Târih boyunca bilgi, insanların, peşinden koştuğu bir hazîne olmuştur. İnsanoğlu, her türlü maksat ve hedeflerini, ülkülerini ve hayat tarzlarını, hep onu artırmak uğruna seferber etmiş; zamanını da, onu geliştirmek sûretiyle, huzur ve refaha ulaşacağı düşüncesiyle harcamıştır.
Zaman zaman da, menşeini düşünmeden, 'ben' kaynaklı hayâlle, 'saf akıla' dayalı bilginin kendi ürünü olduğunu iddia edebilmiştir.
Halbuki, kendini îzâhtan mahrûm 'akıl' da, Yüce Rabb'in bir mahlûkudur. Bu, her nedense, bâzıları tarafından göz ardı edilmek istenmiştir.
Şüphesiz ki, bilginin "temini"nde, "muhafazası"nda, "kullanılması"nda ve "geliştirilmesi"nde, akıl en önemli ve müessir vasıta ve unsurdur.
Hazret-i Mevlâna, Mesnevî'nin dördüncü cildinde şöyle der:
"Bu yıldız bilgisi, bu hekimlik, Peygamberlerin vahiyleridir; onlar kılvavuz olmasalardı akılla duygu, nerden bunlara yol bulacak?"
(Bknz: Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî Ve Şerhi, Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 200, sy. 196)
Bir rubâîsinde:
"Ben, sağ olduğum müddetçe Kur'ân'ın kölesiyim
Ben, Muhammed Muhtâr'ın (s.a. v.) yolunun tozuyum"
Diyen Hazret-i Mevlâna, Kur'ân-ı Kerîm'de, Yüce Allah'ın bildirdiği:
"(Her şeyi) yaratan Rabbinin adiyle oku...Oku, keremine nihâyet olmayan Rabbindir. Ki, kalemle yazı yazmayı öğreten O'dur. İnsana bilmediği şeyleri O öğretti." (Alâk - 1,3,4,5) âyetlerindeki ilâhî hükümlere göre hüküm yürütmektedir.
'Öğrenmek - öğretmek - okumak - yazmak' fiilleri, aklı geliştirmenin de yolunu gösterir.
Vahiy - bilgi - okumak -yazmak -öğrenmek; akıl vâsıtası ile tatbikat sahası bulur. Aklı olmayanın, dinen de mes'ul olmaması, bunun îzâhı içih yeterlidir. O hâlde; bütün bu unsurlar, akılla işbirliği yaparak, her türlü ilimde gelişme kaydedebilirler.
Akıl; vahyin ışığında, kâinatı, yepyeni bakışlarla ve tahlillerle okumak zorundadır. Sâdece müşahhasta, görünürde kalmamalı; mücerrete, görünmeyene, içe nüfûz eden bilgiyi keşfe yönelmelidir. Çok cepheli bir tahlil - analiz ve sentez /ayrıştırma ve birleştirme - ile, muhâkeme, mukayese, murakabe ve muhasebe yapılmalıdır.
Bilgi; akıla yük değil, arkadaş olmalıdır. Bu arkadaşlık, usanınca terk edilen bir yolculuk olmamalıdır. İkisi, birbirine omuz vermelidir. Zîrâ; biri olmadan, diğerinin hükmü olmaz.
Hazret-i Mevlâna, Mesnevî'nin beşinci cildinde de şunları söyler:
"Öğrenilmiş bilgiyi yeter buluyorsun; gözünü, başkasının mumuyla aydınlatmışsın.
O da, eğreti mala sahip çıktığını, er olmadığını bilesin diye mumunu, önünden kapıverir.
Ama şükreder, çalışırsan, çabalarsan, gam yeme; bunun gibi yüzlercesini verir sana."
(Bknz: Gölpınarlı, C. 5, sy. 175)
Demek ki; "Öğrenilmiş bilgi yeter" değildir. Bilgiyi muhafaza etmez ve geliştirmezsek, başka bilgilerin hükmü altına girmiş bulunuruz.
