Türk hikâyeciliği –ve tabiî ki, romancılığı-, maalesef ‘taklit ile” başlamıştır. Tanzimat Dönemi’ndeki Batı tesiri, birçok sahada olduğu gibi, şâir ve ediblerimize nüfûz etmiş ve hikâyeciliğimiz de tercüme ve benzetme/taklit/uyarlama’larla bugüne ulaşmış ve çok sıkıntılı merhalelerden geçmiştir.
Olmasın mıydı? Başka nasıl olacaktı/olabilirdi?
Bir gün gelecek, bu tür(ler)le mutlaka muhatap olacaktık ve olmalıydık!..Ve olduk!..Şöyle veya böyle, böyle olduk!..
Ancak; muhteşem bir şiir mâzîsine ve estetiğine sâhip olan Türk şiirinin de bundan bu derecede tesire kapılmasını kabullenemem, hazmedemem…Prof. Dr.Kenan Akyüz, “Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi (1953)” diye bir kitap yazmış ve bu kitap senelerdir üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okutuldu...(Şimdilerde okutuluyor mu, bilmiyorum.) Kaldı ki, bu kitapta, Rus, Arap veya başka tesirlerde bile adam vardı!..
Peki; “Batı” ne, kim? Alman mı, F(ı)ransız mı, İtalyan mı, Yunan mı, Norveç mi, kim?
Mevzûmuza döneyim!..
Ahmet Mithat Efendiler’in, Sâmi Paşa Sezailer’in, Halit Ziya Uşaklıgiller’in, Hüseyin Cahit Yalçınlar’ın ardından Ömer Seyfettin’le hakîkî millî Türk hikâyeciliği ‘zirve’ye ulaşarak, Yakup Kadriler’le, Sait Faikler’le ve Tarık Buğralar’la bugüne öncülük etmişlerdir.
Ömer Seyfettin’le başlayan bu millî şuûr mevzûlu, ahlâkîliği önde tutan, Türkçe’ye sevdâlı, sâde ve kısa cümleli anlatımlı vasfıyla devam eden Türk hikâyeciliği, gün geçtikçe yeni hamlelerle, bugün de, kendini ortaya koymaktadır.
Şüphesiz ki, bu yazarlardan biri de, daha önce, “Eylül 12’den Vurdu, PKK Kampında Bir Ülkücü, Eynesi Ana, Güldüren İşkence” adlı romanlarından Türk okurunun yakından tanıdığı Emine Özgenç’tir.
Özgenç’in; Kripto Yayınları arasında yayınlanan 191 sayfalık “Lacivert Sevdalar” adlı bu son kitabında onbir hikâye bulunmaktadır.
Önce; bu hikâyelerin başlıklarını arzedeyim: “Yakup Reis, Sessiz Şahit, Lacivert Aşk, Dilenci, Servet, Norveç’te İki Türk, Micanoğlu, Sarı Yazmalılar, Hakime Hanım, “Ç” İle “K”, Lacivert Veda.”
Tabiîdir ki, bu hikâyelerin herbirinin mevzûsu farklıdır. Bu sebeple; üzerlerinde ayrı ayrı durmak ve tahliller yapmak birçok makaleyi bile gerektirebilir. Bu bakımdan, ben, romanlarından da üslûbunu bildiğimim yazarımızın hikâyelerindeki temel hususlar üzerinde kısa bir değerlendirme yapacağım.
Ömer Seyfettin’deki kısa, sâde ve kaideli cümleler, burada, bilhassa “Yakup Reis” ve “Sessiz Şahit”te, uzun ve devrik cümlelerle inşâ edilmiştir. Devrik cümleler, diğer hikâyelerde yok denecek kadar azdır. Ancak; hepsinde de, “diyaloglar”, bir ‘üslûp olarak’, büyük paragraflarla sunulmuştur.
Muhakkaktır ki, bu da, bir ‘kendine mahsusluk olarak’ görünmektedir/görülmelidir. Yalnız bir şey var ki, okur açısından, -bilhassa bizde- zorluklar meydana getirebileceğini de ifade etmeliyim.
Her hikâye; ayrı bir sosyo-kültürel meselemizi ele almaktadır. Herbirinde müşahede ettiğim şey, sosyo-kültürel meseleler yanında, ciddî p(i)sikolojik tahlillere de girişilmesi, ilgi çekici bir husus olarak göze çarpmaktadır. Her hikâyedeki ana karakterlerin/şahısların/ kahramanlarının ‘iç muhasebe yapması” da bunu göstermektedir. Bu da; hikâyelerin ‘doğduğu cemiyet’in umûmî temayülünü ortaya koymakta ve anlatıcı/hikâyeci vasıtasıyla, ‘tekrar’, kendisini kendisine okutarak bir ‘iç muhasebe’ yaptırılmakta/yaptırılmaktadır.
“Bir insan ölürken bile sayıkladığı memleketine neden hiç gelmek istemez?” (Sf. 45) gibi, insanı düşündüren pek çok cümlede bu duruma şâhit olmaktayız.
Bir diğer husus; hikâyede/romanda, şiirde veya diğer yazılı eserlerde, bir yazarın ‘kelime hazînesi’nin güçlü ve zengin olması çok önemlidir.
Hikâyeci/romancı Emine Özgenç, bu bakımdan, çok şanslıdır, diyebilirim. Çünkü; Türkiye’mizin temelde müşterek fakat hususen farklı görünen kültür dâirelerinin (dil, an’ane) unsurlarını çok mükemmel bir şekilde kavramış bir yazar olarak, onlara vakıf ve bilhassa Karadeniz ağzında kullanılan kelimeleri yerli yerinde Türkçe’mize katmasıyla da büyük bir başarı yanında hizmete de imza atmıştır.
Bâzı cümlelerinde ‘mensur şiir’ lezzetini ve kıvamını da bulabiliriz ki, bunlar hiç de az değildirler:
“Ne olur gir rüyama bir kere ve ihanet de etmediğini söyle.
Ey ay ve mehtap, varlığımızın hükmü bulutlar izin verene kadar. Siz de ketumsunuz. Anlatmıyorsunuz. Saklandığınız sırrı öğrenmeden yok ki varlığımın bir hükmü. Dizlerimin dermanı daha ne kadar taşır bu bedeni? Onlarca meçhûlü çözen ben, nasıl çözemem benim için en kıymetlisini? Bu sır uğruna hebâ ettiğim yılların yok mu sizce bir ederi.” (Sf. 26)
“Büyükliman Körfezi uçları oldukça açılmış ve kenarları binbir yeşil tonuyla bezenmiş hilâle benziyordu..” (Sf. 50) gibi, pek çok ‘tasviri’ ise, hikâyeciğinin bir başka güzel numûnesini teşkil etmektedir.
Özgenç’in hikâyelerindeki bir başka hususiyet de, sosyo-kültürel ve p(i)sikolojk unsurlara el atması yanında, ‘târihî” değerleri de yerli yerinde dillendirmesidir. Bu vesileyle; Hatay’dan T(ı)rabzon’a, ve umûmî mânâda, Türk’ün çile ve meşakkat çektiği her mekândaki yaşanmışlıklarını ve ruh hâllerini ele alır.
Rus’un, İngiliz’in, F(ı)ransız’ın, Ermeni’nin, Rum’un yâhût merhametsiz ve zâlim bütün sömürgeci emperyalistlerin yaptıklarına ‘şâhitlik eden mekânları’ dile getirir.
Özgenç’in hikâyelerinin hemen hepsinde, mutlaka bir “aşk” bulunmaktadır. Eserde; saf, samimî ve duygulu, hakîkî aşkı ve mecâzî aşkı yaşayanların hâllerine sıkça rastlarız ve zaman zaman da derinden derine yaralayıcı hâtıralar silsilesi olarak görünen bu aşklar, günümüzün sahteciliğinin aksine, insana (kadına ve erkeğe) değer veren nefis örneklerle doludur.
Kitabın isminin nereden geldiğini ben de merak etmiştim, ki, çok önemlidir!.. Elbette ki, burada, bunu, yazmayacağım, söylemeyeceğim. Her okurun, bunu bulması için, eseri dikkatle okumasını da temenni ederim!..
“SARI YAZMALILAR” başlıklı hikâyeden, düşündürücülüğü ve acı vericiliği kadar da duygulandıracağına inandığım zarîf anlatımlı bir cümleyle sözü bağlıyorum:
“Rus şerrinden kaçan kızların, gelinlerin kanıdır şu uçuruma bu adı veren kızıllık.” diye anlattığım Kanlıkaya’nın hikâyesiyle birlikte yüreğimde demlenecek türküyü ve yürüyen odun yükünün gözlerimden silinmeyen hayalini Kayasis’in dumanına sarıp saklayacağım benliğimde. Her duyduğumda tütecek kederiyle birlikte.” (Sf.126)
Bugüne kadar yazılanların hâricinde/onların aksine ve onlardan farklı olarak, kendisine mahsus bir hikâye-ci üslûbuyla, yer yer mensur şiir edâsında, tasvirleri mükemmel bir tarzda işlenmiş, romancımız Emine Özgenç’ten onbir kısa değil, onbir ‘uzun hikâye’ numûnesi okudum.
İnanıyorum ki, bunların hepsi de, Türk edebiyatındaki kıymetli yerini alacak ve yazarımızın başarıları da devam edecektir!.
Yorumlar
Kalan Karakter: