1964 yılından beri, Kütüphâneler Haftası, her yıl, Mart ayının son pazartesi günü başlayan haftada kutlanılır.
Ve her yıl; her ilin, her ilçenin, her üniversitenin, her okulun değişik mekânlarında kürsüler kurulur, üst perdeden, hiçbir işe yaramayan beylik lâfların söylendiği nutuklar atılır, şâşaalı merasimler yapılır.
Herkes, kendinin çok okuduğu 'îmâ'sı ile, yer yer ilmî sayılabilecek, yer yer de nükteli sözlerle dinleyicileri cezbetmeye çalışır.
Bu natûklar; "Bu işin en iyi bileni, en erbâbı benim!", dercesine, çevresini kolaçan ederek âdeta kükrerler.
Netîce mi? Sâdece, boşluğa, boşuna haykırış!..
Çünkü; bu tür nutukların bir faydası olmuş olsaydı, bugün, Türkiye'deki okuma nispeti % 01'lerde bulunmazdı. Elbette ki, bilemem ammâ, acaba bunun üzerinde hiç düşünenimiz oldu mu?
Yâni, sosyolojik olarak! Hattâ p(i)sikolojik olarak! Kültürel ve an'anevî sebeplerine de inerek! Yâni; yarım asrı aşan bir süreden beri bunca nutuk çekiliyor da, okuma oranınız hâlâ buralarda, binde birlerde ise, yapılanın gösterişten başka ne mânâsı olabilir?
Elbette ki, biz 'kitap medeniyeti'nin mensuplarıyız. Fakat, bana, o medeniyeti ve onun mensuplarını gösterin de, ben de buna inanayım!
Peşinen söyleyeyim: Türkiye meşgûl ediliyor! Hiç kimse değil; bizi, biz 'israf' ediyoruz. Sun'i mes'elelerle, zamanımızı hebâ etmede en başta yürüyoruz.
3 Ocak 2008 tarihinde zamanın Cumhurbaşkanı tarafından, Kültür Ve Turizm Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı'nca uygulaması sağlanacak olan "Türkiye Okuyor Kampanyası" başlatıldı. Her ilin vâlileri, yukarıda da ifadeye çalıştığım , bir takım faaliyetlere giriştiler.
Meselâ; zamanın T(ı)rabzon Valisi, memurlar için "20 dakika kitap okuma" uygulaması yaptı. Bitlis Valisi; "Doğu okuyor" ; Siirt Valisi "Siirt okuyor" dedi. Birçok yerde, "Liseliler okuyor" diyerek okumayı teşvike çalıştılar.
Peki güzel de, devlet seviyesinde ele alınan "Türkiye Okuyor Kampanyası"nda bir adım ilerleme kaydedildi mi? Binde bir okuma nispetimizdeki gelişmede zerrece artış oldu mu?
Söyleyelim: Zaman, para ve emek israfından başka bir şey olmadı!..
Çünkü; yapılan şeye inanmak gerekir. Memurlara, günde yirmi dakika 'zorakî' kitap okutmakla bu işin çözülmeyeceğini, baştan sona bütün salâhiyetlilerin bilmesi gerekirdi. Kadın-erkek, hangi memur olursa olsun, kendi işinin yanında, bir de, akşam eve gittiğinde hangi sıkıntılarla karşılaşacağını düşünürken, hem de mesâî içinde, belki de hiç sevemediği / sevmediği bir türdeki kitabı nasıl okuyabilir; ondan ne alabilir ve hangi istifadeyi sağlar?
Okumak; dinamik bir faaliyettir. Bu faaliyet, zorlama ve yılgınlık üzerine inşâ edilemez. Onda, bir maksat ve bir hedef vardır. Ne yazık ki, bu işe ön-ayak olanların birçoğu bundan habersizdir. Elbette ki, bu kadar değil!