Bu hususta, Mevlâna, bir nasihatte daha bulunur, yol gösterir. Der ki:
"Bilgi bellemenin yolu, sözdür; bu, sözle olur; sanat bellemenin yoluysa iş'tir."
(Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., sy.202)
Şu var ki, san'atı da yönlendirecek olan elbette ki , "söz" ve hâliyle "bilgi"dir. Bilgi, her ne kadar insanlığın 'müşterek malı' ise de, onu ilk bulan, ona ilk kavuşan, ona ilk ulaşan, muhakkak ki mesâfe alacak, merhale katedecektir.
Mevlâna, bilgiyi kullanmasını bilmeyenleri de şöyle zemmeder:
"Ahmağın özrü kabahatinden beterdir; bilgisiz kişinin özrü her bilgiye zehirdir."
(Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., C.1, sy. 259)
"Bilgisiz kişi boyunca zahmete, mihnete âşıktır; kalk da "And olsun bu şehre" âyetinden "İnsan mihnet içinde yaratılmıştır" âyetine dek oku" (Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., sy. 342)
Bilgi sâhibi olanlara da, Hazret-i Mevlâna şu tavsiyelerde bulunur:
"Canında bir katrecik bilgi var; sen onu nefis isteğinden, beden toprağından kurtar." (Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., sy.358)
Demek ki, "bilgi"yi, "nefis isteğinden" kurtarmak gerekir. O; paylaşılması gerekendir. Aksi takdirde, bilgi, hapsedilmiş olur. Umûmun istifadesine sunulmayan bilgi ise, bilgi değildir.
Mevlâna, bilginin gönüle irtibatını da şu beyitle ifade eder:
"Gönle vuran bilgi, adama yardım eder; dost olur. Fakat, bedene vuran bilgi, bir yük kesilir."
(Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., sy.565)
O hâlde; bilgiyi, gönülle irtibatlandırmak, gönle vurdurmak ve gönülle ihâta etmek gerekir. Bu da önümüze iki yol açar: Biri, sevgi; diğeri, güzellik!
Böylece; bilgi,kuruluktan, cılızlıktan, maddîlikten kurtulur. Maksadına yönelir. Nedir bu? Bu, hakîkatı aramaktır. Maddenin özüne yaklaşmaktır. Kitâb-ı Ekberi okumak, fen ile, mücerreti, mânâyı yakalamak, ilmin ışığında îzâhtır.
Atomdan, metafiziğe yürümektir. Metafiziği, atomla çözmektir. Bilgiyi, maddede bir külfet olarak taşımamaktır. Bilginin özüne ulaşmaktır.
Bilginin özüne ulaşıldı mı ne olur? Hazret-i Mevlâna, Mesnevî'nin üçüncü cildinde de, bu hususta şunları söylüyor:
"Sahâbenin canlarında pek çok aşk, şevk vardı; fakat içlerinde Kur'ân-ı ezbere bilen azdı.
Çünkü bir meyva oldu mu, derisi, kabuğu incelir, çatlar.
Cevizin, fındığın, fıstığın, bademin bile içi doldu mu, kabuğu incelir.
Bilginin özü de çoğaldı mı, derisi, kabuğu azalır; çünkü sevgilisi, âşıkı yakar yandırır. " (Bknz: Gölpınarlı, a.,g.,e., C. 3, sy.179)
Öyle ise, bilgiyi, akılla buluşturmalı; aklın, bilgiyi arama, kullanma ve geliştirme usûllerini yakalamalı, anlamalı ve tatbik etmeliyiz.
Hazret-i Mevlâna'nın asırlar öncesinden bize ulaştırdığı nasihatlerine kulak kabartmalı, gönül açmalıyız.
Zîrâ; bu hususta da, Hazret-i Mevlâna uyarıda bulunuyor.
Buyuruyor ki:
"Allah yolunun, Allah'a ulaşma durağının bilgisini, gönül ehli, gönlüyle bilir."
ÇAĞRI DERGİSİ, MART 2007, Sf. 6-
Yorumlar
Kalan Karakter: