarahisar Taşhanı, İstanbul (Fâtih/Lâleli) Taşhanı, Ankara, Amasya, Samsun Taşhanı, T(ı)rabzon Taşhanı, Tokat Taşhanı, Merzifon Taşhanı ve ülkemizin daha birçok yerinde bulunan Taşhanlar, hemen hemen aynı dönemler içinde yapılmışlar veya vakfedilmişlerdir.
Bunların, ne yazık ki, bâzılarının inşâ tarihleri de, vakfedilme tarihleri de mevcut değildir. Ancak; burada yâni Yüzükçü Hanı’nda görünür bir durum vardır, inşâ tarihi bellidir fakat yazılmamıştır.
Esas olarak diyeceğim şudur. “YÜZÜKÇÜ HAN” da, 1735 tarihinde, kesme taş işçiliğiyle inşâ edilmiş çok önemli bir tarihi eserdir.
Böyle bir eserin, hakiki tarihiyle tanıtılması önemlidir ve hiç de zor değildir. Çünkü; 1735 tarihi ile, 1800 tarihi arasında, tam 65 sene vardır. Eserlerimizdeki “tarih derinliğini” perdelememek / gölgelememek lâzımdır.
SON SÖZÜM şudur ki; bu gezimizin ardından, yine bir başka namlı ve şanlı ilimiz Kahramanmaraş üzerinden dönüşe geçtik.
Tarihî eserlerimiz, dosta gurur verecek; düşmanı hüzünlendirecek, kızdıracak, kahrettirecek kadar fazladır.
İşte bu noktada, iş, tam tersine dönmektedir…Zaman zaman dile getirdim..Diyarbakır’ımız, Mardin’imiz, Şanlıurfa’mız, Gaziantep’imizden söz ederken, Amasya’mız, Manisa’mız, Edirne’miz, Aydın’ımız, Antalya’mız, Van’ımız, Kars’ımız, Erzurum’umuz, T(ı)rabzon’umuz, İzmir’imiz, Ankara’mız, Sivas’ımız, Kastamonu’muz, Afyonkarahisar’ımız, Ankara’mız….İstanbul’umuz… ve nice şehrimiz, düşman çatlatacak tarihî eserlerle doludur.
Fakat….
Bütün bu tarihî eserlerimiz; ya T(ı)rabzon Taşhanı gibi sahipsizdir, ya Samsun Taşhanı gibi, ona, “asansör” yapılarak tarihi dokusu bozulmuştur, ya Gaziantep’teki gibi, tam tarih yazılmayıp, yuvarlak ifadeyle (18. YY) yazılmıştır...Velhâsıl, sahipsizlik, ihmâl, bilgisizlik...ne dersek diyelim, olmuyor!..
Birkaç sene önce altı milyon Türk Lirası harcanarak tâmir edilen Samsun Taşhanı’nın kapısında, bugün, koskocaman bir kilit bulunmaktadır.
Bu yazılarımda ele aldığım bu dört şehir (Diyarbakır-Mardin-Şanlıurfa-Gaziantep) gibi, ‘tarihî dokuya sahip’ bütün şehirlerimizdeki tarihî eserler “müstakil bir bakanlığın himâyesine” alınmalıdır…
Eserlerdeki ‘tarihî doku’ bozulduktan sonra, ne işe yararlar?….Onca masraf niçin yapılmaktadır?
Başta da söylediğim bir meseleyi tekrar etmeliyim:
Koskoca Türkiye, birkaç şehre sığdırılmıştır ve hâlâ da sığdırılmaya çalışılmaktadır..