Meselâ; bâzı haber başlıkları okunduğunda, böylesine ciddî bir mes'elenin ne kadar gayrı ciddî bir şekilde ele alındığı görülecektir:
* "Vitrinde kitap okudular: Bolu'da, üniversite öğrencileri kitap okuma alışkanlığına dikkat çekmek için bir mağazanın vitrininde kitap okudu." (Yeniçağ, 25 Kasım 2014, Sf. 2)
* "Salondaki herkes (Amasya'da) aynı kitabı okudu." (20 Mart 2015- Haberler. com)
* "500 ortaokul öğrencisi metroda kitap okudu: Bursa'da, bir grup ortaokul öğrencisi, hafif raylı sistem aracına binerek bir süre aynı anda kitap okudu." (Yeniçağ, 23 Kasım 2014, Sf.2)
* "Ücretsiz dağıtılan kitaplar kapışıldı: Samsun'da Gazi İl Halk Kütüphanesi tarafından Kütüphaneler Haftası nedeniyle düzenlenen etkinliğe katılanlara ücretsiz 500 kitap dağıtıldı. Kitaplar yaklaşık yarım saat içinde tükendi." (Denge , 2 Nisan 2015, Sf. 4)
Bu örnekleri artırabiliriz. Fakat, asıl mes'ele, hangi kitabı, nasıl okuyacağımız mes'elesidir. Bu iş ise, maarif işidir. Kültür işidir. Kütüphâne işidir. Sokaklar, kitap okuma yerleri değildir.
Kütüphâneler, dershâneler ve konferans salonları okumaya teşvik mekânlarıdır.
Gazeteci Taha Akyol, bu mes'eleye üniversite açısından ışık tutuyor:
"Üniversite deyince tabela ve kafa sayısında iyi görünüyoruz. Fakat "kalite" sorunu uluslararası indekslerde de kendini gösteriyor.
TÜBİTAK'ın 2008 tarihli yayınından aktarıyorum: Uluslararası bilim endekslerine giren Türkiye kökenli bilimsel yayın sayısı 120 bindir. Yunanistan'ınki 101 bindir. Nüfusu dikkate alırsak çok parlak sayılmayız ama yine de Yunanistan'ın önündeyiz. Fakat...
Bilimsel yayınların kalitesini gösteren "etki değeri" ölçümüne baktığımızda Türkiye'nin puanı 4.55'tir, Yunanistan'ın puanı 8.06'dır!
(...) İran'da 44 üniversite var, bizde 184...Bizdeki köklü üniversiteler elbette İran'dan kaliteli...Fakat İran belirli elit üniversite ve araştırma kurumlarıyla bilimsel yayında Türkiye'yi geçti." (Taha Akyol, Üniversite, Hürriyet, 22 Ekim 2014, Sf. 24)
Kültür Eski Bakanlarımızdan Agah Oktay Güner ise, okuma oranı hakkında şu tespitte bulunur: "Türkiye'de bin 118 kütüphâheye karşılık 600 binden fazla kahvehâne var. AB ülkelerinde % 21 olan kitap okuma oranı Türkiye'de sadece % 01'dir. Ülkemiz kitap okuma oranında dünya ülkeleri arasında Gambiya, Fildişi Cumhuriyeti gibi ülkelerle birlikte 86. sırada yer alıyor. BM insanî gelişmişlik raporuna göre; Türkiye'de kitap 235 sırada yer alan bir ihtiyaç malzemesidir. Sigara tüketimimiz yılda 1399 iken, kişi başına 7 kitap düşüyor. İşte bu kitap fukaralığı, okuma sefaleti toplumumuzun en büyük yokluğudur." (Agah Oktay Güner, Yeni Yıla Girerken, Yeniçağ, 1 Ocak 2015, Sf.2)
Bilgi; saklanarak, gizlenerek öğrenilmez. Aksine, fikir hürriyeti adı verilen tâbir, fikrin alenîleşmesini, müşterekleşmesini, istişâre edilebilirliğini kitaplar vasıtasıyla ve kitaplar sâyesinde tâyin ve teklif eder.
Bugüne kadar uygulanan kifâyetsiz maarif ve kültür siyâsetimiz yüzünden, çocuklarımıza ve gençlerimize kitap sevgisini aşılayıp, onları bu sevgiyle donatarak kitabın önemini kavratıp teşvik etmek yerine, onlara, okumayı bir külfet gibi gösterip, maalesef, okumaktan soğutmak değil âdeta nefret ettiriyoruz.
Türkiye; dünyayı tanıyan cevval bir maarif ve kültür politikası üretemediği ve yürütemediği sürece, üzüntü ile ifade edeyim ki, bu mes'elede dâimâ sınıfta kalacak ve insanımızı kandırmaktan öteye gidemeyecek, geçemeyecektir.