Aralarında, takrîben ikiyüz elli yılı aşan bir zaman farkı vardır ki, bu, binlerce senelik Türk târihi içersinde, hiç de çok bir zaman değildir...Bir defa, bu, bilinmelidir!
Attilâ/Atillâ ve Bilge Kağan'dan söz etmek istiyorum...Attilâ, birkaç nesil daha önde... Ecdât/ata/ dede durumunda...
Birinciden, çok mühim ibretlik bir misâl; diğerinden ise, Türk milletinin istikbâline dâir, çok mühim bir vasiyet veya nasihat veya hâtırat veya iç muhasebe veya îtiraf veya nefs muhasebesi...her ne dersek diyelim, büyük bir hitâbet numûnesi nakletmek istiyorum.
Târihî tecrübeler göstermiştir ki, milletlerin yükselişi-alçalışı/çıkışı-inişi/şahlanışı-çöküşü, büyük çapta, kendi mensuplarının tembelliklerinden, uyumsuzluklarından, gereksiz çekişmelerinden, paylaşmayı bilmemezliklerinden, menfaatperestliklerinden, kibirlerinden, mâzîden ibret almayışlarından, millî ve mânevî değerlere sâdık olmayışlarından, âcizliklerinden ve gafletlerindendir.
İlimde, san'atta ve siyâsette, 'dünya adamı yetiştirme' hedefi olmayan milletler, er veya geç, hedef(l)i olanların uşaklığını yapma namzeti olurlar.
Birbirleriyle didişenlerin, kendi ayaklarına kurşun sıkanların, ileri bir hamle yapma imkânı bulmaları ve başkalarıyla mücâdelede başarılı olmaları, mümkün müdür?
Beşinci asırda, 395-453 yılları arasında yaşayan, Avrupa Hun İmparatorluğu hükümdârı vasfıyla, babası Muncuk Han'ın ardından gelen amcası Rua'dan devlet idâresini üzerine alan -Atamız- Attilâ/Atillâ; karşısına, bir bütün olarak dikilen Avrupalılar karşısında dirâyetini gösterip üstünlük sağlamasına rağmen, âdeta bile bile/göz göre göre, önünde diz çöken Papa 3. Leo'nun sözlerine kanmış veya inanmış, ne dersek diyelim, netîcede, Türk târihinde başka örneklerini de göreceğimiz, "Merhamet dileyene merhamet edilir" ilkesinden hareketle, geri dönülmez ve telâfi edilmez bir yola girerek, bugünün şartlarına bile tesir eden, 'ilk müsebbib" olarak karşımıza çıkar.
Elbette ki, mes'ele insânî ise, yapılan hareket doğrudur? Peki, Attilâ doğru mu yapmıştır? Denilebilir ki, şu anda bunu tartışmanın ne önemi vardır?
Vardır, çünkü, bu târih bizimdir ve yapılan bir yanlış bütün yapılacakları etkilemiştir.
Yapılan, insânî bir tavır olarak doğrudur!..Bunu, Avrupalı idrâk etmiş midir? Hayır!..
Çünkü; Avrupalı, kendilerinin, baba Muncuk'a ve Attilâ'ya yaptıklarını düşünmeden, istisnasız, Attilâ'yı suçlayarak onu hâlâ gaddar biri olarak görür ve takdîm eder. Buna rağmen, Avrupalı, Attilâ'yı affetmez!..
Fakat; Attilâ'nın atasına yapılan zulümler ve mes'elenin ardındaki "sinsi ve kinci" tavır, kurnazca devamettirilir. Bu tavır, hâlâ devam etmektedir.
Târih; Türk milletine yapılan "sinsi ve kinci" tuzaklarla doludur. Bilemiyorum, bu tuzak, Attilâ nezdinde, Türk milletine ilk tuzak mıdır ammâ en büyük tuzaklardan biri olduğu âşikârdır.
Sonra; Devletlerarası savaşlardaki 'insânîlik" veya 'merhamet' bu mudur?
Bir başka cihetten bakılınca, bu durum; Attilâ'nın, düşmanına değil, "nefsi"ne esir olması demek değil midir?
Nasıl bir ruh hâlidir bilemeyiz ammâ, görünen o ki, bütün ihtişamını, karşısındakinin bir anlık riyâsı, merhamete dönüştürmüş ve bir tarafın-Avrupalıların- 'çıkışı'yla bizim 'iniş'imiz hızlanmıştır.
Devlet idâresinde, sertliğin/katılığın veya yumuşaklığın/mülâyimliğin sınırını/haddini bilmeyen kişiler, kendilerine değil, gelecek nesillerine de, sâdece acı tecrübeler bırakmazlar, acı miraslar da bırakırlar. Peşinden gelen bâdirelerin herbiriyle sıkıntılara sebebiyet verirler.
Mevzû, elbette ki, çok derin ve geniştir. Ancak, sözümüz Attilâ'dan bir "misâl" ve Bilge Kağan'dan "istikbâl"e nasihat veya vasiyet olduğuna göre, ilk önce, Kök-Türk Kitâbeleri'nde (Orhun Âbideleri'nde, Orhun Yazıtları'nda, Gök-Türk Kitâbeleri'nde, Orkun Bengü Taşları'nda) kayıtlı bulunan Türk Bilge Kağan'ın şu mânâlı nasihatini şuûrlarımıza nakşetmemiz ve onu çok yönlü tahlil etmemiz gerekir:
"TÜRK, OĞUZ BEĞLERİ, MİLLET! İŞİTİN! ÜSTTE GÖK BASMA(DIY)SA, ALTTA YER DELİNME(DİY)SE, TÜRK MİLLET(İ)! (SENİN)İLİNİ, TÖRENİ KİM(LER) BOZDU?
(EY TÜRK MİLLETİ! PİŞMÂN OL! (KENDİNE DÖN!) EMRE UYDUĞUN İÇİN (SENİ) YÜKSELTİLMİŞ BİLGE KAĞANINA, İYİ, MÜSTAKİL ÜLKENE, KENDİN YANILDIN! KÖTÜ İŞ YAPTIN!
SİLÂHLI, NEREDEN GELİP (SENİ) GÖTÜRDÜ? SÜNGÜLÜ, NEREDEN GELİP (SENİ) SÜRÜP GÖTÜRDÜ? " (Bknz. Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971, Sf. 63)
Gök-Türk Kitâbeleri, Türk milletinin, ilk yazılı meşveret vesîkasıdır. Kendini murakabeye çekme beyânnâmesi; bir üst bakışla, muhkem, selîm bir akılla nefs muhasebesine tâbî tutmasıdır.
Bilge Kağan; "Türk, Oğuz Beğleri"ne ve hemen ardından da "millet"e hitap ediyor. "İşitin!"; 'kulaklarınızı dört açın; artık, olup bitenleri anlayıp idrâk edin, Devlet-Millet işlerinin şakası olmaz" îkazıyla, ilk tesirli kelimeyle söze başlıyor. "İşitmek" yetmez ammâ, işitmeden de hiçbir şey olmuyor, demeğe getiriyor.
Bu tesirli hitâbette, târihten gelen/mâzîsi olan bir "Türk, Oğuz Beğleri" varlığı ve an'anesi ile, ona bağlı "millet" teyid ve ifşâ ediliyor. Millet'siz beğ; beğ'siz millet mi olur?
Devamı cümlede, bu milletin kim olduğu, doğrudan doğruya milletin kendisine -tekraren- duyuruluyor.
Duyurmanın da ötesinde, damarlara, zihinlere ve gönüllere zerkedilircesine haykırılıyor:
"Üstte gök basma(dıy)sa, altta yer delinme(diy)se, Türk millet(i) (Senin), ilini, töreni kim(ler) bozdu?"
İşte, bu soru, bizi, Attilâ'ya ve hattâ ondan da ötesine götürür/götürmelidir.
"Gök basma"sı" ve "yer delinme", insanın elinde olabilecek şeyler değildir. Bunlar, ancak, Allahü teâlânın yüce kudretiyle olabilir ve sen, ancak, bu kudret karşısında eğilirsin. Peki, mâdemki, bunlar olmadı, "ilini, töreni
kim(ler) bozdu?"
Demek ki, sen, kul/beşer olarak gayret gösterip, çalışıp didinmedin ki, başına bu kötü hâller musallat oldu!..
Demek ki, sen, vazîfeni yerine getirememiş, birlik içinde yaşayamamış, başkalarına el açmış mahkûm olmuşsun!..
Demek ki, oyanlanmış, gaflete dalmış, benlik çukurunda eşelenmiş, kendini aşamamışsın!..
Bil ki; bu hâllere düşmenin yegâne müsebbibi, yine bizzat kendinsin!..
Başkalarında ve başka yerlerde suçlu aramana da asla ve kat'iyyen lüzûm yoktur!..Öyleyse...
Bütün yaptıklarından/yapamadıklarından nâdim ol!...
"(Ey) Türk milleti! Pişman ol! Artık, (Kendine dön!)...(Başkalarının) Emrine uyduğun için (Seni) yükseltilmiş bilge kağanına, müstakil ülkene, kendin yanıldın! Kötü iş yaptın!"
Kağan'ının sözünü tutmadın. Târih boyunca, müstakil ve hür bir şekilde yaşadığın ülkenin kıymetini bilip
çalışmadın. Dostuna, akrabana, konu-komşuna,...dolayısiyle milletine sâhip çıkmadın!..
Sakın ha!..Bir daha böyle yapmayasın!..Aklını başına al ve bu ihmâllerden uzak dur!..Sonra...
Şu silâh mes'elesi de nedir, söyler misiniz?
Soruyorum siz(ler)e; hangi "silâhlı, nereden alıp seni/sizi götürdü"? Bu kadar mı kendinizden geçmişsiniz, birbirinizden habersizsiniz ve âcizsiniz?
Peki...Hangi "Süngülü, nereden gelip seni/sizi, zorla/isteğin(iz) dışında "sürüp götürdü", bunu, bana/ bize anlatır mısınız/anlatabilir misiniz?
Böyle yaşamaya devam ederseniz, Ey Türk Milleti'nin istikbâli, -Allah göstermesin- dâima başkalarının mahkûmu olursunuz ve gafletiniz ancak ihânetle mukayese terazisinde tartılır!..
Vaziyet bu!.. Siz bilirsiniz!..