Erzurum’dan Bingöl’e, Diyarbakır’a Mardin’e, Şanlıurfa’ya, Gaziantep’e doğru yürüyünüz, oralardan hangi yöne giderseniz gidiniz, Adıyaman, Kahramanmaraş, Elazığ, Çukurova, Konya Ovası, Ankara, Afyon, Eskişehir’e doğru yürüyebildiğiniz/yürüyebildiğimiz kadar yürüyelim, Çanakkale’ye doğru gidelim, İzmir’e, Aydın’a inelim..saymadığım, sayamadığım onca yere ulaşmaya çalışalım…bunca zenginlik içinde, niçin, İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Adana, Bursa’ya sıkışmış sıkıştırılmışız, anlamakta zorluk çekiyorum!..
Bunca ovada, bunca yaylada, tepede-bayırda, vâdide, parmakla sayabileceğim kadar bile, sürüye rastlamadım…Yazık, günah değil mi?
Koskoca Türkiye’de, seksenaltı milyon insanın ekserisi, birkaç şehrin içinde niçin kıvrandırılıp duruyor…
Niçin, bu ovalara, bu vâdilere, bu yaylalara, bu tepelere taşınmıyoruz, taşındırılmıyoruz, taşmıyoruz, taşırılmıyoruz?!
Hâlâ mı “İstanbul kanalı” diyorsunuz? Bütün dengeleri bozulmuş yirmi milyona ulaşmış cihanşümul bir şehrin nüfusunu artırmak isteyişin maksadı nedir?
Benim Mardin Ova’m, Çukurova’m, Konya Ova’m…tıpkı Karadeniz’in durgun zamanındaki suları gibi uçsuz bucaksız bir hazinedir ve ekimi bekliyorlar…
Fakat!...Hangi cepheye baksanız bomboş araziler..Ne ziraat var, ne hayvancılık..
Toprağa dönmemiz şarttır!..Toprakla hâlleşmemiş zarûrîdir!.. Toprakla haşir-neşir olmamız kaçınılmazdır!..Toprakla, mutlaka muhabbet kurmalıyız..Ziraat fakültelerimizi, veterinerlik fakültelerimizi bu bahçelerin çiçek açtırıcıları olarak ihyâ etmek zorundayız..Gençlerimizi, ‘öncü’ olarak, bu bahçelerle buluşturmalıyız!..
Bilinmelidir ki, bu topraklarla irtibat kurulduğu zaman, değil Türkiye’yi, değil Ortadoğu’yu, on tane dünyayı bile yedirir, içirir, doyururuz!..
Lütfen, şu ihmâlkârlığı, vurdumduymazlığı, lâfebeliğini, kandırmacayı; biz, bize yeteriz/yetiyoruz perdelemelerini, bırakınız ve âcilen araziye çıkınız…Tarlayı görünüz..Tarlayı sürünüz..Tarlayı ekiniz…Türkiye coğrafyasına bir bütün olarak bakınız!..
Suyun boşa akıyor…Tarlan boş duruyor..Tarihî eserlerin korunmasız, hayvancılığının sahibi ortada yok…Daha neyi bekliyorsunuz?!
Sözüme son vermek içimden gelmiyor…
Kendimi, bu güzel memleketin her zerresine karşı mes’ul tutmakla muhatap kılarak, sadece, üzüntümü herkese haykırmak istiyorum..
Bir başka husus; câmilerimizin kaç minaresi ve minarelerimizin de kaç şerefesi varsa, ister yeni yapılmış olsun, ister yüzlerce senelik olsun, herbirinde üçer beşer ‘hoparlör” takılı…
Arkadaş…”Müslüman, uyanık olmalıdır” diyoruz da, bunca sesli âlete ne gerek vardır…Her taraf, çepeçevre saat dolu..Herbirini de ‘kurmak’ mümkün…
Söylemeye dilim varmıyor ammâ çok hoparlör, insana daha çok mu sevap kazandırıyor, anlamak mümkün değil!..
Son sözüm şu olsun:
Bunca güzellikler ve zenginlikler içinde, niçin hakikati göremiyor; niçin bolluk içinde huzurla yaşamayı beceremiyoruz, anlamıyorum!..
-SON-
Yorumlar
Kalan Karakter: